Bir nebze sakinleşip bu hercümerç sonrasında ‘ne elde edildi’ diye baktığımızda dışarıda İsrail’in Gazze ablukasının dayanılmazlığından hareketle uluslararası camianın meseleyi gündeme aldığını, Mısır’ın Gazze sınırındaki Refah kapısını açtığını, İsrail’in de ambargoyu hafiflettiğini görüyoruz. Sorular şunlar: Türkiye boyunda bir ülkenin bu sonucun ortaya çıkmasına önayak olması için dokuz kişinin can vermesi, ortalığın birbirine girmesi ve Batı ile ilişkilerin iyice gerilmesi mi gerekiyordu? İsrail’in ‘cezalandırılması’na gelince, Ocak 2009′da Gazze’de yüzlerce sivili gözünü kırpmadan öldüren İsrail ne kadar cezalandırıldıysa bu sefer de o kadar cezalandırılacak. Bizim için milad olan bir takım gelişmeler elalem için maalesef adi vaka. Bazı yorumcuların İsrail’de beklediği hükümet değişikliği ise, gelecek olanın gideni aratacağı bir hükümet olabilir. Arap dünyasının yeni Nasır’ı olmaya gelince, bilançosuna bakınca Nasır olmanın pek de özenilecek birşey olmadığını görmek mümkün.

Daha vahimi İran’la kotarılan nükleer takas anlaşmasının akıbeti. Türkiye, yapılan hatalar ve kullanılan dil sonucunda nükleer takas anlaşmasını savunamaz hale getirdi kendisini. Batı, takas anlaşmasını bu dili hatırlayarak okudu, Türkiye’nin İran’ın payandası olduğuna karar verdi ve kestirip attı. Siz Clinton’un yaptırım kararı sonrasındaki ‘siz İran’la konuşmaya devam edin’ yüreklendirmelerine bakmayın. Demokrat idare itidalli dil kullanır ve avutur. Gazze’nin ablukası belki kalktı ama İran’la yapılan anlaşma çöpe gitti. Her ikisi de çok önemliydi, birbirlerini etkiler nitelikteydiler. Dolayısıyla bu hedefle yönetilmeliydiler, becerilemedi. Üstelik Güvenlik Konseyi oylamasında iyot gibi ortada kalındı ve Batı’daki Türkiye karşıtlarının yıllardır ekmeklerine sürdükleri yağların üzerine tüy dikildi.

Diğer yanda, Mavi Marmara katliamı sonrasındaki resmî tavrıyla hedefi İsrail’in yokedilmesi olan Hamas’ın tamamen yanına (kucağına?) düşen, Başbakanının ağzından ‘iki devletli çözüm’ün hiç işitilmediği, müzmin Yahudi düşmanı Ahmedinejad’ın kabul gördüğü bir Türkiyenin bölgesel ve küresel iddialarında ne kadar inandırıcılığı kaldı? Resmî retorik artık ‘hep birlikte kazanalım’ değil ‘bakalım kim ne kadar kaybedecek’ yarışı tadında. El atılan coğrafyalarla ilgili kurumsal hafıza ve akademik altyapıdan yoksunluk pahalıya mal olabilecek bir tedrisatla yürüyor. Dilde ve tavırda yapılan hatalar Batı’daki müzmin İslâm karşıtlığına sürekli argüman taşıyor.

İçerideki kavga ve çifte standart

İçeride ise milliyetçi efelenmenin taşıdığı duygu sellerinden geriye siyasette ortaya çıkan yeni kırılmalar göze çarpıyor. Birkaç gündür İsrail ile olan askerî anlaşmalar konusunda birbirini yalanlayan AK parti yetkililerinden anlaşılan, anlaşmaların feshedilmeyeceği. Bu, başta Millî Görüş olmak üzere kimseleri tatmin etmez. AKP Saadet Partisi üzerinden muhalefete maruz. Gülen cemaatinin gerçekçi yaklaşımı da AKP’yi zorlar. Krizi, bırakın yönetmeyi, azdıran retorikten bir türlü vazgeçemeyen AKP kurmayları hadiselerin peşinden sürükleniyor, yani siyaset üretemiyor. Kullanılan hoyrat dil, Kürt sorunu, kadim Ermeni meselesi ve Kıbrıs düğümüne uyarlandığında ortaya trajikomik bir çifte standart çıkıyor. Gazze’ye ağlarken, İsrail’e söverken buraların ceberutluğundan iflâhı kesilmiş insanlara aynı duygular gösterilmez, zalimlere de takibat yapılmazsa inandırıcı olamazsınız. ABD ve AB’nin, tıpkı PKK gibi, terör örgütü olarak tanımladığı Hamas öyle değilmiş. Başbakan ne derse desin, kullandığı ifadelerde ‘Hamas’ ve ‘Filistin’ sözcüklerinin yerine buranın sorunlarını yerleştirdiğinizde ortaya çok hakikî bir tablo çıkıyor. Bu da krediyi anında alıp götürüyor. Ortadoğu’da ahlâk ve insanlık dersi veren Türkiye bir türlü aynaya bakamadığından kendi sorunlarında sınıfta kalıyor.

Hükümet barış dilini keşfetmekte çok zorlanıyor, her ağzını açtığında çatışma diline savruluveriyor. Güçten sertlik anlaşıldığı için de bir türlü özenilen yumuşak güç olunamıyor. Çok yazık.

© 2010 Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe! Girişimi © Web sitesindeki içerik, kaynak gösterilerek kullanılabilir. Suffusion theme by Sayontan Sinha