“Hudut namustur”
Cengiz Alğan
Kandil ve Mahmur’dan gelecek barış grubunu karşılamak üzere 19 Ekim sabahı erken saatlerde İstanbul’dan bindiğimiz uçaktan 09:30 civarında Mardin’e indik. Bir grup sanatçı, aydın, gazeteci, parti ve STK temsilcileri olarak bizi parıldayan gözlerle karşılayan Kızıltepe Belediye Başkanı Ferhan Türk ve belediye yetkilileri eşliğinde, tahsis edilen araçlarla, zaman kaybetmeden Silopi’ye, girişin yapılacağı Habur Sınır Kapısı’na doğru yola çıktık.
3 saat kadar sonra Silopi’deki ilk durağımız olan bir otele ulaştık. Burada başka yerlerden gelen ve pek çoğunu tanıdığım kalabalık bir grup daha bekliyor, kimi DTP milletvekilleriyle sohbet ediyor, kimi basına demeç veriyordu. Kısa bir molanın ardından sınıra doğru yola çıktık. İşte asıl büyük kalabalığı o anda gördük. Nusaybin ve Cizre yolu boyunca da yolun kenarına dizilmiş, bizim araç konvoyuna el sallayan, zafer işareti yapan binlerce çocuk ve kadın vardı. Ama burada birikmiş kalabalığın coşkusu görülmeye değerdi doğrusu. Silopi’de bütün işyerleri kapalıydı. O kadar ki peynir ekmek alacak bir bakkal bile bulmak mümkün değildi (Hatta bir ara karnı çok acıkanlardan yakındaki bir tarladan mısır toplayıp ateş yakarak pişirenler bile oldu). Sınıra doğru binlerce araç birikmişti ve yolun gidiş tarafı tamamen kapanmıştı. Bir grubumuz DTP’nin organize ettiği hınca hınç dolu miting alanına yöneldi, kalanlarımız sınıra doğru ilerledi. Sınır kapısına 300 metre kala çevik kuvvet polisinin yola barikat kurduğunu ve basın dâhil hiç kimseyi içeri almadığını gördük. Çaresiz beklemeye başladık…
Kavurucu sıcağın altında geçen birkaç saatten sonra bir hareketlenme oldu. Polisler sınırın ötesinden bir konvoyun yola çıktığını gördüklerini anons ettiler amirlerine. O anda basın ve kalabalık bir kitle polis barikatına doğru hareketlendi. Kısa süre sonra da DTP milletvekilleri gelmeye başladı. İtiş kakış arasında polisin geçiş izni verdiği 40 kadarımız sınır kapısına giden 300 metrelik yolu yürüdük ve demir parmaklıkların önünde ikinci çileli bekleyiş başladı.
Burada da hava kararana kadar bekledik. Barış Grubu gümrük kapısından içeri alınmış ama hiçbirimiz hiçbirini görememiştik henüz. Ayrılmak zorunda kalanlardan ve yetkililerle yapılan uzun pazarlıklardan sonra sınır kapısından içeriye az sayıda insan olarak girebildik. Burada sabaha kadar süren gergin ve endişeli bekleyiş sırasında edindiğim izlenimleri kolay kolay unutamayacağım. Sınırsız sayıda çay içerek DTP’li milletvekilleri ve kalabalık avukat grubuyla durumun çeşitli aşamalarına dair uzun uzun akıl yürüttük. “İfade krizi” denilen süreç yaklaşık 10 saat sürdü. Umut havası yaygındı. Ama devletin 30 yıllık savaştaki taştan tutumu barış umutlarının bir anda tuzla buz edilebileceği korkusunu çok iyi öğretmişti hepimize. Onun için göğsümüz daralıyordu. Neyse ki bu korkular boşa çıktı. Barış elçileri serbest kaldı.
Hudut ‘namus’ mudur?
Mardin’den çıkıp Nusaybin, Cizre üzerinden Silopi’ye giderken gözle görülür yoksulluğun yanı sıra dikkatimi en çok çeken şey sık aralıklarla yanından geçtiğimiz askeri bölgelerin giriş kapılarına asılı tabelalar oldu. Askeri karakolların kapılarında batıda alıştığımız silahlı askerlerden fazlası vardı. Her bir askeri noktada yol kesilmiş, nöbet bekleyen erlerin yanı sıra, kum torbaları ardına siperlenmiş, ağır makineli tüfeklerle bekleyen askerler yerleştirilmişti. Bu silahların namlusu doğrudan geçtiğimiz yola çevriliydi. Ve her birinin koruduğu kapının tepesine asılı tabelalarda “Hudut Namustur” yazıyordu…
Hudut namus ise üç kıtaya yayılan topraklarını çevreleyen hudutları giderek daraldıkça Osmanlı namusunu mu kaybetmişti diye düşündüm? Yoksa hudut o zamanlar namus değildi de Misak-ı Milli’den sonra mı namus haline gelmişti? İşte ‘namustur’ denilen o hudutların bir kapısından, en iyimser ihtimalle hor görülen halklarının çığlığını sıkı sıkı kapatılmış yetkili kulaklara duyurabilmek için dağlara çıkmak zorunda kalmış 34 Türkiye vatandaşı yurtlarına döndüler. Türkiye Cumhuriyeti’nin namusu elden mi gitti? Artık ‘namussuz’ bir cumhuriyette mi yaşıyoruz?
Savaş baronlarının bu kan damlayan yaklaşımlarına artık zerre prim vermemek lazım. Son 30 yılda barışa bu kadar yaklaştığımız hiç olmamıştı. Hiç bu kadar umutlanmadı insanlarımız. Sınırın iki yakasında, gidenleri uğurlayan, gelenleri karşılayan yüzbinler bunun en büyük kanıtı.
Kandil’den dönen barış elçilerinden Hamiyet Dinçer’e Taraf’taki köşesinde (21 Ekim 2009) Yasemin Çongar soruyor:
Dağdan inişler sürecek mi sizce?
İşte Dinçer’in cevabı:
Teminat oluşursa sürer. Bizim her yönlü hazırlığımız var. Savaşa da hazırız her zaman. Ama şimdi barışa da hazırız. Umudumuz barıştır. Yoksa kimse kolay kolay dağdan inmez. O dağlar, bu kadar büyük bir umut olmadan bırakılmaz.
Bu umudun ve kararlılığın önüne barikat kurabilir misiniz? Barış gürül gürül geliyor… Gözümüz yollarda kalmasın…