İslam karşıtlığı ve ırkçılık Avrupa’da tehlikeli boyutlara ulaştı. Medeni dünyanın referans noktası olarak gösterilen kıta artık yasaklar, baskılar, şiddet ve korkularla anılır oldu. Irkçı partiler giderek güçlenirken, merkez sağ oy kaybetme telaşıyla İslamofobik söylemlere yöneldi. Nazi geçmişine sahip Almanya’da alarm zilleri çalıyor. Fransa ve Belçika Müslüman kadınlara uygulanacak yasaklarla, İsviçre 4 tane caminin minaresiyle uğraşıyor.

Hürriyetlerin beşiği Avrupa’da hemen her gün İslam düşmanı siyasi partiler hem kuvvetleniyor hem de meşruiyete bürünüyor. Hitler’i, Mussolini’yi, Stalin’i ve Franco’yu dünyaya ‘hediye’ eden Avrupa, ırkçılığın her geçen gün daha fazla hoş görüldüğü bir kıtaya dönüşüyor. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in ‘çokkültürlülüğün tamamen başarısız’ olduğunu ilan etmesinin ardından alarm zilleri çalmaya başladı. Gün geçmiyor ki, Avrupa’nın şu ya da bu ülkesinden ırkçı partilerin yeni mevziler kazandığı haberleri gelmesin ya da merkez sağ ve solda bulunan ‘akil insanların’ Müslümanlar aleyhine sözler sarf ettiğine şahit olunmasın. Nazi geçmişi dolayısıyla ırkçılıkla mücadelede bir dönem emsal teşkil etmiş Almanya’da hem merkez sağ hem de merkez sol İslam karşıtlığında anlaşıyor, İslamofobik beyanlarda yarışıyor. Sosyal demokrasinin örnek ülkesi İsveç’te İslamofobik parti, ülke tarihinde ilk defa Meclis’e 20 vekil gönderiyor. Fransa 5 milyonluk nüfus içinde sadece 2 bin kadının kullandığı burka için yasak çıkarırken aynı şeyi Belçika 30 Müslüman kadın için yapıyor. İsviçre ülkede minareli sadece 4 cami olmasına rağmen referandumla minareleri yasaklıyor. Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmak ise Avrupa’daki İslamofobik partilerin ‘azami müştereği’…

Almanya Merkez Bankası eski yönetim kurulu üyesi Thilo Sarrazin, yazdığı kitapta Müslümanların ortalama Alman zekâsını düşürdüğünü savunuyor. Tartışma yüzyıl öncesinde olduğu gibi yine “genlere” odaklanıyor. Sarrazin, istifa etmesine etti ama kitabı birkaç hafta en çok satanlar listesinin zirvesinde kaldı. Daha da vahimi, Almanların yüzde 89′u Sarrazin’in görüşlerini “ikna edici” buluyor, yüzde 20′si Sarrazin parti kursa oy vereceğini söylüyor. “Kur’an yasaklanmalı” diyen Geert Wilders, yakın zamana kadar dünyanın en hürriyetçi ülkesi olarak bilinen Hollanda’da hükümete dışarıdan destek veriyor.

Ve hiç olmayacak diye düşünülen oluyor ve sosyal demokrasinin örnek ülkesi İsveç’te İslamofobik parti, ülke tarihinde ilk defa meclise 20 milletvekili gönderiyor. Fransa, 5 milyonluk nüfus içinde sadece 2.000 kadının kullandığı burka için yasak çıkarırken aynı şeyi Belçika, 30 Müslüman kadın için yapıyor. İsviçre, ülkede minareli sadece 4 cami olmasına rağmen minareleri yasaklama referandumu yapıyor ve ırkçılar kazanıyor.

Vahim gelişmeler birbirini takip ediyor. Aşırı sağa oy kaybetmek istemeyen merkez sağ partiler, ırkçı partilerin söylemlerini kullanmaya başlıyorlar ve ırkçılık hızla meşruiyet zeminini genişletiyor. İsveç’te keskin bir nişancı göçmenlerin peşine düşüyor, polis “tek başınıza sokağa çıkmayın” ikazı yapmak mecburiyetinde kalıyor. Newsweek, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’yi “aşırı sağın yeni lideri” olarak kapağına taşıyor.

Avrupa’da ırkçı partilerin asgari müştereği olan anti-semitizm yerini İslamofobi’ye bırakıyor. Neo-ırkçılar, Yahudileri çok sevdiklerini her fırsatta ifade ediyorlar, hatta bazıları anti-semitik açıklamalar yapanlarla ilgili derhal işlem başlatıyor. Artık ırkçı partilerin hedefinde İslam var. Geçtiğimiz haftalarda Avusturya’da yapılan “ırkçı partiler zirvesi”nde olduğu gibi İslamofobik partilerin bir diğer “azami müştereği” Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmak. Türkiye’nin muhtemel üyelik tarihi ile ilgili hiç kimse tarih vermeye yanaşmazken İslamofobik partiler, Ankara’nın kulübe girişi için bütün Avrupa’da referandum yapılması için mücadele başlattı. İnsanlık tarihinin en büyük zulümlerinden birine daha 65 yıl önce maruz kalan bazı Yahudi liderlerin İslamofobik faaliyetlere destek verdiği gözleniyor. Amerikalı Haham Nachum Shifren, mesela, İngiltere’de ırkçı partilerin mitinglerine katılarak Avrupa’nın İslamlaşma tehlikesine dikkat çekiyor.

Şu an İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Danimarka, Macaristan, Letonya, Norveç, Slovakya, İsveç, İsviçre ve Hollanda’da son derece faal ırkçı partiler var. Bu partiler Belçika, Hollanda, Avusturya, Fransa, Bulgaristan, Slovakya, Macaristan, İsveç ve Danimarka örneklerinde olduğu gibi mecliste temsil ediliyor ve siyaset aleminin vazgeçilmez aktörleri olma yolunda hızla mesafe kat ediyor. Bu partiler şu an Danimarka ve Hollanda’da olduğu gibi hükümetlere dışarıdan destek veriyorlar ve özellikle Müslümanlar ve göçle ilgili kararlar aldırıyorlar.

“İslamofobi geçici mi, kalıcı mı?” tartışması önemli. Bazıları ekonomik kriz yüzünden halkın yabancı olan her şeyden korktuğunu ve sürü psikolojisi ile ırkçı partilere kaydığını savunurken, bazı gelişmeler İslamofobi’nin kalıcı olabileceğini gösteriyor. 11 Eylül saldırılarının ardından İspanya ve Londra’daki terör eylemlerinin İslamofobik tavırların artmasında etkisini kabul etmekle birlikte faşizm, Nazizm, Stalinizm tecrübelerini yaşamış Avrupa’nın İslamofobi ile mücadelede ciddi kararlar almaması durumunda Müslümanların endişeleri artacak gibi görünüyor.

Almanya: Son 20 yılda Almanya’da aşırı sağcılar 137 kişi öldürdü

Modern çağın en vahşi ırkçı faşist düşüncesi 1933-1945 yılları arasında Almanya’da iktidar oldu. İkinci Dünya Savaşı’nı kaybeden Almanya, Nasyonal Sosyalist Hitler faşizminden de kurtulmuş oldu. Yeni kurulan demokratik parlamenter sistemde ırkçı aşırı sağın yeri yoktu. Ancak Alman toplumunda aşırı sağ ve ırkçı düşünceler/ partiler hiç eksik olmadı. Federal Anayasa’yı Koruma Teşkilatı tarafından ‘parlamenter düzeni tehdit eden sakıncalı siyasi hareketler’ olarak takip edilen bu partilerin başında Milliyetçi Alman Partisi (NPD) geliyor. Genel başkanlığını 1972-1984 yılları arasında Alman ordusunda görevli Udo Voigt’un yaptığı NPD dışında bir de Alman Halk Birliği (DVU) partisi var. Bu iki parti 2009 yılından beri ‘Alman ittifakı’ adı altında işbirliği yapıyor.

Aşırı sağ partiler federal düzeyde yüzde beşlik barajı aşamadıklarından mecliste temsil edilmiyor. Daha çok doğu eyaletlerinde güçlü olan NPD, iki eyalet meclisinde temsil ediliyor. Almanya’nın genelinde 50′den fazla mahalli mecliste temsil edilen NPD’nin yasaklanması ile ilgili federal meclis girişimi partinin içinde çok sayıda Alman istihbarat elemanının olduğu gerekçesi ile Federal Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildi. Merkezi Berlin’de bulunan Tagesspiegel gazetesi, Almanya’nın birleşme günü olan 3 Ekim’den önce son 20 yılda 137 kişinin aşırı sağcılar tarafından öldürüldüğünü manşete taşıdı. Bu rakam, resmi istatistiklerin kurbanları 47 olarak gösterdiği için önemli. Almanya’da “toplumun kaybedenleri” tarafından desteklenen aşırı sağ partilerin başarılı olmamasında demokratik partilerin aşırı sağa karşı ortak karşı duruşlarının önemli bir rolü var.

Sistem dışı aşırı sağ partilerin başarısızlığına karşılık gücünü daha çok İslam ve Türk karşıtlığından alan sistem içi popülist sağ ise Almanya’da her geçen gün güçleniyor. Alman Sosyal Demokrat Parti SPD üyesi ekonomist Thilo Sarrazin, eylül ayında ‘Almanya Kendini Yok Ediyor’ isimli bir kitap yayımladı. Yayımlanmadan önce gündeme bomba gibi düşen Sarrazin’in kitabı, İslam ve Türk karşıtı tezleri savunuyor. Sosyal olayların açıklanmasında genlerin önemini öne çıkaran Sarrazin, Müslümanlara hakaret ederek dikkatleri üzerine çekti. Kitabı 1 milyondan fazla satan Sarrazin, Alman yayıncılık tarihinde bir rekora imza attığı gibi 2 milyon Euro’dan fazla para kazandı. Bu çıkışı ile üyesi olduğu Merkez Bankası Yönetim Kurulu üyeliğinden istifa etmek zorunda kalan Sarrazin’e karşı her ne kadar partisi SPD ihraç süreci başlatmış olsa da Almanya’da siyasetin kimyası bozuldu. Yapılan anketlerde Sarrazin’e destek yüzde 50′lerin üstüne çıkarken, bir parti kurması durumunda Almanların yüzde 18′i oy verebileceklerini açıkladı.

Sarrazin’e destek, parti içinden ve dışından her geçen gün çığ gibi artıyor. Bu gelişmeye karşı demokrat partiler aşırı sağ partilere gösterdikleri ortak tavrı henüz sergileyebilmiş değil. Partiler bir müddet sonra Müslüman ve göçmenlere karşı sert açıklamalar yapmaya başladı. SPD Parti Genel Başkanı Sigmar Gabriel, Spiegel Online haber sitesine verdiği mülakatta şeriat düzeni ile yönetilmek isteyenlerin Almanya’yı terk etmelerinin gerekli olduğunu söyleyerek, popülist sağ söylemi üstlenen ilk liderlerden biri oldu. Gabriel’in bu çıkışı, partiye karşı zaten mesafeli duran Almanya Türklerini daha da uzaklaştırdı. Ancak Sarrazin’in ortaya çıkardığı ‘yeni sağın’ asıl etkisi Merkel/Seehofer yönetimindeki Birlik partileri CDU/CSU üzerinde oldu. Irkçı olmaktan çok İslam karşıtlığında birleşen yeni sağ, toplumun merkezinde yer alıyor.

Irkçılar artık İslam karşıtlığında birleşiyor

Daha önce ‘Ben Türklerin de başbakanıyım.’ çıkışı ile uyum politikaların mimarı olarak CDU’yu şehirli ve modern bir partiye dönüştürmek için mücadele veren Angela Merkel, birden ‘Almanya’da çok kültürlülüğe yer yok.’ demeye başladı. Seehofer, daha da ileri giderek Almanya’nın farklı kültürlerden göç almayacağını açıkladı. Seehofer’in farklı kültürlerden kastettiği elbette ki Türk ve Arap kültürleriydi. Almanya’da İslam ve Türk karşıtı söylemlerin kabul görmesinde basının ayrı bir yeri var. Springer grubuna bağlı Bild ve Die Welt ile muhafazakâr Frankfurter Allgemeine Zeitung, Türk ve İslam karşıtı görüşlerin en rahat yer bulduğu yayınları oluşturuyor. Buna ek olarak haftalık Focus dergisi ile özellikle Alman Birinci Televizyon Kanalı ARD’de yayınlanan programlar toplumdaki İslam karşıtlığının daha rahat ifade edilmesini sağlıyor. Merkez basın ile CDU ve SPD gibi kitle partileri şimdilik toplumun her kesiminde az veya çok yaygın olan İslam karşıtlığını sayfalarına taşıyarak veya siyasi söyleme dönüştürerek yeni bir partinin başarısını engellemek istiyorlar. Bunu başarıp başaramayacaklarını önümüzdeki yıl yapılacak olan eyalet seçimleri gösterecek.

Hollanda: En özgürlükçü ülkeden en İslamofobik olana yolculuk

Hollanda, bütün dünyada özgürlük alanını en geniş tanımlayan ülkelerden biri olarak tanınıyordu. Ancak iki siyasi cinayet, ülkenin omurgasını kökten değiştirdi. 2002′de bir hayvan hakları savunucusu tarafından öldürülen Pim Fortuyn ile 2004′te Fas asıllı Hollandalı tarafından katledilen Theo Van Gogh cinayetleri, bir anda karşımıza dünyanın en İslamofobik ülkelerinden birini çıkardı. İki cinayet, bir ülkeyi değiştirmişti. Fortuyn’in hemen ardından yazdığı Fitne kitabıyla gündeme gelen Geert Wilders, şu ana kadar İslam’a en ağır hakaretleri eden Avrupalı siyasetçi oldu. Türkiye’nin AB üyeliği konusunda partisi ile anlaşamadığı için 2004′te Liberal Parti’den ayrılan Wilders, Özgürlük Partisi’ni kurdu. 2006′da girdiği ilk seçimlerde 150 sandalyeli Hollanda Meclisi’nde 9 koltuk kazanan Wilders, hem kendi ülkesinde hem de Avrupa’da siyaset yapan sağ ve ırkçı partileri derinden etkilemeye başladı. İslam ve Müslümanlara hakaret etmenin Avrupa siyasetinin mühim damarlarından birisi haline gelmesi, Wilders yüzünden oldu. “İslamofobi’nin evrensel elçisi” olan Wilders, Müslümanlara hakaret etmesi için ABD ve Avrupa’nın muhtelif ırkçı partilerden aldığı davetleri değerlendirerek “mesajını” evrensel hale getirmeye çalışıyor. 11 Eylül’de, 11 Eylül saldırılarının 9. yıldönümünde New York’a davet edilen Wilders, “New York’un ‘yeni Mekke’ olmasına müsaade etmeyin.” çağrısı yaptı. “Hollanda ekonomik krizle boğuşurken, Wilders’in bu konuda söyleyeceği bir şey yok. Bakın göreceksiniz genel seçimlerde çuvallayacak.” diyen uzmanlar, 9 Haziran’da yapılan seçimlerde mahcup oldu. Wilders, 24 milletvekilini Meclis’e sokarak bütün dünyayı şoke etti. Şok dalgaları burada durmadı. Hollanda’da 10 Ekim’de göreve başlayan Liberal-Hıristiyan Demokrat koalisyona Wilders dışarıdan destek vererek çok kilit bir konuma geldi. İslamofobi’yi ve Müslümanlara hakareti Avrupa’da sıradanlaştıran Wilders, Kur’an’ı Hitler’in Kavgam kitabına benzeterek yasaklanmasını istiyor. “Hepimiz İsrail’iz.” diyen Wilders’ın İsrail’e karşı hürmette kusur etmemesi neo-ırkçılığın ana damarının İslamofobi olduğunu teyit ediyor.

Belçika: 30 kadın için burka kanunu

Irkçı partilerin özellikle Flaman bölgesinde kuvvetli olduğu Belçika, bu yıl burka yasağını gündeme alan ilk Avrupalı ülke unvanıyla gündeme geldi. Yarım milyon Müslüman’ın yaşadığı ülkede burka kullanan sadece 30 kadın için kanun çıkarmak isteyen Belçika Meclisi, ilk oylamasında hedefine ulaştı. 134 evet oyuna karşı tek bir hayır oyu çıkmadı. Ancak Meclis’ten geçen tasarı Senato’dan henüz geçemediği için Belçika “Avrupa’da burkayı yasaklayan ilk ülke olma şerefi”ni Fransa’ya kaptırdı. Tasarının Senato’da onaylanmamasının sebebi muhalefetten değil, Belçika’da bir türlü hükümetin kurulamamasından kaynaklanıyor.

Belçika’da siyasi partiler Fransızca ve Flamanca konuşan toplumların etrafında kümeleniyor. Örneğin Fransızca konuşan sosyalistler (PS) ve Flamanca konuşan sosyalistler (Spa) farklı iki partide örgütleniyor. Aşırı sağ ve ırkçı partilerde de aynı çizgiyi görüyoruz. Ülke siyasetinde ağırlığı teşkil eden Flaman tarafında aşırı sağ ve milliyetçiler üç partinin çatısı altında toplanıyor. Bunlardan en uçtaki Flaman Menfaati (Vlaams Belang-VB) partisi İslam ve yabancı karşıtlığı yapmasıyla meşhur. Liderliğini Bruno Valkeniers’in yaptığı VB düzenli olarak İtalya, Fransa, Almanya, Avusturya ve Hollanda gibi ülkelerde faal olan ırkçı partilerle bir araya gelerek İslam karşıtı politikalar belirliyor. Cami karşıtı eylemlerin başını Belçika’da bu parti çekiyor. VB’ın seçim başarılarına rağmen ne federal, ne bölge ne de mahalli idareler seviyesinde herhangi bir resmi koltuk işgal edememesi farklı hedefleri olan aşırı sağ partileri gündeme getirdi. Toplumda mevcut yabancı karşıtlığının meclisteki temsiline önce VB çizgisindeki De Decker’in Listesi (LDD) isimli parti ortak oldu. Flaman Liberaller’den (VLD) kopan Yeni Flaman İttifakı (N-VA) da çok kısa zamanda büyüdü ve son 2010 genel seçimlerinde ülkenin en büyük siyasi partisi olma başarısını yakaladı. N-VA’yı ırkçı parti olarak isimlendirmek mümkün değil, ancak mezkur parti Belçika’nın Flaman ve Valon bölgesi olarak ayrılmasını savunduğu için açıkça ayrımcılık yapıyor. VB ve LDD kadar radikal söylemleri olmayan N-VA sağ hatta göçmenler politikası temel alındığında aşırı sağ olarak değerlendirilebilir. Ancak N-VA’yı diğer partilerden ayıran özelliği, keskin söylemlerden kaçınması ve göçmenlere kendi çatısı altında seçilebilecek sıradan yer vermesi. Son federal seçimlerde Türk asıllı bir milletvekili bile çıkardılar. Ülke siyasetinin diğer ayağı olan Fransızca konuşulan bölgelerde VB’nin karşılığı durumunda olan Milli Cephe (FN) partisi var.

Brüksel tehlikeyi fark etti

Avrupa Birliği’nin (AB) ilk başkanı unvanını taşıyan Herman Van Rompuy, 9 Kasım’da Berlin’de yaptığı konuşmada Avrupa’yı yükselen ırkçılık konusunda pek de alışılmadık şekilde uyardı. “Bugün Avrupa’nın en çok korkması gereken korkunun kendisidir.” diyen Van Rompuy, “Korku bencillik, bencillik milliyetçilik, milliyetçilik de savaş getirir.” derken eski Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın “Milliyetçilik savaştır.” sözüne atıf yapıyordu. Van Rompuy’un konuşma yapmayı tercih ettiği mekân, ilkinde milliyetçiliği, ikincisinde ırkçılığı ile iki dünya savaşına sebep olan Almanya’nın başkenti Berlin’di. Bazı uzmanlara göre özellikle Müslüman ve Romanlara karşı yürütülen sistematik aşağılama ve ötekileştirme siyaseti Hitler’in II. Dünya Savaşı öncesi Yahudilere karşı yönelttiği ırkçı siyaseti andırıyor. Merkezi Viyana’da bulunan AB Temel Haklar Ajansı 2009 sonunda yayımladığı raporunda Avrupa’da ırkçılığın “şok edici seviyelerde” olduğu, ancak üye ülkelerin ırkçı gruplara karşı ciddi hiçbir müeyyide uygulamadığı tespitini yapmıştı. Ajansın “neredeyse hiç müeyyide yok” dediği alanların başında ironik şekilde AB’nin vicdanı denen Avrupa Parlamentosu (AP) geliyor. AP’de kurulan ırkçı Kimlik, Gelenek ve Hükümranlık Partisi (KGH) dağıldığı 14 Kasım 2007′ye kadar AB vatandaşlarının vergileriyle ırkçılık propagandası yaptı. KGH dağıldı dağılmasına ama 2009′da yapılan seçimlerde bu defa İslamofobik ırkçılar AP’ye girdi ve ırkçı siyasetlerini, ırkçılıkla mücadele için kurulan Avrupa’nın evinde sürdürüyor. “İslam düşmanlığının gezici vaizi Geert Wilders”ın talebeleri, “Kur’an yasaklanmalıdır” mesajını şimdi AP çatısı altında veriyor. Yarın: Çanlar Fransa ve İngiltere için de çalıyor

Avusturya: Partiler İslam karşıtlığına kayıyor

-Avusturya’da aşırı sağcı parti deyince akla Avusturya Özgürlükçüler Partisi (FPÖ) geliyor. FPÖ, 1999 genel seçimlerinde yüzde 26,9 oy alarak iktidar ortağı oldu. 2005′te bölünen partiden ayrılan Karintiya Valisi Jörg Haider, Avusturya’nın Geleceği İçin İttifak (BZÖ) partisini kurdu. 2008 seçimlerinde HC Strache’nin lideri olduğu FPÖ yüzde 17,5 oy alırken, Haider yüzde 10,7 olarak büyük bir sürpriz yaptı. 183 sandalyeli mecliste bu iki parti 55 sandalye elde etti. Ancak seçimlerden kısa bir süre sonra trafik kazasında hayatını kaybeden Haider’den sonra BZÖ gücünü kaybetti.

İslam’ın resmî din olarak tanındığı ilk Avrupa ülkesi olan Avusturya’da yabancılardan, işsizlikten şikâyet eden herkes FPÖ’ye yönelmiş durumda. Yüzde 25 oranında destek toplayan parti, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde “İsrail’in AB’ye girmesine karşıyız.” sloganlı afişlerine rağmen politikada anti-semitizm yerine İslamofobi’yi kullanmaya başladı. Sekiz milyonluk ülkede 500 bin Müslüman’ın yaşaması, Müslümanları en kolay siyasi argüman haline getirdi. FPÖ, daha önceki seçimlerde, “Müezzin yerine kilise çanı”, “Viyana İstanbul olmayacak”, “Batı ülkesi Hıristiyanların elindedir” gibi söylemleri kullandı. Seçim kampanyası için müezzin vurma oyununun internette kullanıma açılması da savcılıkça takibe alındı. Ancak son Viyana eyalet seçimlerinde, “Viyana kanı”, “Mustafa’ya (Kara Mustafa Paşa kastediliyor) taşı at, hediyeyi kap” gibi tepki çeken söylemler ve karikatürler kullandılar. Viyana Kuşatması ve oluşturulan Türk korkusu, Katolikliğin kurtarıcısı olma havası, bu küçük ancak etkili politikacı ve bürokratlara sahip ülkede oy kazanmak için her zaman kullanılacak gibi görünüyor.

Danimarka: Avrupa sağının ilham kaynağı parti

-Avrupa’da aşırı sağın ilham kaynağı olan Danimarka Halk Partisi’nin (DF) kökleri 1970 yılında Mogens Glistrup tarafından kurulan Terakki Partisi’ne kadar uzanıyor. “İslam bir din değil, sadece, dünyayı mahvetmek isteyen bir harekettir.” diyen Glistrup’un çırağı olan Pia Kjaersgaard, 1995′te hocasıyla yollarını ayırıp DF’i kurdu. ‘Danimarka Danimarkalılarındır’ sloganıyla varlık nedenini Müslüman karşıtlığı üzerine kuran DF, her seçimde oyunu artırmayı başardı. Kjaersgaard, Kasım 2001′de yapılan genel seçimlerde yüzde 12 oy alarak meclise 22 milletvekili sokmayı başardı. Böylece, meclis aritmetiğinde anahtar parti konumuna geldi. Liberal-Muhafazakâr koalisyon hükümetini dışarıdan destekleyen DF, bu döneme adeta damgasını vurdu. 1 Temmuz 2002′de yürürlüğe giren Avrupa’nın en sert yabancılar kanununun gizli mimarı olan DF, ülkeye yabancı girişinin kapısını adeta kapattı. Yabancılardan kasıt Müslümanlar olurken, Pia Kjaersgaard, ülkede yaşayan Müslümanların asimile edilmesini savunuyor. Türkiye’nin AB üyeliğine kesinlikle karşı çıkıyor. Azınlık Liberal-Muhafazakâr koalisyon hükümetini adeta esir alan DF, Müslüman ülkelerden gelen yabancıların ülkeye girişini yasaklamak istiyor. Avrupa’nın en sert yabancılar kanununu yeterli bulmayan DF, bu yasaya tam 16 defa daha sert maddeler ilave ettirdi. Kasım 2007′de yapılan seçimlerde oyların yüzde 13,8′ini alarak 175 kişilik parlamentoda 25 vekille temsil hakkı elde edip, ülkenin 3. büyük partisi oldu. Başörtüsünün kamusal alan ve eğitim kurumlarında yasaklanmasını isteyen DF, ülkede cami inşaatına da karşı çıkıyor. Irkçı parti özellikle Müslümanlardan suç işleyenlerin ailesiyle beraber sınır dışı edilmesi için hükümete baskı yaparken, Türkiye’nin AB üyelik müzakerelerinin derhal durdurulmasını istiyor. Danimarka vatandaşı olmayan yabancıların mahallî seçimlerdeki seçme ve seçilme haklarının geri alınması DF’nin önemli gündem maddeleri arasında. İktidarda olmamasına rağmen ülkenin ‘gizli başbakanı’ olarak tanımlanan Pia Kjaersgaard, Hollanda, Avusturya ve İsveç’teki aşırı sağ tarafından örnek alınıyor. Asıl mesleği huzur evinde bakıcılık olan DF lideri Pia Kjaersgaard, İslam’ı ‘Avrupa’nın yeni vebası’ ve ‘terör dini’ olarak tanımlamaktan çekinmiyor.

İsveç: Irkçılar ilk kez Meclis’e girdi

-İsveç’te 19 Eylül’de yapılan seçimlerde ilk defa yabancı karşıtı-ırkçı İsveçli Demokratlar Partisi (SD) meclise girdi. Seçimlerde yüzde 5,7 oranında oy alan Jimmy Akesson başkanlığındaki SD’liler parlamentoya 20 milletvekili sokma başarısı gösterdi. SD’nin bu yükselişi toplumun büyük kesiminde şaşkınlık ve tepki meydana getirirken SD’ye karşı açık tavır alındı. Seçimde başbakanlığa seçilen Merkez Sağ İttifak lideri Fredrik Reinfeldt ve rakibi Kırmızı-Yeşil koalisyon lideri Mona Sahlin seçim öncesi SD ile kesinlikle hiçbir işbirliği arayışına girmeyeceklerini duyurdu. Parlamento başkanlığı seçiminde kilit rol oynayabilecek SD’ye ne sağ ne de sol bloktan kesinlikle hiçbir taviz verilmezken parlamento başkanlığı seçiminde Merkez Sağ İttifak adayı Per Westerberg’e Kırmızı-Yeşil koalisyon partilerden de oy çıktı ve bu durum sağ ve sol blok arasında SD’yi tecrit etme adına zımni bir ittifak oluşturulduğu izlenimi oluşturdu. Bununla beraber SD’ye tavır koyan sadece politikacılarla sınırlı kalmadı.

Seçim kampanyaları esnasında devlet televizyon kanalı TV 4, SD’nin Danimarka’da hazırlandığı belirtilen ve yabancı nefretini körükleyen seçim reklam filmini yayınlamayı reddetti. Bununla birlikte gerek seçim öncesi gerek seçim sonrası başta Stockholm olmak üzere ülkenin birçok şehrinde binlerce insan ırkçı partiyi protesto mitinglerine katıldı. Kral 16. Gustaf’ın da hazır bulunduğu geleneksel parlamento açılış töreninde bir konuşma yapan bayan piskopos Eva Brunne, ülkenin değişik şehirlerinde yapılan ırkçılık karşıtı gösterilere değinerek din ve ırk nedeniyle ayrımcılık yapılmaması çağrısı yapınca SD’li vekillerin protestosu ile karşılaştı. Papaz Brunne’nin konuşmasına kızan SD milletvekilleri tören bitmeden aniden kiliseyi terk edince ortam gerildi. 1980′li yıllarda “İsveç, İsveçlilerin olarak kalacak” şeklinde yabancı karşıtı bir söylemle başlayan hareket, zamanla bugünkü SD’yi netice verdi. İlk etapta anti-semitik bir söyleme de sahip olan hareket, 2000′li yıllarla birlikte yüzde yüz değişti ve bu söylemi terk etti, hatta SD’de bugün anti-semitik bir demeç veren partililer derhal disiplin kuruluna sevk ediliyor. Zamana ve gündeme göre söylemini değiştirme eğilimi gösteren SD’nin son seçim kampanyalarının ilk sözü “Göçmen politikalarını yeniden gözden geçireceğiz.” oldu. SD’nin ikinci gündem maddesi ise “İsveç’in İslamlaşmasını durduracağız.” sözünde vücut buluyor.

Katkıda Bulunanlar: Hasan Cücük (Kopenhag), Vedat Denizli (Brüksel), Emre Demir (Paris), İbrahim Kaya (Stockholm), Seyit Asrlan (Viyana), Süleyman Bağ (Berlin), Kamuran Samar (Londra)

Kaynak: Zaman

© 2010 Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe! Girişimi © Web sitesindeki içerik, kaynak gösterilerek kullanılabilir. Suffusion theme by Sayontan Sinha