Cengiz Alğan

“Kamuoyunda ”taş atan çocuklar” olarak bilinen çocuklarla ilgili düzenlemeler de içeren ”Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun Tasarısı” TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek, yasalaştı.” (Sabah, 22. 07. 2010)

Konu uzun süredir kamuoyunun gündemindeydi. Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları’nın (CIAC) iki yıllık zorlu çabaları sonuç verdi ve tam istendiği gibi olmasa da olumlu bir sonuç elde edildi. Bu aynı zamanda, demokrasi mücadelesinde sivil toplumun rolüne de önemli bir örnek. CIAC aktivistlerinin ellerine sağlık.

Yeni düzenlemeyle çocuklar artık “terör suçu” işlemiş gibi yargılanamayacak, asliye ceza mahkemelerinde yargılanacaklar.  Ayrıca, salıverilen çocuklara ”çocuklara özel güvenlik tedbiri” de uygulanmayacak. Böylece 200 kadar çocuk serbest kalıyor, 3 bin civarında dava da düşüyor.

Yeterli mi? Hayır. Yeterince örgütlenme özgürlüğümüz olmadığı için bu çocuklar (da) hâlâ “toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasasına muhalefetten” yargılanabilecekler. Çocukların bir kısmı hapiste kalmaya devam edecek. Okuldan, oyundan, aileden mahrum; çocukluklarından kafeste çıkacak ama kafesten çocukken çıkamayacaklar. Çünkü bu düzenleme yetmez.

Ama ortada fiili bir durum var. “TMK mağduru çocuklar” için olumlu bir gelişme söz konusu. Şimdi ne yapacağız? “Çocukların tamamı kurtulmuyor, başka maddelerden de olsa yine ceza alacaklar. Bu düzenleme göz boyamak için yapıldı. O zaman bu değişikliğe hayır!” mı diyeceğiz? Böyle dersek salıverilecek 200 çocuk bizi haklı bulup “Doğru vallahi. Biz tekrar kodese dönelim” mi diyecek. Bu 200 çocuğun aileleri, düzenlemenin yetersizliği hakkında onları ‘uyandırdığımız’ için gelip bizi tebrik mi edecekler? Böyle bir fikri savunanlar herhalde, ancak tuzu kuru, sabunu sarı olanlar arasından çıkar. Yapmak gereken ortada: salıverilecek 200 çocuğu bağrımıza basıp, içerde kalanlar için mücadeleye devam etmek; son çocuk da salıverilinceye, daha ileri bir yasal düzenleme yapılıncaya kadar…

Lenin ve demokrasi mücadelesi

1917 Ağustos’unda, Büyük Ekim Devrimi’nin arifesinde Çarlık ordusunun bir generali, Kornilov, bir askeri darbe için harekete geçer. İktidar mücadelesi veren, yarı-legal durumdaki Bolşevik Parti ise, Başbakan Kerenski başkanlığındaki hükümetin ağır baskıları altındadır. Liderleri hükümet tarafından Alman ajanı olmakla suçlanıp iftiraya uğramaktadır. Ama askeri darbe karşısında Kerenski hükümeti ile ittifak yapmak için bir an bile tereddüt etmezler.

Lenin Merkez Komite’ye yazdığı bir mektupta şöyle der: “Kornilov’a karşı savaşıyoruz. Tıpkı Kerenski’nin askerleri gibi savaşacağız. Fakat biz Kerenski’yi desteklemiyoruz. Aksine onun güçsüzlüğünü sergiliyoruz”. Taktiğin büyük ustası Lenin demokrasiyi (üstelik de beğenmediği burjuva demokrasisini) savunmak için ‘şeytanla işbirliğine’ girmekte duraksamaz. Başbakan “Kerenski’nin askerleri gibi” savaşmakta bir beis görmez. Hatta bunu özellikle vurgular.

Referandum dönemeci

AKP’nin hazırladığı, Anayasa Mahkemesi’nin de Anayasa’ya aykırı bulmadığı değişiklik paketinin temel dertlerimize deva olmadığını, sayısız sorunumuza çözüm getirmediğini dünya âlem biliyor. Zaten kimse de kalkıp: “Bu değişiklikle Türkiye gül bahçesine dönecek” demiyor. Ama el insaf! Değişikliklerin hepsi de 1982 Anayasası’ndaki haleflerinden ileri. İşi üzüm yemekle sınırlı olan için aslında sorular da basit:

Soru: 12 Eylül darbecilerini yargılamamızın önündeki engel kalksın mı?

Cevap: Evet / Hayır.

Soru: Kadınlara pozitif ayrımcılık uygulansın mı?

Cevap: Evet / Hayır.

Soru: İşçiler aynı işkolunda iki sendikaya birden üye olabilsin mi?

Cevap: Evet / Hayır.

……

Kanımca anayasa değişiklik paketine ‘evet’ demek, 12 Eylül cunta anayasasına ‘hayır’ demektir. ‘Hayır’ kampanyası yürüten bütün çevrelerin ‘82 Anayasası’nı savunduğunu söyleyemeyiz elbette. Ama ‘evet’ diyen herkesin “Cunta anayasasına hayır” demiş olacağını söyleyebiliriz. Çünkü askeri-bürokratik vesayet sistemi kalesinin surlarındaki ilk gediği açmaya ‘evet’ demiş olacaklar. O gedikten yüklenmeye devam edebiliriz.

12 Eylül 1980’de, bindiğimiz gemi batırıldı. Hepimiz okyanusta karanlık sulara gömüldük. 30 yıldır nereye gittiğimizi bilmeden, bir kıyıya varmak için kulaç atıp duruyoruz. Şimdi ortada en azından tutunacak bir kayık var. “Bizim hakkımız yeni bir gemidir” deyip kayığı da biz parçalayabiliriz tabii. Ama o zaman etrafımızda bekleşen köpekbalıklarıyla epeyce bir zaman daha cebelleşmemiz gerekecek. Ben kendi payıma kayığa binip geminin peşine düşeceğim.

© 2010 Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe! Girişimi © Web sitesindeki içerik, kaynak gösterilerek kullanılabilir. Suffusion theme by Sayontan Sinha