Doç. Dr. Teyfur Erdoğdu*

Son haftalarda Türkçe’nin yanında Kürtçe’nin de eğitim dili olması tartışmaları alevlenince Osmanlı’daki resmi dil tecrübesine dair ekranlardaki sözlerim üzerine Erhan Afyoncu, Fatih Altaylı ve Taha Akyol gibi yazarlar bu konuya eğildiler ve mesele hakkında görüş beyan ettiler.

Osmanlı’da resmi dil meselesindeki görüşümün dayanak noktaları kısaca şöyledir (destekleyen görüşler için bkz. Şükrü Hanioğlu, Sabah Gazetesi, 02.01.2021): Uzun ömürlü Britanya İmparatorluğu gibi Osmanlı Devleti de ortaçağ sonunda kurulmuş ve modern öncesi, erken modern ve modern dönemlere yetişmiş bir devlettir. Bu türden devletler değerlendirilirken şu husus gözönünde bulundurulmalıdır: Vatandaşlık, resmi dil, ulus gibi kavramlar modern döneme aittirler ve bu kavramlardan yola çıkılarak bir devletin modern dönem öncesi safhalarını değerlendirmek bizi tarihsellik dışına (ahistorique) iter ve saçma (absurde) konuşmalara sevkeder. Çünkü modern dönem öncesinde bu kavramların karşılığı bulunmamaktadır. Ayrıca 1876 Osmanlı anayasasında resmi dil ibaresi vardır diye genelleme yaparak tüm Osmanlı tarihine bu ibareyi taşımak da tarihçilik yöntemi bakımından sakattır. Bu aynen 75 yaşında evlenmiş biri hakkında değerlendirme yaparken onu doğumundan beri evliymiş gibi kabul etmeye benzer.

Evet, (23-24 Aralık 1876) Osmanlı Kanun-i Esasisi’nin 18. maddesine göre resmi dil Türkçe’dir. Ancak bu anayasa 13 ay gibi çok kısa bir süre sonra II. Abdulhamid tarafından askıya alınır ve 1908’e kadar Türkçe’nin resmiyetini ilan eden belge olan anayasa sadece devlet salnamelerinin sayfaları arasında yaşar. Anayasa 24 Temmuz 1908’de tekrar yürürlüğe girdiğinde ise devletin ömrü sadece 14 yıl çalkantılı şekilde devam eder.

Pekiyi, resmi dil ne demektir? Bir dil resmiyet sıfatını ne ile veya ne zaman kazanır? Resmi dil ile devlet dili arasında fark var mıdır? Resmi dil ibaresi Osmanlı anayasasında yazmasına rağmen uygulamaya ne oranda yansıtılabilmiştir?

Şimdi tek tek bu hususlara bakalım: Resmi dil modern dönemde ortaya çıkmış, o döneme ait ve anayasal bir kavramdır. Ancak Britanya gibi anayasası olmayan ya da anayasası olup da anayasasında devletin resmi dil(ler)i şudur diye yazmayan bugün de birçok devlet bulunur. Osmanlı Devleti’nin de 1876’ya kadar anayasası yoktur ve Türkçe bu yüzden devletin kullandığı dillerden sadece biri olmuştur.

Çok dilli imparatoruk

Anayasası olmayan veya anayasasında resmi dil(ler) şudur diye yazmayan devletler de dış, iç, mali, yargı vs. işlerinde bir veya birçok dili kullanarak belge üretirler. Devletin ürettiği belgeler, evet resmi belgelerdir. Eğer bu resmi belgelerde kullanılan dillere sadece bu sebeple resmiyet kazandırır ve resmi dil dersek örneğin Osmanlı Devleti harici yazışmalarında Fransızca’yı kullandığı için bu dil Osmanlı Devleti’nin resmi dili haline gelir ki bu tamamen hatalı bir yorumdur. Bu yüzden devlet tarafından kullanılan tüm diller o devletin dillerini oluştururlar. Ancak modern dönem öncesi için bu dillerin resmi olup olmadığı tartışması abestir.

Osmanlı Devleti’nin hangi dillerde belge ürettiğine ve tebaasının hangi dillerde devlet ile yazışmasına ve konuşmasına izin verdiğine baktığımızda bugün için alışık olmadığımız bir manzara ile karşılaşırız. Devlet, ahalisinin büyük çoğunluğunun Türkçe bilmediği vilayetler çin Arapça, Rumca, Farsça gibi dillerde belgeler üretmiş, halkın memurlarla anlaşabilmesi için tercüman bulundurmuş, Türkçe bilmeyenleri de memur olarak atamıştır. Mahkeme kayıtlarının, şeriye sicillerinin bir kısmını Arapça tutmuştur. Devletin resmi gazetesi mesabesinde olan Takvim-i Vekayi’nin Ermenice ve Rumca nüshaları uzun yıllar Türkçe ile birlikte basılmış, name-i hümayunlar Türkçe yanında farklı dillerde kaleme alınmıştır.

Devlet, dışişlerinde kendi elçileri ile çoğunlukla Fransızca yazışmıştır… Kısaca, Osmanlı Devleti Türkçe’nin yanında çeşitli sebeplerle Arapça, Rumca, Ermenice, Farsça, Fransızca’yı da kullanmış ve bu diller bu sebeple devletin dili olmuşlardır. Pekiyi zaten yoğunluklu ve öncelikli dil olarak kullanılan Türkçe’ye niçin resmi dil unvanı verilme ihtiyacı duyulmuştur?

Bu ihtiyaç, dönemin Avrupai ulusçuluk akımından ilham alan ve II. Mahmud’a kadar izini sürdüğümüz, 1876 Anayasası’nda da dile getirilen (tüm mezhebi ‘millet’leri ortadan kaldırarak) Osmanlı ulusu yaratma süreci ile ilgilidir. Bu akıma göre bir ülkede aynı anda birçok dil var olsa da hukuki olarak yalnızca tek bir ulus olacağından bu ulus-devletin (sonraki aşamada ulusun) tek bir (yani resmi) dili olmalıdır. Osmanlı bu akıma uyarak ilk adımı atmış ve devletin resmi dilini Türkçe koymuştur. Türkçe’yi herkesin tek dili haline getirme adımını ise çok kısa bir süre İttihatçılar atmayı denemişlerdir. Neden anayasada tüm tebaa Osmanlı olarak anılırken (madde 8 ) devletin resmi diline Türkçe yerine Osmanlıca denmemiştir?

1.Osmanlı Devleti’nde, sarayında ve askeriyesinde başından beri her zaman öncelikli ve hâkim olan dile

lisan-i Türkî denirdi. 19. yy’dan sonra bazı belgelerde lisan-ı Osmanî tabirine rastlansa da yine aynı belgelerde Osmanlıca ile Türkçe’nin yan yana kullanılması lisan-ı Osmanî tabirinin anayasaya girecek kadar yaygınlaşmadığı ya da insanların zihninde bu ikisinin farklı algılanmadığını gösterir. Ayrıca ‘lisan-ı Osmanî’ tabiri dönem aydınlarınca da yapay bir adlandırma olarak kabul edilirdi. 18-19. yy. Avrupalı Türkologların eserlerinin tesiri altında kalan milliyetçilik manasında olmasa da bilinç olarak kültürel Türkçülüğün 19. yy’ın ortasından itibaren Osmanlı’ya dâhil olduğunu, yıllar geçtikçe güçlendiğini görürüz. Bu kültürel Türkçülük akımı anayasa yazıcılarını ve yeniden ilan edicilerini ne kadar etkilemiştir sualini yöneltmek hatalı olmayacaktır.

Sıra geldi kanunda yazanın ne oranda uygulamaya yansıtılabildiğine. Geçmiş zaman hadiselerinin etkileri üzerinde bir hükme varırken esas olarak kâğıt üzerindekinin uygulamaya ne ne oranda yansıdığı ile ilgilenilmelidir. Kâğıt üzerindeki her şey gerçekleş(tirilebil)miş gibi kabul edilirse hata kaçınılmazdır.

Osmanlı Anayasası’nın 18. maddesinde Türkçe, evet resmi dil olarak yazılmıştır ancak diğer dillerin kamusal alanda nasıl kullanılacaklarına dair yasal bir düzenlemeye gidilmediği için devletin çok dilliliği devam etmiştir. Nitekim “…devlet hizmetine girmek için memurların Türkçe bilmeleri gereklidir” şeklindeki 18. maddenin ilan edilmesindeki esas gaye devlet memuru olanların Türkçe bilmeleridir. Ancak madde memurların dolayısıyla devletin kullanacağı tek dilin Türkçe olması gerekmediği şeklinde de yorumlanabilir. Nitekim devlet, 1909’dan sonra da memurunu eğer biliyorsa Arapça, Fransızca gibi diğer dilleri istimal ederken de kullanmaya devam etmiştir. Tek fark; bu memurlardan aynı zamanda Türkçe bilmelerini de istenmektedir. Buna rağmen vilayetlerde atanmaya devam eden bazı memurların Türkçe bilmedikleri malumumuz. Devlet bu durum karşısında hiç olmazsa Türkçe okuyabilir olmalarını istese de bu da tam olarak uygulanamamıştır. Yine Osmanlı anayasasının bizzat kendisi devlet tarafından aynı anda pek çok dille bastırılıp çeşitli vilayetlere gönderilmiştir. Harici işlerde devlet kendi elçileriyle bile Fransızca yazışmaya devam etmiş, Arap vilayetlerindeki mahkemelerde Arapça istimal edilmiştir, devlet yıllıkları Türkçe, Arapça basılmıştır. Vilayet belediye meclisi üyeleri için Türkçe bilme şartının, işe yarar malumatlı ve dirayetli kimseler önünde engel çıkardığı meselesi ilk mecliste dile getirilince Türklüğün ırki bir varlık olduğuna inanan Meclis Başkanı Ahmed Vefik Paşa “Dört yıldan sonra aklı olan Türkçe öğrensin” cevabını verir. Ahmed Vefik Paşa’nın bu tutumu çok açıktır ki bir imparatorluk Osmanlısı tutumu değil dar bir ulusçuluk anlayışının ürünüdür. Osmanlıca (yazı dili) kullanan aydın ve bürokrat zümresinin de büyük kısmı 1908’den sonra Türkçülük yapılmasını hoş karşılamazlar ve halk diliyle Türkçe söylemeyi ve yazmayı “gericilik” olarak addederlerdi.

Kısaca 1+14 yıl boyunca Türkçe’nin anayasal olarak resmi dil şeklinde kayıtlarda kalmasına, İttihatçıların kamusal alanda farklı diller kullanılmasının devletin bütünlüğünü tehlikeye düşürdüğünü söyleyerek ve anayasanın 18. maddesini katı biçimde yorumlayarak diğer dillerin kamusal alandaki kullanımlarına yasak koymaya çalışmalarına rağmen uygulamada Türkçe’nin resmi ve tek dil olma meselesi tutmamıştır. Osmanlı Devleti’nin ömrü yetse idi tutar mıydı veya devlet tutması için sonraki dönemlerde de siyasalar üretir miydi? Bu sorular, tarih uğraşısı açısından cevaplanamazdır.

Herkesin tarihçisi başka

Kâğıt üzerinde yazılanın uygulamaya ne kadar geçirilebildiği Osmanlı ulusu yaratma projesi söz konusu olduğunda da dikkat edilmesi gereken bir sorundur. Anayasal olarak bir Osmanlı ulusu yaratılmak istenmesine rağmen Osmanlı ulusu da hiçbir zaman varol(a)mamıştır (Bkz. Teyfur Erdoğdu “Osmanlılığın evrimi hakkında bir deneme: Bir grup (üst düzey yönetici) kimliğinden millet yaratma projesine”, Doğu Batı, 45, 2008: 19-46). Ayrıca TC’nin bugün anayasal olarak laik olması ile uygulamada ne kadar laik olduğunu kıyaslarken de bu husus rahatlıkla görülebilir.

Sonuç olarak Osmanlı’da Türkçe’nin devletin diğer dillerine nazaran her zaman öncelikli, hâkim hatta devlet kademelerinde yükselmek için zımnen de olsa çoğu zaman şart olduğunu ama resmi dil olarak hiçbir zaman tam anlamıyla istendiği şekilde uygulanamadığını söylemek hatalı değildir. Ayrıca anayasada resmi dil tek olsun, çoklu olsun veya hiç olmasın bir ülkede yaşayan insanların bir arada bulunmaya devam etme isteklerinin bu etkene de bağlı olmadığı ortadadır. Türkiye’deki resmiyet hastalığının bu alana da sertlikle taşınması bana biraz da “benim dilim seninkini döver” diyebilmek içinmiş gibi geliyor.

Son söz: Bana tarihçini ve köşe yazarını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.

Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi

Kaynak: Star

© 2010 Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe! Girişimi © Web sitesindeki içerik, kaynak gösterilerek kullanılabilir. Suffusion theme by Sayontan Sinha