Mar 082010
 

ABD’de “Ermeni Soykırımı” tasarısı ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde 22’ye karşı 23 oyla kabul edildi. Henüz karar yasalaşmamış olmamakla birlikte, bu yönde önemli bir adım atıldı.

Bundan sonraki adım, 435 üyeli Temsilciler Meclisi’nin tasarıyı gündemine alarak, görüşmesi olacak. Bunun ne zaman gerçekleşeceği henüz belli değil. Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, 1915 olaylarının “soykırım” olduğuna inanan bir kişi. Şayet tasarı Temsilciler Meclisi’nden geçerse, daha sonra 100 üyeli Senato’nun da gündemine gelmesi ve burada görüşülerek, kabul edilmesi gerekiyor.

Tasarı, “Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikasının, Ermeni Soykırımı ve diğer konularda ülkemizin belgelerinde ifade edilmiş insan hakları, etnik temizlik ve soykırım meseleleriyle ilgili uygun yaklaşım ve hassasiyeti yansıtmasını sağlamaya” davet ediyor.

Tasarının 1’inci Maddesi, “Bu karar, ‘ABD’nin Ermeni Soykırımı Kararı Kayıtlarının Teyit Edilmesi’ olarak da adlandırılabilir,” diyerek, 1915 olaylarını “soykırım” olarak resmen tanımış oluyor. Ayrıca 3’üncü Bölüm’de, ABD Başkanı’na “her yıl 24 Nisan ya da buna yakın bir tarihte verilen Başkan’ın Ermeni Soykırımı’nı anma mesajında 1,5 milyon Ermeni’nin sistemli ve kasten yok edilmesini ‘soykırım’ olarak tanıması” yükümlülüğünü getiriyor.

Tasarının ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde kabul edilmesinin ardından Ermenistan hükümeti, “Tasarının kabulü ABD’nin insan haklarına bağlılığını gösteriyor,” şeklinde bir açıklama yaptı. Türkiye’nin tepkileri ise temel olarak haksızlığa uğramış ve gerçeklere dayanmayan bir suçlamayla karşı karşıya olunduğu tezlerine dayanıyor. Örneğin Başbakan Erdoğan yaptığı açıklamada şunları söyledi: “…Türk ulusunu işlemediği bir suçla itham eden bu tasarıyı kınıyoruz. Bu tasarıyı destekleyenler, tarihi gerçekler ve uzman tarihçiler arasındaki konuyla ilgili fikir ayrılıklarını görmezden gelerek siyasi saiklerle yanlış ve haksız bir tutum benimsemişlerdir.

Türkiye’nin çabaları

Türkiye tasarının reddi için çok çaba harcadı. Bu konuda diplomatik görüşme ve bilgilendirmelerden, lobi faaliyetlerine ve tehditlere varan girişimler oldu. Lobi çabaları arasında Başbakan Erdoğan’ın son dönemde posta attığı İsrail devletinin destekçisi Yahudi lobilerini araması dikkat çekiciydi. Bir diğer dikkat çekici olansa, Türkiye’nin toplam 7 milyar dolarlık boyuta sahip silah alımlarını gerçekleştirdiği ABD silah sanayinin güçlü lobilerinin de devreye girmesiydi. İki ülke arasındaki silah alışverişinin mali boyutunun potansiyel anlaşmalarla birlikte 45 milyar doları bulabileceği öne sürülüyor. Silah şirketlerinin kendi kârlarını siyaset ve insan hakları meselelerinin önüne koyması anlaşılır bir şey.

Türkiye’nin çok sık savurduğu tehditlerden biri ticari yaptırımlar uygulayacak olması. Bu tehdidi “Ermeni Soykırımını” tanımayı gündemine alan tüm ülkelere savuruyor. Oysa OECD’nin istatistikleri bunun gerçek dünyada pek de uygulanmadığını gösteriyor. Türkiye’nin 1985 sonrası “Ermeni Soykırımını” tanıyan ülkelerle yaptığı ticaret yüzde 24-351 arasında artmış durumda. ABD ile olan ticaret ise, Başkan Ronald Reagan’ın ilk kez “Ermeni Soykırımına” değindiği 1981 yılından bu yana on kat arttı.

Türkiye’nin çözümsüzlük üreten yaklaşımları

Türkiye’nin inkâr, tehdit ve çözümsüzlüğe dayanan politikasının başarısız olduğu ortada. Türk devleti bu politikasıyla giderek tecrit oluyor. Bu politikanın etkin olmadığı bugüne kadar “soykırım” yasalarını kabul etmiş olan ülkelerden de belli. Bugüne kadar “Ermeni Soykırımının” tanınması yönünde bir yasa kabul etmiş olan toplam 21 ülke var: Almanya, Arjantin, Belçika, Ermenistan, Fransa, Hollanda, İsveç, İsviçre, İtalya, Kanada, Kıbrıs, Litvanya, Lübnan, Polonya, Rusya, Slovakya, Şili, Uruguay, Vatikan, Venezuela, Yunanistan. Bu ülkelerin yanı sıra Avrupa Birliği de konuya ilişkin bazı önergeleri kabul etmiş durumda.

Öte yandan, bir ülkenin yasama organının dünya sorunlarıyla ilgili konularda nasıl bir karar alacağı, o ülkenin seçimle gelmiş temsilcilerinin işi olması gerekirken, Türkiye ilgili ülkelerin insan hakları konusundaki duyarlılığına doğrudan müdahale etmeye çalışıyor. Temsilciler Meclis’ine milletvekillerini, lobilerini yığıyor. Türkiye’nin kabul etmesi gereken bir olgu, bu meselenin sadece Türkiye ile ilgili olmayıp (ki bu yaklaşım meseleyi sadece “milli menfaatler” açısından ele alıyor, meselenin insan hakları boyutu yok sayılıyor), aynı zamanda ve çok daha belirleyici bir şekilde Ermenilerle de ilgili olduğudur.

Alınan karar tasarının aleyhine olsaydı muhtemelen bir “Türk zaferinden” bahsedilecekken, bugün “Türkiye’nin bir muz cumhuriyeti” olmadığından dem vuruluyor. Bu yaklaşımda, “muz cumhuriyeti” belli ki bazı ülkelere yakıştırılan bir sıfat. Yani Türkiye kendisinin “muz cumhuriyeti” olmadığını açıklarken, bazı ülkelere bu tür davranışları layık görüyor. Verilen dolaylı mesaj, böyle kararlar “muz cumhuriyetlerine” yönelik alınabilir, ama bize karşı alınamaz. Bu da kaş yapayım derken, göz çıkarmak dedikleri şey olsa gerek.

Ankara’nın kavrayamadığı mesele, yirmi birinci yüzyılda yüz binlerce insanın ölümü veya zorla yerlerinden edilmesine dayanan herhangi bir olayın hangi hukuk terimiyle tanımlanırsa tanımlansın, sadece bir “iç mesele” veya sadece “tarihçilerin işi” olarak görülemeyeceği. Nitekim bu konuda da ikiyüzlü davranılıyor. Çin’in Sincan bölgesinde Uygurlara uyguladığı baskılara resmi tepki verilirken, mesele kendi geçmişimizle yüzleşmeye gelince derhal inkâr politikaları devreye giriyor.

Amerikan Temsililer Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin aldığı karar, hükümetin bir an önce kafasını kumdan çıkarıp, gerçeklerle ve geçmişiyle yüzleşmekten başka seçeneği olmadığını bariz bir şekilde gösterdi.

Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe