Mar 032010
 

Cengiz Aktar

Tarihî bir dönemden geçiyor Türkiye. Daha çok başında bulunduğumuz sivilleşme- demilitarizasyon-normalleşme süreci elbette çok sancılı olacak. Bunu kriz olarak tanımlayan çok, kriz olabilir ama tıp diliyle kronik bir kriz bu, birden bire nüksetmiş, akut bir kriz değil. Benzer süreçler İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da yaşandı. Onyıllar sürdü. Darbeseverleri cezalandırmakla iş bitmiyor. Zihniyetin değişmesi zaman alıyor. Darbe ve her çeşit vesayetten kurtulmanın hukukî altyapının oluşturulması kolay olmuyor.

Türkiye’de nereden baksak asırlık bir gelenek söz konusu olan. 1909’da İttihat ve Terakki’nin askerî kanadının yönetime el koymasıyla başlayan hâkimiyetten ve zihniyetten kurtulmak kolay olmayacak. Zihniyetin asker ve sivil temsilcilerinin hâkimiyeti bu topraklarda yaşayan insanların mühendisliğini yaptı bir asırdır. ‘Adam edilen cahil halk’ sonunda işi öğrendi, bireyleşti, aktörleşti, toplumlaştı, ekonomi öğrendi, kaderine sahip çıkmak üzere ortaya çıktı. Bu gelişmeye bugünlerde ‘sivil vesayet’ adını taktılar. Doğrudur, tam da öyle, olması gereken sivil vesayet hakikaten. Diğer deyişle toplumun, sivil olanın rüştünü ispat ederek kendi işini kendi görmeye başlaması. Laikliği ve toplumun birlikteliğini muhafaza etmek için bugüne dek uygulanan otoriter yöntemlerden farklı, yurttaşı öne çıkartan ve onu kazanarak laiklik ve birlikteliği garanti edecek bir yol var Türkiye’nin önünde. Bu yol da sorunsuz, sıkıntısız değil, zira demokrasi pratiği bu yolda öğrenilecek.

Asrîleştirme Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in kuruluş aşamasının muazzam sorunlarıyla malûl bir tahayyül üzerine bina edilmişti. Devleti kurtarmak ama Ziya Gökalp’in deyimiyle bir ulus yaratarak kurtarmak. Bulunan formül şuydu: bir yanda müslümanlık temelinde var edilen ancak bu kimliğinden yasaklı bir ulus, diğer yanda özdeşleştirme hedefiyle sürülen, yok edilen ve yok sayılan farklı kimlikler. Her daim kuşkuyla bakılan bir halk. Bu tahayyül miadını doldurdu. Tahayyülün sivil ve asker muhafızları da. Bundan böyle yeni ve gerçek bir toplumsal kontrata, yani anayasaya ihtiyaç var. Denetim ve dengeyi ya da ‘balans ayarı’nı asker veya yargıya havale etmeyen bir anayasaya.

Bugüne dek kabul edilen anayasaların hiçbiri toplumsal kontrat olarak tecelli etmedi, muhtemelen de edemezdi. 1924, 1961 ve 1982 metinleri daima  ‘bir bilenler heyeti’ tarafından hazırlandı. Toplumsuz ya da topluma rağmen ‘toplumsal kontratlar’ olarak tebarüz ettiler. Devleti vatandaşa karşı koruma amacı güttüler. İçinde bulunduğumuz sivilleşme, dışlanan toplumun verdiği kavganın eseri. Dolayısıyla, sivilleşmeyi sağlam ve kalıcı temeller üzerine oturtacak olan toplumsal kontratın azamî istişare ile şekillenmesi, değişimci toplum katmanlarının tümünün hakkı hem de görevi.

Sivilleşme ve Arap-Türk farkı

Türkiye’de toplum, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren meşruiyetini kaybeden, itilip kakılan, sadece dinî değil tüm farklı cemaatlerle bina ediliyor. Sivilleşme süreci meşruiyetlerini yeniden kazanmakta olan tüm cemaatlerin ivmesiyle somutlaşıyor. Ancak sivilleşme, kurucu cumhuriyetçi yapaylığın ortadan çekilmesinin sebebi olduğu kadar da sonucu. Nitekim adına ‘yeniden modernleşme’ diyebileceğimiz bu sürecin var olabilmesinde cumhuriyetçi mühendisliğin payını yadsımak mümkün değil. Türkiye’ye has modelde, kötürüm laikliğin bugün gelinen noktayı hazırlamaktaki payı yadsınamaz. ‘Şeriat olsun mu’ değil ‘şeriat nasıl olsun’ tartışmasının yapıldığı Arap ülkelerinden Türkiye’nin farkı da burada. Yanlış ve eksik de olsa buralarda oluşan toplumsal harman demokratik filizlenmeye zemin hazırlar nitelikte.

Laiklik tehlikede olabilir veya öyle hissedilebilir. Birliktelik tehlikede olabilir veya öyle bir algı oluşmuş olabilir. Bunların çaresi darbe değil daha fazla demokrasidir, talep edilen de bu.