Kurban ve et üzerine
Cengiz Aktar
Akideler önemli ama yine de kurban ve et üzerine birkaç not düşelim.
İnsanî Yardım Vakfı’nın son derece tuhaf afişine tanık olmuşsunuzdur: ‘Kurban iyiliği yaşatmaktır’! Farzedilen, kurbanlıkların fakir fukaraya ulaştırılarak iyiliğin, paylaşımın, merhametin yaşatılması. Afişte doğal olarak et tevziatıyla ilgili bir resim beklenirken bir de bakıyorsunuz birazdan kafası kesilecek bir koyuna sarılmış bir kız çocuğu. Bir canlının ölümüyle birlikte anılan ‘yaşatmak’ fiili… Vakfın iletişiminde ve ‘hayata’ bakışında derin sorunlar olduğu aşikâr.
***
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (HİDP) başkanı Hindistanlı Rajendra Paşauri, ‘her dünyalı et tüketimini azaltarak kendi hesabına iklim değişikliği ile mücadele edebilir’, der. Nitekim besicilik iklim değişikliğinin en temel nedenlerinden biridir. Paşauri HİDP adına eski ABD Başkan yardımcısı ve çevre korumacı Al Gore ile birlikte 2007′de Nobel Barış Ödülünü almıştı.
Geçenlerde Gıda Güvenliği temalı uluslararası toplantıya evsahipliği yapan BM’ye bağlı Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) hesaplarına göre besicilik dünya seragazı salımlarının beşte birine tekabül eden ürkütücü bir paya sahip. Bu pay ulaşımın seragazı salımlarına katkısından fazla. 1970′ten bu yana dünyanın et tüketimi ikiye katlanmış bulunuyor. En güncel tahminlere göre 2050 yılına dek iki kat artacak. Hesaba göre bir hayvan proteini elde etmek için sekiz bitkisel protein gerekiyor.
Dünya üzerinde yaşayan altı milyar insanoğlu, ete düşkün bir Fransız gibi et yemeğe kalksa bu tüketimi karşılamak için 36 milyar hayvan ve bunları beslemek için 70 milyon km2 tarım alanına ihtiyaç var. Halbuki halihazırda dünyada sadece 19 milyar hayvan ve tüm canlıların ihtiyacını karşılamak için 50 milyon km2 tarım alanı mevcut.
***
İllâ yiyeceğim derseniz şiarı ‘Toprak, Onur, Yaşam’ olan şiarıyla müsemma Çiftçi-Sen’e yakın bir websitesi var : www.karasaban.net Sitede lağvedilen tarımımızla ilgili pek çok bilginin yanında sağlıklı beslenmeyle ilgili ciddî gözlem ve çalışmalardan da bahsediliyor. Şöyle diyor site: ‘Dedelerimiz ve ninelerimiz yağlı etleri yerlerdi ve kanser, kalp ve damar hastalıklarını nerede ise tanımazlardı. Çünkü, eskiden hayvanlarımız meralarda otluyor ve bugünkü gibi mısır, arpa, buğday, şeker pancarı posası veya yağlı tohumların küspesini ya hiç yemiyorlardı veya çok az yiyorlardı. Çayır otu, yonca gibi yeşil bitkilerde ağırlıklı olarak var olan yağ asidi omega-3 yağ asididir. Merada otlayan hayvanın iç yağında başlıca doymuş yağ asidi stearik asittir. Diğer bir ifade ile dedelerimizin Adana kebaba koydukları iç yağ aslında bir nevî zeytinyağı idi. Halbuki nişasta ve şeker zengini olan yemleri yiyen hayvanların iç yağının ana doymuş yağ asidi palmitik asittir. Bu yağ asidi daha düşük ısıda erir, bu nedenle tümüyle bağırsaktan emilir. Palmitik asit damar sertliğine yol açan üç doymuş yağ asidinden biridir. Bunlar kolesterolü oksitleyerek damar sertliğine yol açarlar. Ölüm nedenleri sıralamasında aşırı tüketilen besi hayvanı eti, alkol ve tütün kullanımından sonra ikinci sırada.
Ne yapmalı? Meraları ıslah etmek için hızla harekete geçmeliyiz. Mera ıslahı konusunda uzun yıllar süren araştırmalar mera veriminin 20-30 kat arttırılabildiğini ortaya koymuştur. Organik hayvancılık konusuna hayvanların beslenme modeli de dahil edilmelidir. Merada otlayan hayvanların sütünün, peynirinin, yoğurdunun ve etinin daha pahalı satılmasını sağlayacak ve köylü kooperatiflerine dayalı bir pazarlama ağı kurulması da gerekli.’
***
18. yüzyılda yaşamış meşhur Frenk gurme Brillat-Savarin’in ‘Bana ne yediğini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim’ aforizmasının günümüzdeki tercümesi ‘Ne yiyorsanız osunuz’ yani vücudunuza aldığınız her gıda sağlığınızı birebir etkiler. Bunu kurban veya herhangi bir mezbaha hayvanı etine uyarlarsak, hayvanın acı-korku-ölüm sürecinde salgıladığı toksinler doğrudan doğruya onu yiyenin vücuduna geçmekte.
Bayramınız mübarek olsun…


