Dr. Derya Erdem
Kürt açılımının gündeme geldiği günden bugüne, ana akım (mainstream) medyanın (yaygın kitlesel gazete ve televizyon kanallarının) nasıl bir tutum aldığı, haberlerde neyi nasıl yansıttığı çok kritik bir konudur. Medyanın, Kürt açılımı gibi ülkenin önemli bir dönemeçten geçtiği bu süreçte nasıl bir konum aldığı, yapıcı mı yoksa yıkıcı mı olduğu, kısacası nasıl bir rol aldığı çok önemli, üzerinde dikkatle durulması gereken bir olgudur. Genel gözlemimiz odur ki, medya bu kritik süreçte, yapıcı olmaktan çok yıkıcı, barış dilini geliştirmekten çok, barış dilinin karşısında çatışma, kamplaşma diline esir olmuş, bu dili körüklemiş, antidemokratik yapıda, bir tür savaş gazeteciliği yapmıştır ve halen yapmaktadır.
Medyanın, Kürt açılımının gündeme geldiği daha ilk günlerden başlayarak, muhalefetin milliyetçi, ırkçı, hamasi sesini sonuna dek açarak, Kürt açılımına karşı toplumdaki en uç, bireysel, fevri tepkileri, televizyon kanallarında çevire çevire göstererek, buna karşılık, barış ve uzlaşmadan yana olan demokratik sivil toplum örgütlerinin, derneklerin, aydın ve yazarların Kürt açılımına verdiği desteği haberlerinde hiç yer vermeyip bunları dışlayıp görmezden gelerek açıkça Kürt açılımı karşısında, barış karşısında konumlanmış olduğu görülüyor. Medyanın bu süreçte, PKK, Ordu, muhalefet, hükümet ve DTP ile ilgili yayınları takip edildiğinde, savaş diline kilitlenmiş barış karşıtı bu ses daha açık biçimde görülüyor.
Medya ve PKK
Kürt açılımı sürecinde en önemli konulardan biri, PKK’nın dağdan indirilmesi, silahların bırakılması, dağa çıkışların önlenmesi yolunda atılan ve atılacak olan adımlardı. Barış yanlıları, Kürt açılımını destekleyen her kesim, bu konuya ciddi bir önem atfediyor, bu anlamsız savaşın bitmesi yolunda, silahların bırakılması, PKK’nın dağdan inmesi, demokratik koşullarda siyaset yapmaları konusunda gerekli hukuki ve toplumsal altyapının oluşturulmasını destekliyordu. Ancak savaşçı söylem, yıllardan beridir süregelen bir yaklaşımla, PKK’yı, bu konunun, sürecin dışında tutarak, PKK’nın silahla bastırılması, onlarla topyekûn savaşılması/mücadele edilmesi, ortadan kaldırılması, imha edilmesi, tenkille yaklaşılması gerektiğini savlıyordu. Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllardan itibaren Kürt isyanlarının bastırılması sürecinde, medya başta olmak üzere, devletin bütün kurumları, aynı savaşçı söylemi üretmiştir. Medya, Kürt isyanları konusunda, kana kan, dişe diş, savaşçı söylemini o günden bugüne sürdüre gelmiştir. Bunu, haberlerinde takındığı tutum ve kullandığı, dil ve üslupla gerçekleştirmiştir. Faik Bulut’un “Türk Basınında Kürtler” çalışmasında ayrıntılı bir şekilde irdelediği gibi, dönemin, Cumhuriyet, Hâkimiyet-i Milliye, Ulus gibi etkin gazetelerinde, Kürt isyancıları hakkında, asi, eşkıya, ilkel, geri, köpek, çakal, okumaya yazma bilmeyen cahiller, ilkel ve vahşiler, haşere, vahşi, hayvan, dağlı, canavar, şaki, melun, kara ruhlu, halifelik isteyen gerici, satılmış, çeteci, müfsit, cahil dağlı, çete reisi, bozuk kanlı, haydut, soyguncu, şarklı, şalvarlı, bunak, kandırılmış, sergerde, çapulcu, elebaşı, cani, kahpe gibi aşağılama ifadeleri kullanılmıştır. Yine dönemin gazetelerinde, Kürt isyanları, devletin ve milletin bölünmez bütünlüğüne yönelik olarak da değerlendirilerek, Türkiye Cumhuriyetinde Türk’ten başka bir camia olmadığı, bu isyanların “münasebetsiz cahil isyanlar” olduğu vurgulanarak lanetlenmiş ve isyanların çoğu kere şiddetli biçimde, kanlı biçimde bastırılmasını, başkaldırıların ezildiği, başarıyla bastırıldığı, boğulduğu yönünde onaylayıcı, hatta övücü yayınlar yapılmıştır: Bu haberlerde, “Ağrı dağını asilere mezar yaptık”, “asileri buraya gömdük”, “kahramanlar tamamen işi bitirmek görevini devraldılar”, “asilerin üzerine isabetli atışlar yapılıyor”, “az zamanda elde edilen büyük başarı”, “hükümet bu kez şark meselesini kökünden halletmeye karar verdi”, “cumhuriyet ordusunun harikulade manevra kabiliyeti”, “Ağrı kahramanları”, “Tunceli kahramanları”, “hükümet imhaya azmetmiş”, “katiyetle boğulması azmiyle tedbir alındığı muhakkaktır”, “liderleri hep gebertilmiştir”, asi hareketleri, eşkıya hareketleri temizleniyor, hainler idam dilecekler”, “vatan hainlerini astık”, “şeyhler ve ağalar inkılâbımızın adil kararıyla asıldılar” gibi ifadeler sıklıkla kullanılmıştır. (Günümüz ana akım medyası, kendi selefini açıp okuduğunda tıpkı şu an olduğu gibi, o dönem basınının nasıl bir tür savaş çığırtkanlığı yaptığını pekâlâ görebilir.)
Günümüzde yine bir Kürt isyanı olan PKK hakkında da, biraz değişip dönüşerek de olsa, medyada benzer ifadeler kullanılmaktadır: hain terör örgütü PKK, gözü dönmüş caniler, nankörler, çakallar, kalleşler, hainler, alçaklar, kahpeler, leş kargaları gibi başlıklar ve örgütün lideri hakkında da bu sıfatlarla birlikte genellikle “bölücü başı Abdullah Öcalan”, “terör örgütü elebaşı” gibi başlıklar kullanılıyor. Ve ordunun PKK ile mücadelesinde, “kahraman Mehmetçikler, işte rambolar, çelik eğitimli Mehmetçiklerimiz, aslan parçacıkları, yiğitlerimiz” gibi ifadeler kullanılarak, PKK’nın bastırılmasıyla ilgili haberlerde de, genellikle “kahraman Mehmetçiklerimiz vatan için görev başında, şu kadar terörist etkisiz hale getirildi, ölü ele geçirildi, Mehmetçiklerimiz bir başarıya daha imza attı, bayramda kahramanlar görev başında, operasyonlar hızla devam ediyor, Mehmetçiklerimiz bölücü terör örgütüne göz açtırmıyor, şehitlerimizin kanı yerde kalmadı, PKK’yı lanetliyoruz, PKK’ya büyük darbe, PKK’nın kökü kazınacak” gibi başlıklar ve yine ordunun operasyonlarıyla ilgili haberleri “bahar temizliği” gibi başlıklarla yer alıyor. Yazılı ve görsel ana akım medyadaki haberlerde yer alan bütün bu ifadelere, yani kullanılan dil ve üsluba baktığımızda bu ifadelerde ve yapılan haberlerde mesafesiz, duygulara hitap eden, duyguları ajite eden, olgun, serinkanlı bir yaklaşımdan uzak, insanların öfke ve kızgınlıklarını körükleyen, kin ve nefret duyguları yayan, kışkırtıcı, tahrik edici, sorunu kan davasına dönüştürmüş, intikamcı, hamasi, savaşçı bir söylemin egemen olduğunu görüyoruz. Ve yine, yenme/yenilme, kazanma/kaybetme savaşçı mantığıyla, ölen ve öldürülenleri adeta bir “maç müsabakasının” skor tablosu içinde, istatistikî bir bilgi gibi sunmayı uzun yıllardır kanıksamıştır medya.
Medyada, PKK ile ilgili haberler, Kürtlerle, Kürt sorunuyla, Kürtlerin tarihsel, sosyo-etnik, siyasal ve kültürel yapısıyla ele alınmamakta, PKK’nın doğuş ve gelişim süreçleri, nedenleri irdelenmemekte, sorgulanmamakta, PKK orada verili, kendiliğinden, durduk yerde ortaya çıkmış, savaşılması ve her ne pahasına olursa olsun yok edilmesi gereken, imha edilmesi, tenkille yaklaşılması gereken bir örgüt olarak ele alınıyor. PKK, Kürt sorunuyla ilişkili bir kavrayış yerine, bu sorundan bağımsız, orduya havale edilmiş bir “terör sorunu”, bir güvenlik, asayiş sorunu olarak görülüyor. Örgütle ve Abdullah Öcalan’la ilgili sürekli kullanılan “bölücü”, ve “bölücü başı” gibi ezber kalıplar ise, medyanın daimi bir bölünme, parçalanma korkusunu açığa vurmaktadır. Son dönem Kürt açılımı ile ilgili gelişmelerde, PKK yine bu süreçten bağımsız olarak ele alınmakta ve PKK’nın lider kadrolarının ve siyasal Kürt hareketinin değişik gazetecilere “ayrılmak istemiyoruz, Türkiye’de eşit vatandaşlık koşulları içinde birlik içinde yaşamak istiyoruz” yönündeki açıklamalarını da medya göz ardı ederek, “bölücü” sıfatını daimi olarak kullanmaya devam etmekte, insanlar üzerinde bölünmeye dair korkuları canlı tutarak, kin ve nefret üzerine kurulmuş düşmanlık ve savaş söylemini yeniden üretmektedir. Medya, “bölücü/bölücü başı” ezber kalıbını öyle sıklıkla tekrarlamaktadır ki, “bu onbaşımız, bu binbaşımız, bu yüzbaşımız”, bu da “bölücü başımız” gibi neredeyse Öcalan’a “rütbe” vermiş gibi bir anlayışın içindedir! Ayrıca DTP’lilerin Sayın Öcalan vurgusunu, bölücü başı söylemiyle düşündüğümüzde, “bölücü başı Sayın Öcalan” gibi bir durum ortaya çıkıyor ki, iki söylemin arasındaki makasın ne kadar açık olduğunun işareti. Bu makasın kapanması gerekiyor.
Yine, medyada, şehit haberlerinin televizyon kanallarında dakikalarca haber yapılarak, gazetelerde ilk sayfadan manşette geniş yer ayırarak, acıları, gözyaşları bolca kullanıp, ezber kalıpları sıklıkla kullanarak, bu yöndeki haberlerin insanların üzüntüsünü, acısını kine, düşmanlığa ve nefrete evrilten/dönüştüren bir yaklaşım içinde olduğunu görüyoruz. Gözyaşları ve acılar, yıllardır medya tarafından sürekli kin, düşmanlık ve savaş için, savaşın sürmesi için malzeme olarak kullanıldı. “Vatan sana canım feda, vatan sağ olsun, şehitler ölmez, vatan bölünmez, bir oğlum daha olsa onu da vatan uğruna şehit veririm” gibi ezber kalıplar/ifadeler ağızlardan alınarak ve bunlar büyütülerek geniş yığınlara savaş sevicilik aşılandı. Ölme ve öldürme yüceltildi. Medya PKK ile ilgili yayınlarında, “Ha yendik, ha yeneceğiz, az kaldı, kökünü kazıdık, kazımak üzereyiz, PKK’ya darbe vurduk, vs. vs.” derken ve bir iç savaş olanca gücüyle körüklenirken, cenazeler gelmeye devam etti. Ordunun operasyonları sürdü. Bu tür bir haber söylemiyle hiçbir yere varılamayacağını (Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarından beri, bu süreçten hiç ders almadığı için) medya ne yazık ki görmedi, göremiyor.
Bu haberlerde şehit yakınlarının özellikle son dönemlerde “hani açılım vardı”, “biz barış istiyoruz, evlatlarımız ölmesin istiyoruz”, “bu kan dursun istiyoruz”, “bu anlamsız savaş bitsin istiyoruz”, “Kürt açılımını destekliyoruz” gibi farklı yayın organlarından duyabildiğimiz, okuyabildiğimiz bu sözlere, duygulara ise ana akım medyada hiç yer verilmediğini görüyoruz. (Şimdi sormak gerekiyor: Sahi bu haberlerin, hiç haber değeri yok muydu, neden vermediniz?) Yine, 1 Eylül Barış günü etkinliklerinde Mersin’de bir gerilla annesi ile bir şehit annesinin birbirlerine sarılıp ağlayarak, “bizim için şehit annesi de bir, gerilla annesi de bir” ifadeleri, bu kucaklaşma, bu ses medyada hiç yer bulmadı. Bu annelerin birlikte yaptıkları açıklamaları medya hiç yansıtmadı. (Acaba neden? Barış ihtimalinden mi korkuluyor yoksa?) Yine, süreç içerisinde, Kürt açılımına ve barışa destek veren sivil toplum kuruluşlarının, bazı dernek ve örgütlerin bu yöndeki demeç ve açıklamaları medyada hiç yer bulamadı. Bunun yerine, Kürt açılımına karşıt en bireysel, fevri çıkışlar, haber bültenlerinde ve gazetelerde uzun uzun yer aldı, çevir çevir topaçlanarak gösterildi.
Barış umutlarının canlandığı ve en son Kandil’den gelen militanlarla ilgili, medya kıyametleri koparıp, Show ve Star gibi televizyon kanalları her gün, “PKK şov”, “PKK’yı karşılama skandalı” diye, aylarca Silopi’deki karşılama görüntülerini bir çığırtkanlık içinde, insanları kışkırtıcı biçimde tekrar tekrar yayınladı. Medya, binlerce Kürt yurttaşın barışa özlemi ve sevinçle toplandığı o kalabalıkların coşkulu görüntülerini, “biz kazandık” gibi okudu ve bu medyanın “kanına dokundu”, hala bir yenme-yenilme, kazanma-kaybetme mantığı içinde bu görüntüleri hazmedemeyerek halkta galeyana ve infiale neden olacak yayınlar yaptı. DTP’nin kapatılmasına kadar olan süreçte de her haber bülteninde siyasilerin demeçlerini verirken, bir vesileyle, “bu görüntüleri asla unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız” dercesine ve kitlelere adeta “kayıtsız mı kalacaksınız bu duruma” dercesine ilgili ilgisiz her haberde bu görüntüleri şiddetle eleştirip yayınlayarak insanların meydana dökülmesine zemin hazırladı. Sonra da, insanlar, bu karşılamaya tepki gösteriyorlar, meydana döküldüler diye dakikalarca haberler yaptı. Sonraki süreçte, medya, Kandil’den gelen kişilerin basın açıklaması ve demeçlerini haber yaparken “PKK’lılar şimdi de kürsüyü ele geçirdi”, “teröristler DTP’lilerle görüştü”, “teröristler BDP’nin açılışına katıldı” diyerek, sorgulamaları yapılıp serbest bırakılan bu kişileri hala “terörist” olarak işaretleyerek neredeyse hedef haline getirdi. Bu kişilerin sorgulanma biçimini ve serbest bırakılmasını kabullenemez buldu. Medya, bu militanların dönmesini ve ufukta bir barış ihtimali belirmesini hiçbir zaman kabullenmeyerek, bu kişileri adeta teslim almaya çalıştı. Kısacası, muhalefetin çığırtkan sesiyle birlik olup medya Kandil’den bu geri dönüşlerin önüne set çekerek, barışa tahammülsüzlüğünü gösterip, barışa, açılım sürecine darbe vurdu. Süreç, operasyonlar, çatışma, kan ve şehit haberleriyle devam etti.
Medya ve Muhalefet Partileri (MHP ve CHP)
Kürt açılımı sürecinde, daha ilk günlerden başlayarak, medya, muhalefetin, bu açılım “hıyanet açılımıdır”, “bunlar haindir”, “ülkeyi bölecekler”, “İmralı canisiyle işbirliği yapıyorlar”, “bu yıkım projesidir”, “ihanet projesidir”, “bu proje dış mihraklıdır” gibi hamasi savaş söyleminin sesini sonuna kadar açtı. Gazetelerde MHP ve CHP’den gelen Kürt açılımına tepkiler manşetlere çekildi, televizyon kanalları hemen her gün, başta Oktay Vural ve Kemal Anadol olmak üzere bu partilerin sözcülerini haber bültenlerine konuk etti ve bu sözcülerin canhıraş, bağrış, çağırışlarına, kin ve nefret kokan söylemlerine dakikalarca zaman ayırarak çanak tuttu.
Bu süreçte medyada, Devlet Bahçeli’nin hakikaten televizyon ekranları karşısında bebekleri, çocukları ürküten, korkutan şiddetli ses tonuyla, el, kol hareketleriyle yaptığı açıklamalar, (daha doğrusu bağırmalar), (başbakan Erdoğan, yakın zamanlarda, ailelere seslenerek, Bahçeli konuşurken çocukları ekran başından uzak tutun diyordu haklı olarak, kendisini kutlarız!) geniş yer buldu. Medya Kürt açılımı sürecinde heyecan ve gayretkeşlikle ortamı hepten geren kriz odaklı bir yayın izleyerek ve böylesi önemli dönemeçlerde sorumluluk anlayışından uzak her daim bu krizden beslenerek,(öyle ya, ülke krize, kaosa sürüklensin medyanın umurunda mı; medya krizden beslenerek reytingine reyting katsın!) giderek şiddet söylemini meşrulaştırdı. Kimse muhalefetin dilindeki bu şiddeti –bu dilsel şiddeti-, krizin beslendiği en tehlikeli bu şiddeti sorgulamıyordu. Sorgulamak bir yana, medya bu sesleri sonuna dek açtı. Daha da önemlisi, muhalefetin bu sesine, (size katılıyoruz mealinden) onaylayıcı, olumlayıcı başlıklar attı. Televizyonlara konuk aldığı muhalefet parti sözcüleriyle, söyleşilerinde, “peki efendimci”, “anlıyoruz efendimci”, “haklısınız efendimci” bir anlayışı sürdürdü. Yine, muhalefetin Kürt açılımı konusunda komplo teorileri ileri sürerek “dış mihraklar, yabancı parmağı” gibi bir “dış düşman” söylemini sürekli haberlere taşıyarak, canlı tuttu, süreci çarpıttı.
Bu arada Bahçeli’nin mecliste demokratik açılımın görüşüldüğü konuşmasında, “anadili” bile demeyerek, “anasının dili” gibi Kürtleri dışlayan, aşağılayan, rencide eden, baskıcı ve tehditkâr dili, daha doğrusu muhalefetin Kürtlerin demokratik hak ve taleplerini hiçbir şekilde söz konusu bile etmeyerek, hepimiz Türsüz, biz Türk milletiyiz diyerek “Kürtlerin asimilasyonuna devam” yönündeki tavrı ve duruşu hiçbir zaman eleştiri konusu olmadı, sorgulanmadı. Bilakis, Türk milletinin üstünlüğü, baskınlığı ve ortak kimliğin genel adı olarak, bu ifadelere vurgu yaptı, haberlerde bu ırkçı söylemlerin yanında yer aldı, Türk milliyetçileri kışkırtıldı, tahrik edildi. Toplum giderek geriliyordu. Onur Öymen’in mecliste yaptığı ve Dersim katliamını örnek vererek bu katliamı onaylayıcı tavrı ve Kürt sorununda imha, katliam yoluyla çözüm öneren yaklaşımı geniş kesimlerce tepkilere yol açtığı halde, medya Onur Öymen’i aklayıcı, kurtarıcı yayınlar yapmaktan geri durmadı. Hatta Deniz Baykal’ın gazetecilere, “siz hâlâ orda mısınız, kapatın artık bu konuyu” mealindeki sözlerine biat etti. E tabii, muhalefet bir yandan, medya bir yandan, AKP’yi Kürt açılımı konusunda var gücüyle köşeye sıkıştırmaya çalıştığı bir dönemde, bu konuyu didiklemenin, sorgulamanın ne gereği vardı! Sokaklara, insanları, şehit ailelerini de dökmüşken, hedef, hükümet, Kürt açılımı olmalıydı, medya oklarını buraya çevirmeliydi, kriz giderek derinleştirilmeliydi. Nitekim medya, bu ciddi konuyu, yer yer ele alsa da, derinlemesine tartışıp, Cumhuriyet dönemindeki Kürt isyanları konusunu ciddi biçimde ele alıp, sorgulamadı. Konuyu kapatma eğilimine girdi. Oklarını yine hükümete ve Kürt açılımına çevirdi. Bu süreçte şehit ailelerinin tepkisini olabildiğince ekranlara gazetelere taşıyarak, döndür döndür döndürerek şehit aileleri üzerinden barış karşıtı yayınlar yapmaya devam etti. (Şehit ailelerinin bu noktada yaklaşımı da: Bizim çocuklarımız niye öldü peki yönündeydi. Şehit ailelerinin bu tepkisi, “e madem bizim çocuklarımız öldü, savaş sonuna kadar devam etsin, başka ailelerin çocukları da ölsün!” mealindeydi, yani kana kan, dişe diş, savaşa devam diyorlardı ve medya da, şehit ailelerini, yayınlarıyla haklı kılmaya, savaş söylemine devam ediyor, ortamı giderek daha çok geriyordu.) Medyanın bu haberlerde söylemi, insanları kışkırtıcı, tahrik edici, galeyana getirici, infial duygusu yaratıcı oldu.
Medya ve TSK
Yıllardır Kürt sorununu orduya havale edilmiş bir “terör sorunu” olarak gören medya, Kürt açılımı sürecinin daha ilk günlerinden başlayarak, TSK’nin, bu konuda söyleyeceklerine dikkat kesilerek, merakla ve heyecanla ordunun, komutanların, paşaların ağzının içine baktı. Kürt sorununun siyasi bir mesele olduğunu idrak edemeyen ve eski kemikleşmiş alışkanlıklarını sürdüren medya, bu konuyu en iyi “asker” bilir, bu konuda en yetkili söz sahibi “askerdir”, “son söz askerindir” yaklaşımıyla, Genelkurmay Başkanlığından gelen bütün açıklamaları manşete çekti, televizyon kanallarından İlker Başbuğ’un açıklamaları ilk haber olarak girdi. Zaten Kürt açılım sürecinde yaptığı yayınlarla medya ve söylemleriyle muhalefet, orduyu sürekli bu konuda bir şeyler söylemeye davet etti. İlker Başbuğ’un açıklamalarından yola çıkarak, bu konuda son söz askerinmiş gibi, muhalefet partileri, “bu açılım bitmiştir” bile diyebildi. Kürt sorunun siyasi bir mesele olduğunu göz ardı eden muhalefet ve medya, ordunun siyasi açıklamalar yapmasını hiç yadırgamadı; TSK’nin işinin siyaset değil, askerlik olduğu vurgulanmadı, aksine, Kürt açılımı sürecinde, konu Kürtler olunca askerin bu konuda açıklamalar yapmasına, siyasete karışmasına davetiye çıkarıldı. Kürt açılımı konusunda, medya için asker kökenlilerin görüşü önemliydi. Siyaset Meydanı, Arena gibi programlar emekli yarbay, albay, orgenerallerle Kürt sorununu konuşmaya koyuldu, devlet söylemiyle, askeri söylemle hareket eden bu kişileri ve onların açıklamalarını özel olarak yaptıkları programlarla öne çıkardılar, ana haber bültenlerine taşıdılar. Ali Kırca, bu konu ilk kez gündeme geldiğinde, açılım konusunda emekli bir albayla program yaptı.
Süreç içinde, “kahraman ordumuz, kahraman Mehmetçiklerimiz” haberleri aldı başını gitti. Her gün televizyon kanallarından, TSK’nin gövde gösterileri, operasyon haberleri, en yeni teknolojik donanımları, askeri uçakları, ödül törenleri, kısacası her zamankinden çok fazla “üniformalı görüntüler” dakikalarca haber yapıldı. Medya, Kürt açılımı sürecinde, daha bir “uygun adım” yürümeye başladı, askeri haberlere daha bir ağırlık verdi. 30 Ağustos Zafer Bayramı, bugüne kadar hiç olmadığı şekilde şaşalı kutlamalara, ordunun gövde gösterisine dönüştü, İlker Başbuğ’un, “güçlü ordu, güçlü Türkiye” söylemi, başta medya olmak üzere her yerde slogan haline getirildi. (Bu güç gösterisiyle kim korkutulmak isteniyordu? Kürtler mi acaba!) Zafer kutlamalarında, daimi bir tehdidi besleyen haberlerin eşliğinde, ülke bir tehdit altında gibi, daimi bir düşmanlık söyleminin yeniden üretilmesine tanık olduk. İnsanların, genç kızların, “bölünmeyeceğiz değil mi” diyerek, Başbuğ’un göğsünde ağlama törenleri, “Başbuğ’a sevgi gösterileri” başlığında ana haber bültenlerinin ilk sırasını dakikalarca işgal etti. Bu bayram törenlerinde, muhabirler, nefes nefese bayramın coşkusunu, askerin gücünü anlatmaya koyuldu. Törene katılan ailelerin yanına gidiyor, küçük çocukları muhabirler ellerinde mikrofonlarıyla taciz ederek, neredeyse mikrofonuyla dürtükleyip, “hadi ne mutlu Türküm de, hadi ne mutlu Türküm de!” (desene ulan çocuk!) diye daha neredeyse kakasını tutmayı bilmeyen 3-5 yaşındaki çocukların ağzından zorla “Türk olduğu için mutlu” olduğu sözlerini almaya çalışıyordu. Çocuğunu kucağında tutan baba ise öbür taraftan sıkıştırıyordu: hadi çocuğum, “ne mutlu Türküm” de!) (Medyaya göre, tabii çocukların kaka yapmasını öğrenmeden önce bile, Türk olduğunu, Türk olduğu için mutlu olduğunu öğrenmesi gerekiyordu! Ya da Sinan Çetin’in bir filminde olduğu gibi: Mutlu olun, bu bir emirdir!)
Yine süreç içerisinde, Başbuğun değişik illerdeki ziyaretlerini büyük bir “medya ordusu” takip etti. Başbuğ nerdeyse, gazeteciler peşinden koşarak, heyecan içinde ordaydı. “Başbuğ, Afyon’da, ilkokulunu ziyaret etti, Başbuğ Güneydoğuya gitti, sınır karakolunu ziyaret etti, Başbuğ sınırdaki askerlerle konuştu: (Sınırda görev yapmak nasıl asker! Çok iyi, gurur verici komutanım!)” haberleri günlerce medyayı işgal etti. (Kürt açılımı sürecinde daha bir abartı haline gelen, ancak ordunun hemen her daim medyayı bu kadar işgal etmesi hakikaten düşündürücüdür!) Yine medyada, “Başbuğ, şuraya çıkarma yaptı, sözleriyle bombaladı, Başbuğ çok sert konuştu” başlıklarıyla paşanın geçit törenleri, geçip gittiği yerlerde medyanın ifadesiyle “bombaladığı” gündemi, televizyon kanallarında çok önemli bir olay oluyor hissine kaptıran bombalayıcı bir tür müzik eşliğinde işittik bolca. Bu kadar ordu, Başbuğ haberleri içinde, ülke sanki işgal altında, düşmanlar her yerde hazır ve nazır gibi insanları tahrik eden bir yayın anlayışı içinde, ordunun bunca öne çıkarılması, yine yeniden, daima savaşa hazırlanıyoruz gibi bir algıyı canlı tuttu. Medya, paşanın bindiği savaş gemilerinden, demeçlerini heyecanla ve hararetle yetiştirmeye devam etti.
Bu sırada Başbuğ, bir askeri üniforma görünce kendini tutamayıp gözyaşını akıtıveren, yalaka, güç tapıcısı göğsündeki ağlakların sırtlarını elleriyle tıpışlaya, teselli ede dursun ve “paşam, sen silahı bırak da hainleri ben vuram!” mealindeki “doğuştan asker vatandaşlar”ın sözlerini el sallayarak selamlaya dursun, Fethullah Gülen ve AKP’yi bitirme planları, ordu içindeki cuntalar, Ergenekon soruşturmaları, Kafes planı, ifadesi istenen komutanlar gibi çok önemli konularla ilgili yer yer bir soru geldiğinde, “şimdi bunların sırası değil, yeter artık, yeri ve zamanı değil, bu konuyu kapatın” gibi yanıtlarla medyayı adeta “azarladı”, ve medya bu yanıtı, çok olağan, normal saydı, içine sindirdi, paşaya biat etti: tabii paşam, emredersiniz, siz nasıl isterseniz… yaklaşımı sergiledi. Çünkü paşa ne zaman konuşulacağına, ne zaman susulacağına, ne zaman ve ne hakkında soru sorulacağına kendisi karar verir ve medya da buna itaat ederdi. (Kürt açılımı konusunda hükümete bu kadar yoğun tepkiler gelirken, sokağa şehit yakınları ve milliyetçiler dökülmüşken, asker yere göğe konamazken, bu sorular sorulur muydu hiç paşaya; şimdi bu soruların yeri ve zamanı mıydı!) Nitekim orduya yönelik cunta eleştirileri, bu yöndeki haberler hiçbir zaman medyada ciddi anlamda yer bulamadı, bu konular ciddi anlamda sorgulanmadı, medya bunları geçiştirmeye çalıştı; hatta gönülsüz de olsa bu konular medyada yer bulduğunda, gerek televizyon kanallarında gerek gazetelerde köşe yazılarıyla “ordunun üzerine bu kadar gitmeye gerek yok” tavrında verildi. Medya ordunun “psikolojik harekât dairesi” gibi çalışıyordu. Süreç içinde medya, Kürt açılımının üzerine gitmeye, AKP’ye yüklenmeye –zaten hiçbir zaman AKP’yi sindiremeyen Kemalist-ulusalcı medyanın, bu süreçte hükümeti yıpratmaya çalışıp, devirme gayretleri de ayrıca manidardır- muhalefetin şiddet dolu sesini sonuna kadar açmaya, bir tür savaş çığırtkanlığı yapmaya, ortamı germeye devam etti.
Medya ve DTP
Medya, Kürt açılımı sürecinde, DTP’nin miting, eylem ve demeçlerinde, konuşmaların içeriği yerine, ne söylemeye çalıştıklarına odaklanmak yerine, Öcalan lehine atılan sloganlara, olay görüntülerine odaklandı, bunları ön plana çıkararak, DTP’yi gayri meşru alana çeken, izole eden, dışlayan bir yaklaşım sergiledi. Yer yer DTP’nin açıklama ve demeçlerine yer verildiğinde ise, konuşmanın içeriği haber başlıklarıyla çarpıtıldı; açıklamalar, amacının dışında tamamen farklı anlama gelecek, sansasyon yaratacak, insanları kışkırtan ve tahrik eden bir yaklaşımla verildi. Daha özgürlükçü ve demokratik anlayışla yayın yapan basında, DTP’lilerin açıklamaları, içeriğe daha uygun ve olumlu, yapıcı, demokratik gelişime ve ortama katkıda bulunan bir tarzda yapılır, DTP’nin bazı önemli söylemleri ön plana çıkarılırken, ana akım medya tam tersini yaparak, en sansasyonel, DTP’yi PKK ile ilişkilendirici en uç söylemleri ön plana çıkararak, DTP’yi gayri meşru alana itme, yasadışı göstermeye çalışma, yalıtmaya ve karalamaya çalışarak haklarında önyargıları besleyecek, bunları daha da derinleştirecek biçimde haberler yaptı. DTP’nin, tespit ve öngörü olarak sunduğu her şey “tehdit” olarak değerlendirildi medyada ve DTP, sürekli “şaibe” altında bırakıldı.
DTP’nin, PKK’nın dağdan indirilmesi, silahların bırakılması, dağa çıkışların önlenmesi, bu yönde hukuki ve toplumsal yapının oluşturulması yönündeki talepleri ve silahların susması ve barış yönündeki talepleri, yine dile getirdikleri demokratik özerklik görüşleri, demokratik hak ve talepleri hiçbir zaman ciddi anlamda değerlendirilmedi, bu konular medyada hemen hemen hiç gündeme gelmedi, ele alınmadı.
DTP ile ilgili yapılan yayınlarda, DTP, provokatif, tahrik unsuru, tehditkâr, PKK yanlısı/destekçisi, gerilim yaratıcı, kışkırtıcı, galeyana getirici, olay çıkarıcı, ortalığı savaş alanına çeviren, “terör örgütü yandaşları” gibi resmedildi. Televizyondaki art ses eşliğindeki görüntüleri izlediğimizde ve basındaki haberleri okuduğumuzda, DTP hakkında, miting ve eylemlerde her şeyi yakıp yıkmak, ortalığı toza dumana katmak ve bütün/tek istekleri buymuş gibi bir parti portresi çizildi. Kürtler ve DTP ile ilgili haberler, taşlı, sopalı, silahlı, şiddet dolu sahnelerle ve sadece bu görüntüler ve haberlerle heyecanlı bir şekilde ve dramatik unsur katan müzik eşliğinde resmedilirken, Kürtlerin ve DTP’nin, demokratik hak ve talepleri, istek ve beklentileri, yani “asıl ses” bastırıldı. Dinlenilmeyen, seslerini duyuramayan, muhatap alınmayan ve silahlı bir örgütün temsilcileri gibi resmedilen Kürtler ve DTP’liler şiddetin kaynağı olarak gösterildi/işaretlendi. Medya, DTP’nin eylem ve yürüyüşlerinde daha çok polisle, kolluk güçleriyle çatışmaya odaklandı, Kürtleri, “bölücü terör örgütü yandaşları” olarak etiketleyerek, özellikle, “bölücü başı” olarak nitelendirdiği Öcalan lehine slogan atma görüntülerine odaklandı. Medyanın haberlerde özellikle odaklandığı ve ısrarla üzerinde durduğu konu bu oldu; yapılan pek çok açıklama, demeç, fikir ve ifadelere hiçbir önem atfedilmedi. Medya, mikrofonlarını Kürtlere ve DTP’lilere uzatmaktan genellikle imtina etti. DTP’nin parti kongreleri ve buna benzer konulardaki haberler ise, işte “küçücük Türk bayrağı astılar”, gibi şekilci ve yüzeysel konular üzerinde yoğunlaştı. (Yüzeysel demeyelim ama medya için orada burada büyük, kocaman Türk bayrakları sallandırmak, çok “derin”, önemli, ciddi bir konudur! Nerede metrelerce uzayan Türk bayrağı vardır, -savaşa gider gibi, ülke işgal altında da, birileri bayrakla vatanı kurtarıyor gibi- medya oradadır!)
DTP’ye ve Kürtlere yönelik baskılar, işkenceler, gözaltılar, saldırılar, haksızlıklar gibi konuları medya hiç yansıtmadı, bu konuları gündeme getirerek, eleştirel, sorgulayıcı, düşünce ve ifade özgürlüğü ve insan hakları bağlamında demokratik bir duruş sergileyemedi. Kürtler ve DTP’nin eylemleri, etkinlikleri konusunda, medya, haberlerde konuyu yorumlayıcı-eleştirel-hatta kınayıcı bir dil kullanırken, Kürtlere ve DTP’ye yönelik zor ve güç kullanma, ya da baskı, tutuklama, gözaltı gibi durumlarda (özellikle yerel seçimler sonrası ve DTP’nin kapatılma sonrası) haber dili hep onaylayıcı, doğal ve olumsal oldu. Hatta Hürriyet gazetesinin bu yönde yaptığı bir haber, bu gözaltı ve tutuklamaları eleştirmek, sorgulamak bir yana, “DTP’lilere yönelik operasyonlar tam gaz devam ediyor” şeklindeydi. (Hani neredeyse gazeteci, kendi elleriyle tutup DTP’lileri gözaltına alacakmış gibi; o kadar gaza basmış yani!) Süreç içerisinde DTP’nin bu konularla ilgili girişimleri, mücadelesi haberlerde yeteri kadar, hatta bazen hiç yer almadı, bu konuyla ilgili hukuksal süreç, olağan, normal, “bitmiş”, üzerinde durulması (artık) gereksiz bir konu gibi görüldü/sayıldı.
Medya, Doğu ve Güneydoğu’daki yürüyüş, eylem, gösteri gibi Kürtlerin ve DTP’nin etkinliklerini, genellikle, “DTP’lilerin Oturma Tahriki”, “DTP’nin provokasyonu”, “DTP’den kışkırtma ve tahrik”, “DTP tehdit etti,” “DTP yine gerdi”, “DTP kışkırtı, insanlar sokağa döküldü”, “DTP hep aynı”, gibi başlıklarla verip, DTP’yi olumsuzlayarak hedef olarak gösterdi.( DTP ile ilgili yayınlarında tehdit, provokasyon, tahrik, kışkırtma gibi ifadeler bolca kullanılıp, en uç boyutta dile getirilirken, MHP ve CHP’nin şiddet dolu sesinde, hamasi nutuklarında, “dağa çıkarız”, “hadlerini bildiririz”, asarız, keseriz gibi ifadelerinde ve hükümeti sert bir dille uyaran demeçlerinde ve barış karşıtlarının savaş çığırtkanlığı seslerinde, nedense hiç tehdit, provokasyon, tahrik, kışkırtma görmüyordu medya! Bu şiddet dolu demeçleri, açıklamaları, “olağan”, “normal” bir dille “olumlayarak, onaylayarak” aktarıyordu.)
DTP’nin etkinliklerde, medya, binlerce Kürt yurttaş arasında dolaşıp demeç almadı; oradaki binlerce insana samimiyetle yaklaşıp, düşüncelerini, fikirlerini sorma gereği duymadı. Çoğu kez, tepeden kameralarıyla, eylem alanlarını bir “tehlikeli bölge” gibi izleyip, tıpkı polis gibi, sadece bir olay çıkması halinde hemen müdahale edip, çatışma, şiddet görüntüleri almak için oradaydı. Çatışma ve şiddet görüntüleri bir aksiyon filmi gibi televizyon kanallarında uzun uzun yer aldı, bu görüntüler sürekli tekrarlandı, ön plana çıkarıldı, gazetelerde kullanılan fotoğraflarda ve haberlerde de daha çok bu sahnelere ve çatışmalı olaylara yer verildi. Olaylar, bağlamından koparılarak, sadece olayın kendisine odaklanıldı, olayların, sorunların temeline inilmedi, sorgulanmadı, Kürtlerle ilgili bir iyi niyet ve samimiyet çabası, onları anlama isteği ve amacı güdülmedi. Bu süreçte medya, Kürt sorununu derinlikli olarak dillendirmek, bu sorunu görmek yerine, Kürt sorununu ele almaktan çok, Kürtleri, “sorun çıkaran Kürtler” olarak kurdu.
Haberlerde, işaret parmağını sallayıp, “uslu durun, yoksa…” gibi mesajlar verildi; haberler, had bildirme, tepeden bakma, sınırları çizme, sindirme, korkutma, bastırma, terbiye etme yöntemleriyle yapıldı. (MHP sözcülerinin, konuk oldukları haber bültenlerinde DTP’ye yönelik, “kim bunlar, ne sanıyorlar kendilerini, bunlar kimmiş ya, bu cesareti nerden alıyorlar!” gibi tepeden bakan, had bildiren, küçümseyen, aşağılayan sözlerini işittik bolca. Star, Show TV gibi haber sunucuları da, yer yer konuk aldıkları DTP’li milletvekillerine, adeta sorguya çekip, hesap sorur nitelikte, “had bildirici, terbiye edici” tavırla yaklaştı.)
Bu yöntemlerin hepsinde, ana akım medya, askeri bir çizgide, devletin resmi söylemine ve milliyetçi-ulusalcı ideolojiye uygun yayın anlayışı izledi. Bu bağlamda, medya, Kürt sorununun çözümsüzlüğünde, Kürt açılımının tıkanmasında, ülkede izlenen baskın/egemen devletçi, ulusalcı, milliyetçi siyaset kadar önemli bir işleve/role sahip oldu. Medya, Kürtler konusunda, “biz ve öteki/biz ve onlar” dili yaratarak, Kürtleri ötekileştirdi. Haberler çarpıtılarak, sadece olay, şiddet, çatışma görüntülerine odaklanılarak, Kürt sorununda demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü bir bakış açısıyla çözüm üretmeyi hedefleyen asıl ses bastırıldı. Gerçek sese, asıl sese ilgisiz kalınınca, ülkedeki Kürtler ve siyasal temsilcileri DTP ile diyalog, uzlaşma, barış yolundaki yollar tıkandı. Şiddet ve çatışma ortamının vazgeçilmez aktörleri, malzemeleri olarak görülen ve bu haliyle kullanılan Kürtler ve DTP, geniş kesimlerce, sadece bu görüntülerle yâd edilip, bu haliyle belleklerde yer etti. Kürtlerle ve DTP ile ilgili haberlerde şiddet eylemlerine odaklanıp büyük bir gayretkeşlikle bu görüntülerin üzerine atlayan medya, Kürtlere yapılan işkence, zulüm, baskı, sindirme, asimilasyon gibi eylemlere, politikalara ve Kürtlerin bu konulardaki sıkıntılarına, sorunlarına, demokratik hak, istem ve taleplerine ilgisiz, duyarsız, tepkisiz kaldı.
Medya, ne zaman DTP mitingleri, eylemleri, haberleri söz konusu olsa, hemen ardından, DTP ve TSK arasında bir karşıtlık kurarak, ordu haberlerini gündeme/dolaşıma soktu; “operasyonlar hızla devam ediyor, işte Mehmetçik kamerasının görüntüleri” gibi haberlerle, askerler için, “aslanlar, kaplanlar, kahramanlar, Mehmetçikler, ha gayret”, mealindeki yayınlarıyla, ordunun güç gösterisi yaptığı görüntüleri dolaşıma sokan haberlerle, orduya “gaz vermeye” devam etti; Diyarbakır’daki DTP mitinglerinde, miting alanında havada uçan F-16 savaş uçaklarına kadar işaret ederek, “DTP’nin tepesinde ordu var” mesajını vermeye koyuldu. Haberlerde, PKK ile savaş, DTP ile savaşa da evrildi. DTP, sürekli baskı altında tutuldu, sindirilmeye çalışıldı.
Özellikle, Güney Doğu illeri başta olmak üzere ülkenin değişik illerindeki sokak gösterileri için, medya, Kürt eylemciler, göstericiler gibi ifadeler kullanmaktan sakınarak, göstericileri “bölücü terör örgütü yandaşları” diye etiketleyerek (kim bu “terör örgütü yandaşları”, ya da “teröristler”: Kürtler!), ve son gösterilerde ise, artık, göstericilere doğrudan PKK’lılar diyerek, sokaktaki genç, çocuk yaşta bütün göstericileri, “terörist” olarak işaretledi ve genellikle bu gösterilerden, çatışmalardan DTP sorumlu tutuldu, DTP suçlandı, eleştirildi, sorgulandı. Ve yine bu sokak gösterilerinde, taş atan çocuklar, konuyla ilgili bütün haberlerde “terör örgütü tarafından kullanılan” çocuklar olarak işaret edildi. Medyanın söylemi, hep, PKK’nın bu çocukları kullandığı yönünde oldu. Ancak bu gösterilerde, çocukların koşulları, çoğunun köylerinin yakılması, boşaltılması nedeniyle, göçle büyük şehirlere geldikleri, buralarda yoksulluk ve sefalet içinde yaşadıkları, daha da önemlisi, bu çocukların çoğunun ya babası, ya ağabeyinin, amcasının, annesinin doğuda faili meçhul cinayetlerde öldürüldüğü, gözleri önünde işkence gördüğü, ya da gözaltına alındığı, tutuklu olduğu ve bu çocukların çoğunun savaş, şiddet ortamında büyüdüğü gibi gerçekler, çocukların içinde bulunduğu bu travmatik sorunlar gözlerden silindi. Medya bu gösterilerde sadece olaylara odaklanıp, çatışma ve şiddet sahnelerini öne çıkarıp, konuya derinlemesine, arka planıyla yaklaşmaktan, sorgulamaktan, ele almaktan uzak bir tutum sergiledi. Bu çocukların aileleriyle birlikte yaşam öyküleri, koşulları hiç irdelenmedi, sorgulanmadı. (Bu sokak gösterilerinin birinde, gösteri yerinde haber yaptığını sanıp oradan oraya koşup nefes nefese heyecanla olayları aktaran bir televizyon kanalının acar kadın muhabirinden biri de kafasına taşı yiyince, “ayy bizi de taşladılar” deyip, “bulun bu göstericiyi!” başlıklarıyla haber yaptılar; topluma, insanlara tepeden bakarak, kendisini her daim dev aynasında ve dokunulmaz gören ve Kürtlere pek bir tahammülsüzlük gösteren –ve Kürtlere ve DTP’ye ciddi bir alerjisi olan- ve her daim devletin, sistemin değerlerinin sıcak, rahat konformizminin rahatlığına teslim olmuş medya ve muhabirleri, niye kafalarına bu taşları yediklerini, hiç düşünmedi, sorgulamadı bile!) DTP konvoyunun İzmir’deki görüntüleri ve burada çıkan olaylar, Ali Kırcalı, Uğur Dündarlı haberlerde, sanki Kürtler İzmir’in kapılarına dayanmış gibi gösterildi. Çıkan olaylar ve çatışmalardan DTP sorumlu tutuldu, DTP’nin tahrik ve kışkırtması dendi. (Sahi medya DTP’den ne kadar tahrik oluyordu böyle!) İzmir’de DTP konvoyunun taşlanması, DTP’lilere yönelik saldırılar, “masum” vatandaşların tepkisi gibi sunuldu. Ve süreç içerisinde, daha pek çok ilde, DTP’li göstericilere yönelik, taşlı, sopalı, satırlı, hatta silahlı saldırılar, “mahalle sakinleri, çevre sakinleri” denilerek, “vatandaşların iradesini kullanarak kendilerini savunması” gibi gösterildi. DTP’ye saldırılar, kurşunlamalar, taşlamalar “masum” vatandaşın eylemi gibi, sokaktaki DTP’lilerin gösterileri ise, “azılı teröristlerin” gösterileri gibi yansıtıldı. Muş’taki gösterilerde, iki kişiyi öldüren kişinin devletin “gönüllü korucusu” olduğu konusu ise, medyanın gündeminde yer almadı, bu konu hiç sorgulanmadı, eleştirilmedi. Medya, Kürtler söz konusu olunca, ne kadar ayrımcı olabileceğini bir kez daha gösterdi. Ölümler üzerinden bile ayrımcılık yaptı! İstanbul’da bir molotof kokteylinin atıldığı otobüste yanarak ölen genç kızın haberleri, günlerce manşetlerden, TV haber bültenlerinden inmezken, Diyarbakır’da kör bir kurşunla ölen üniversiteli gencin haberi üzerinde yeteri kadar durulmadı, bu konu hiç sorgulanmadı, anında kapatıldı.
Yaptığı yayınlar ve Kürtler ve DTP’ye yönelik tepkisel diliyle medya, bütün bu süreçte, DTP’nin kapatılmasına da çanak tuttu. Ve nihayet DTP’ye kapatılma davasının gündeme geldiği ilk günden başlayarak da, DTP’nin kapatılması gerektiği yönünde yayınlar yaptı, gazete köşebazları yazılarında, DTP’nin kapatılmasını hararetle onayladı, olumladı. Bu süreçte Star TV’nin yine acar kadın muhabirlerinden biri, televizyon karargâhındaki başkumandanı dürüst gazeteci (!), DTP’yi, siyasal Kürt hareketini her koşulda karalayan, bütün demeç ve konuşmalarını çarpıtan, Kürt siyasetçileri ve partileri karalamakta, saldırmakta cevval, bu parti ve siyasetçilere kin ve nefretini her koşulda açık eden ve buna karşılık asimile edilmiş, buna razı, “uslu Kürtleri” has kardeşleri olarak ilan eden ulusalcı, milliyetçi çığırtkan Uğur Dündar’a, bu gelişmeleri aktarırken, kapatma davasıyla ilgili, “önümüzdeki hafta heyecanlı günler yaşayacağız, çok heyecanlı geçecek” diyordu. Bir partinin kapatılma davasını bile sadece “heyecan” unsuru olarak gören ve böyle değerlendiren medya, bir hafta sonra ise, DTP’nin kapatılmasını, parti kapatmalarını eleştirmek, sorgulamak şöyle dursun, “heyecan”la, sevinçle muştuladı. DTP’nin kapatılması, televizyonlarda ve gazete yazılarında onaylandı, olumlandı, haklı görüldü. Bu cevval medyaya göre: “DTP haddini bilmedi, sınırları aştı, sabırları zorladı ve sonunda gereği yapıldı, kapatıldı, en hayırlısı oldu!” DTP’yi, o çok sevdikleri, kutsadıkları, milliyetçi statükoya ve devletin resmi söylemine tehdit olarak gören, Kemalist, CHP yandaşı medya rahat bir nefes aldı! DTP’nin kapatılmasıyla sanki sorunların çözülmüş olduğunu sanan medya, bu onaylayıcı diliyle, gerçekte toplumda gerilimin, çatışma ve savaş dilinin esiri olduğunu da ispat etmiş oluyordu.
DTP, gerçekte barış dilini kurmaya çalışan, silahların bırakılması yönünde gayret eden, şiddetin, savaşın çözüm olmadığını, silahların susması gerektiğini ısrarla, inatla dile getiren, demokratik açılım sürecine en büyük katkıyı sağlayabilecek bir partiydi. İşin en trajik ve ironik yanıysa, şiddet ve savaşa bu kadar karşıt bir dil geliştiren ve eşit yurttaşlık temelinde birlik içinde yaşamayı savunan DTP’nin, Anayasa Mahkemesi tarafından, şiddet yanlısı, şiddeti övücü, terörle bağlantılı, bölünmez birlik ve beraberliğe tehdit sayılarak, bunların odağı olduğu yönünde bir gerekçeyle kapatılmasıydı. Böyle absürt bir durum ise, ancak Türkiye gibi bir ülkede yaşanabilirdi! İşin başka sembolik acıklı tarafları da var: DTP’nin amblemi neydi: sevginin sembolü olan bir gül… Bu ülke, böyle güllere, çiçeklere, ağaçlara, kuşlara tahammül edemiyordu; kurtlu, oklu partiler, şahinli, kartallı kurumlar ise bu yasaların, mahkemelerin, medyanın gözbebeği oluyordu nedense! Sistemin demirbaşlarından/köşebaşlarından medya, parti amblemi sevginin sembolü bir “gül” olan bir partinin kapatılmasını alkışlarken, kurtlu, oklu partileri, şahinli, kartallı kurumları yüceltiyordu! Medya her haliyle “yırtıcıların” ve “dişini gösteren” savaş çığırtkanlarının yanındaydı. (“Türkiye Türklerindir” gazetesinden Ertuğrul Özkök, bir yazısında, insanların artık Ergenekon ve Kürt açılımından sıkıldığını söylüyor, boş verin bunları, Kelebek gazetesi okuyun, neşenizi bulun mealinde yazılar yazıyordu. Sormak gerekiyor şimdi: Acaba, Özkök ve okurları Ergenekon soruşturmalarından, Kürt açılımından neden bu kadar çok sıkılıyor-du-!) DTP’nin kapatılmasıyla beraber, toplumda demokratik kitle örgütlerinden, sivil toplum kuruluşlarından, aydın ve yazarlardan gelen tepkiler, eleştiriler, ortak basın açıklamalarına ise medya hiçbir şekilde yer vermedi. Bu gelişmelerde her nedense bir haber değeri bulamadı! DTP’lilerin, milletvekilliklerinden istifa etmekten vazgeçip, Barış ve Demokrasi Partisi’yle yoluna devam etmeye karar vermesi üzerine, medya, şimdilerde “PKK’nın partisi, Öcalan’ın partisi!” diye yeni bir çığırtkanlığına başladı. Bakalım bu yeni çığırtkanlık, süreç içinde nasıl bir hal alacak, hep birlikte göreceğiz.
Sonuç olarak, ana akım medyanın, Kürt açılımı sürecinde, Kürtler ve siyasal alandaki temsilcileri DTP ile ilgili yayınları, Kürtleri ve DTP’yi olumsuzlayarak ve bir tehdit kaynağı olarak işaretleyerek, halkları kin ve düşmanlığa sevk eden, kutupsallaşma, kamplaşma ve çatışma ortamı yaratan ve bunu körükleyen yapısıyla, kullandığı dil bakımından da tehlikeli biçimde terörize ediciydi. Sürekli “bölücülük” vurgusuyla, muhalefetin çığırtkanlığına çanak tutan medya, kendi ayrıştırıcı, ayrımcı, bölücü dilinin hiçbir zaman farkına varmadı. Medya bu süreçte, Kürtlere yaklaşımında, iyi niyetli, samimi, hoşgörülü, çözüm üretici, barışçıl, olumsal bir dil kurmaktan alabildiğine uzaktı. Bu süreçte ana akım medya, olumlu ve yapıcı olmaktan çok, yıkıcı, tahrik edici bir tür savaş gazeteciliği yaparak, kültürel ve siyasal kimliklerle ilgili sorumluluk temelinde etik bir dil kurmaktan ve toplumda demokratik işlevini yerine getirmekten de uzak bir görünüm sergiledi. Medya, Kürtlerle ve siyasi alanda Kürt halkının sorunları, istem ve beklentileri yolunda mücadele veren DTP ile uzlaşmazlığın, anlaşmazlığın, kutupsallaşmanın oluşmasında işlevsel oldu. (Buradaki bazı tespitlerimiz, “Kürtlerle ve DTP ile ilgili haberlerde medya terörü” başlıklı bir yazımızda da dile getirilmişti.)
Açıktır ki, içinde bulunduğumuz şu süreçte, medya da önemli bir tarihi sınavdan geçiyor. Ve şu ana kadar olan süreçte, aldığı konum, şiddeti içselleştiren, düşmanlık ve ayrımcılık üreten “savaşçı” bir dilin içinden konuştuğu yönündedir. Bu süreç boyunca medya, bir tür “savaş gazeteciliği” yapmıştır. Dildeki şiddetin, bazen en kötü fiziksel şiddetten bile daha ağır, uzun vadede ciddi, tehlikeli sonuçlar doğurabileceği aşikârdır. Medya bu kritik süreçte, vicdan sahibi, hakkaniyetli, sorumluluk temelinde, mesafeli, serinkanlı, özgürlükçü ve demokratik, bir tür “barış dili” geliştiremediği sürece, tarihi bir vebal altında kalacaktır. Medya, hükümetin Kürt açılımı, demokratik açılımı üzerine ahkâm keser ve bu konuda dilediğince sorumsuz, samimiyetsiz, ciddiyetsiz etik dışı bir dil kullanırken, kendi içindeki demokratik yapıdan pek bir emin gibi görünmektedir. Oysa yaşanan bu süreçte, medyaya ilişkin tüm veriler göstermektedir ki, medyanın da kendi içinde acilen bir demokratik açılıma ihtiyacı vardır. Günümüzde, gerek kuramsal çalışmalarda, gerek sivil toplum örgütleri bünyesinde ve alternatif basın tartışmaları içinde savaş gazeteciliği yapanlara karşıt/eleştirel bir dil geliştirilmesi ve bir tür “barış gazeteciliği” söyleminin daha sıklıkla tartışılmaya ve konuşulmaya başlanması ise umut verici bir gelişmedir.
Dr. Derya Erdem
İletişim Bilimleri


