Türkiye Ermenilerinin güncel sorunlarını ve bu sorunlara dair çözüm önerilerini mercek altına alan ‘Türkiyeli Ermenileri Duymak’ adlı rapor kısa bir süre sonra TESEV tarafından yayımlanacak. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Ohannes Kılıçdağı ve Marmara Üniversitesi’nden Günay Göksu Özdoğan’ın hazırladığı rapor, Ermeni toplumu içinden çeşitli görüşlere mensup kişileri bir araya getiren dört çalıştaydan elde edilen veriler üzerine inşa edilmiş. Merakla okuduğumuz ve yayımlandığı zaman kamuoyunda ses getireceği kuşkusuz olan ‘Türkiyeli Ermenileri Duymak’ raporunu Ohannes Kılıçdağı ile konuştuk.  

• Rapor nasıl ortaya çıktı?

Ana malzeme Ekim 2010’la Ocak 2011 arasında TESEV’in Karaköy’deki merkezinde yapılan dört çalıştayda toplandı. Bu çalıştaylara toplumun çeşitli katmanlarından ortalama 25’er kişi katıldı. Her bir çalıştay için birkaç konu belirledik ve toplantılar gün boyu sürdü. Biz bunun üzerine bir literatür taraması, mevzuat taraması yaptık, yasalar ne diyor diye baktık ve bütün bunları metinde birleştirdik. Dolayısıyla rapor sübjektif algıların toplanması ve objektif verilerin onlara eklemlenmesiyle oluştu. Metin, ayrımcılık, eğitim, kültür, basın-yayın, patriklik ve patrik seçimi, din özgürlüğü, vakıflar ve dernekler, tarihle yüzleşme, Ermenistan ve diaspora konularını ele alıyor.

• Rapor sadece çalıştaya katılan Ermenilerin görüşlerini mi yansıtıyor, yoksa yazarlarının yorumları da yer alıyor mu?

Raporun sonunda yer alan çözüm önerilerinin önemli bir kısmı katılımcıların genel kabullerini yansıtıyor. Bir kısmı da onların dediklerinden bizim çıkardığımız sonuç ve öneriler.

• Katılımcılar kimlerden oluşuyordu?

Avukat, muhasebeci gibi profesyoneller, okul idarecileri, vakıflarda yöneticilik yapan ya da yapmış olanlar, gazeteciler, din adamları ve aktivist diyebileceğimiz insanlar… Mümkün olduğunca temsiliyet yeteneği oluşturmaya çalıştık, ama “Türkiye Ermenileri arasında hangi fikirler varsa, bunlar mutlaka çalıştaylarda dile getirildi” de diyemeyiz.

Ama rapora bakıldığında hemen bütün sorunlara değinildiğini görülebiliyor.

Evet. Ama o sorunların bazı kişiler tarafından algılanışı farklı olabilir. Bu anlamda bütün görüşlere yer vermek mümkün değildi. Ama yüksek bir temsil düzeyi yakalayabildik sanırım.

• Ermeniler genel olarak Türkiye’de kendi durumlarını nasıl algılıyor?

Her şeyden önce, Ermeni olmayı çok zor ve zahmetli bir şey olarak tanımlıyorlar. Raporu yazarken bunu ‘iki katı söylemi’ diye ifade ettik.

• Ne anlama geliyor bu?

Türkiye’de bir Ermeni diğer vatandaşların iki katı enerji harcamak zorunda. İki katı çalışkan, iki katı barışçı, iki katı akıllı olmak zorunda… Bunu çok kişi dile getirdi. Mesela, “Diğer ailelerin iki çocuk yetiştirdiği emekle biz bir çocuk yetiştirebiliyoruz” deniyor. Veya bir katılımcı, gençlik yıllarında, sol harekete girmeyi düşünürken, “Polis arkadaşımı solcu olduğu için dövecek, beni hem Ermeni hem solcu olduğum için dövecek!” diye korku duyarak, siyasetten uzak durmuş. Dolayısıyla hayatın her alanında karşılaşılan, ikiyle çarpılan bir zorluktan söz ediliyor.

‘Azınlık’ olarak nitelenmek hakkında ne düşünüyorlar?

Genel bir tepki var. Bunun yerine ‘eşit vatandaş’, ‘asli unsur’ gibi tabirleri dile getiriyorlar.

• Neden?

Türkiye’de azınlık olmanın nötr bir durum tanımlaması olmaması nedeniyle. ‘Azınlık’ lafına hep kötü anlamlar yüklenmiş. Haindir, ötekidir, dışardandır gibi… Azınlık kavramına böyle anlamlar yüklenince Ermeniler de bu tanımdan doğal olarak kaçıyorlar. Sosyolojik olarak azınlık olmakla eşit vatandaş olmak birbiriyle çelişen şeyler değildir, ama bu kötü imajdan dolayı ikisinin çelişen şeyler olduğunu düşünüyor Ermeniler.

• Uğradıkları ayrımcılık konusunda devlet ve toplum arasında bir ayrım gözetiyorlar mı?

Ermenilik söz konusu olduğunda devlet de ayrımcı, halk da. Ama Ermenilerle tek tek ilişki söz konusu olduğunda, halk o kadar da ayrımcı değil. Ermenilik hakkında kötü düşünürken, tanıdığı bir Ermeni hakkında iyi düşünebiliyor insanlar.

Kolektif hak arama zor

• En çok şikâyetçi olunan ayrımcı uygulamalar neler?

Ermeni bireyin ayrımcılıkla karşılaştığı zaman hak araması daha kolay. Ama kolektif bir hak arama çok daha zor, zahmetli olarak görülüyor. Bir Ermeni, herhangi bir hakkı tek başına daha kolay arıyor, ama kolektif olunca daha zor. Dolayısıyla, kolektif ayrımcılıklar daha çok dikkat çekiyor, mesela vakıflar meselesi gibi, mesela okullardaki Türk müdür başyardımcısı uygulaması gibi… Bunlar daha fazla can yakıyor.

Ermeni algısı yüzünden oluşan ayrımcılıkların yanı sıra, daha somut, makam bazında diyebileceğimiz bir ayrımcılık da var. Ermenilerin bürokrasi ve kimi zaman sivil toplum içinde üst yerlere gelememesi şikâyet konusu. Yasalarda böyle bir kısıtlama yok ama uygulamada var. Misal, Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner son 19 Mayıs konuşmasında, “Azınlıkları memnun etmek için onlardan bürokrasiye adam alınıyor” diye şikâyet etti. Bu çok net bir ayrımcı ifade ve devlet adamlarının genel zihniyetini yansıtıyor.

Bu nedenle, bireysel anlamda ayrımcılığa uğramaktan kaçınmak için kamusal alanda Türkçe isim kullanma uygulaması içselleştirilmiş durumda. Gerçi eskiye nazaran bu gizlenme eğilimi daha hafiflemiş. Daha fazla görünüyor ve daha fazla hak talep ediyorlar. Biz de bunun cemaat olmaktan vatandaş olmaya doğru bir gidiş olduğu tespitinde bulunduk.

• Bu vatandaşlık kavrayışı içinde, siyasi olarak veya sosyal alanda hakkını aramak, mücadele vermek de var mı?

Doğrudan siyasi partiyle kısıtlamayıp daha geniş düşündüğümüz zaman, Ermeniler de büyük toplumun sorunlarına duyarlı olmalı, özgürlük ve demokrasi mücadelesine omuz vermeli ve sorunlarını orada dile getirmeli anlayışı güçlü. Çünkü kendileri tek başlarına bir etki uyandıramayacak kadar küçükler. Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesine eklemlenmek yönünde bir bilinç var katılımcılar arasında.

• Ayrımcılığın çözümü için ne gibi öneriler var?

En temel öneri, yeni bir anayasa ve yeni bir vatandaşlık anlayışı. Vatandaşlık tanımında ise iki görüş var. Birincisi, “Anayasa’da etnik gruplara referansta bulunulması bir güvencedir” diyen görüş. Daha ağırlıklı görüş ise, “Vatandaşlık tanımında etnik gönderme olmasın, herkesi kapsayan bir tanım olsun” şeklindeydi. Biz de yazarlar olarak, ikinci görüşe yakın bir şekilde, “Türkiye’de yeni anayasa, çokkültürlü, çokdinli, çokdilli toplum yapısına müsaade etmelidir” dedik. Her grubun zikredilmesine gerek yok, ama dini, etnisitesi, diliyle, çokkültürlülüğün anayasal güvence altına alındığına dair bir düzenleme olmalı. Bu, özgürlük alanını açan bir adım olur. Bunun dışında, her soruna özel öneriler de var tabii.

Okullara ayrı yasa şart

Mesela eğitimde uğranan ayrımcılıklar konusunda ne tür çözümler öneriliyor?

Ermeni ve azınlık okullarının tabi olduğu özel bir yasa yok. Bunlar Milli Eğitim Kanunu’na, Özel Öğretim Kurumları Yasası’na, bununla ilgili yönetmeliğe ve Lozan’a tabiler. Kâr amaçlı kurulmuş okullar gibi muamele görüyorlar. Oysa bu okullar fiiliyatta özel okul gibi çalışmıyor. Kâr amaçları yok, kapılarına gelen bütün Ermeni öğrencileri almak durumundalar, parası olsa da olmasa da… Bunların bir dili ve kültürü yaşatmak gibi bir misyonu var. Hal böyleyken, özel okullardan beklenen koşullar, bu okullar için geçerli tutulduğunda, kıt imkânlardan dolayı sorun haline gelebiliyor. Bu okulların binaları genellikle çok eski ve bu koşulları yerine getirme şansları yok. Bu nedenle, en temel talep, bu okullara ayrı bir yasa çıkarmak, onların özelliklerini gözeten ayrı bir yasa çıkarmak.

• Türk Müdür Başyardımcısı uygulaması da bir başka şikâyet konusu.

Evet. Bu net bir ayrımcılık olarak algılanıyor. Çünkü süregiden uygulama, bu kişilerin, devletin adamı gibi algılanmasına neden oluyor. Devlet okulda Ermenileri, bu ülkeye ait olmayan bir topluluk gibi algılıyor ve onları denetlemek için kendi elemanını gönderiyor. Çözüm ise bu makamın, böyle bir görevin ortadan kaldırılması. Ki 40’lı yıllarda zaten kaldırılmış, ama 60’lı yıllarda yeniden konmuş. İdarecilerin bu konuda net bir talebi var. “Biz artık her dakika bir şüpheli konumunda olmaktan hoşnut değiliz” diyorlar.

Ayrıca üniversitelerde işlevsel ve yeterli sayıda Ermeni dili ve edebiyatı kürsüsü açılması talebi var. Ermenilerin, Ermenice bilen insan yetersizliği var. Kimi zaman öğretmen, kimi zaman çevirmen, kimi zaman radyocu, Ermeniceye akademik boyutta hâkim insana ihtiyaç var. Bunun için de Türkiye üniversitelerinde gerçekten işlevli olacak bölümler açılmalı. Bunu yapacak olan da devlet. Türkiye içinden de bunun için akademik kadroyu sağlamak mümkün değil, yurtdışı kaynaklardan yararlanılması lazım.

• Ermenicenin günlük hayattan çıkmış olması da bir sorun olarak görülmüyor mu?

Ermenice, bir sosyal paylaşım dili olmaktan çıkmış durumda. Eğitimciler bunu çok yakından bildikleri için, Ermenicenin artık bir ders dili olduğunu söylüyorlar. Yani öğrenciler Ermenice dersinde hocayla ve kendi aralarında Ermenice konuşuyorlar, ama ders bittiği zaman kendi aralarında iletişim için Türkçe kullanıyorlar. Yani Ermenice onlar için yabancı bir dil haline gelmiş adeta.

• Bunu aşma yolunda bir umut var mı?

Umut, örneğin Karagözyan’da açılan anaokulu deneyimine bağlanıyor bir ölçüde. Çalıştaylarda bu okulun müdürü Arusyak Koç Monnet tarafından aktarılan deneyimler olumluydu. 3-6 yaş arası çocuklar, yaşlarına uygun bir eğitimle Ermeniceyi sosyalleşme dili olarak kullanıyorlar. Bu tip okulların sayısı artırılabilir ve ilerleyen yaşlarda devamlılığı sağlanabilirse bu bir umut haline gelebilir…

• Dini hayata dair baskılardan söz ediliyor mu?

Bu konuda Anadolu ve İstanbul arasında ayrım yapmak lazım. Vakıflıköy’ü de bir kenara koyuyorum, çünkü orada bütünüyle Ermeniler yaşadığı için bir baskı yok. Ama Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük Ermeni toplulukları var, bunlar söz konusu olduğunda, ibadet mümkün olduğu kadar gizli yapılıyor. Böyle olmak zorunda, çünkü dikkat çekerlerse ya bir dışlanmaya ya da din değiştirme baskısına maruz kalıyorlar. Bu baskı da daimi bir Müslümanlık telkini şeklinde oluyor. Katılımcılar, Müslüman bile olsanız, bu sefer de ‘dönme’ diye etiketlendiğinizi ve ayrımcılıktan kurtulamadığınızı vurguladılar. Yani, İslam dininin Sünni Hanefi mezhebinin dışındaki mezheplerin ve diğer dinlerin kamusal alandaki görünürlüğünün büyük bir meşruiyet sorunu var, hem halkın hem de devletin gözünde. İstanbul Ermenileri söz konusu olduğunda ise ibadette bir sorun yok.

• Din adamı yetiştirme konusunda ciddi bir sorun var tabii…

Elbette. Türkiyeli Ermenilerin ruhban ihtiyacını karşılayacak bir yüksek okul yok. Surp Haç Tıbrevank Okulu’nun din adamı yetiştiren bölümü uzun süredir kapalı olduğu için, din adamı olmak isteyenler ya Kudüs’e ya da Eçmiyadzin’e gidiyorlar. Ancak onlar da çoğu zaman Türkiye’ye dönmüyor. Bu anlamda yoğun bir ihtiyaç var. Buna çözüm olarak da Tıbrevank’ın ruhban kısmının açılması veya başka bir çözüm bulunması talep ediliyor.

Ermenilere hakaret serbest

• Ayrımcılıkla ilgili bir yasal düzenleme talebi var mı?

Hukuki düzlemde, ayrımcılık suçunun salt Türk kimliğine hakaret olarak algılandığı bir pratik var Türkiye’de. Buradaki ayrımcılığın ortadan kalkması ve nefret suçlarıyla ilgili olarak bir yasal düzenleme yapılması gerektiği dile getirildi. Sadece Türklere değil, Ermenilere, Rumlara, Kürtlere karşı nefret suçu işlendiği zaman yargının hassas davranması gerektiği ifade edildi. Eldeki TCK’nın 216. maddesi, sanki nefret suçunu tanımlıyormuş gibi duruyor, ama baktığınız zaman, ayrımcılığın, ancak kamu barışını tehlikeye atması durumunda ceza konusu olabileceği söyleniyor. Ermeniler toplumun binde birinden bile az olduğuna göre, Ermeniliğe bir hakarette bulunduğunuz zaman kamu barışını tehlikeye atmış olmuyorsunuz bu algı açısından. Buradan yola çıkarsak, nefret suçu ilkesel bir yanlış olarak konulmalı ve kamu barışı veya herhangi bir şarta bakılmaksızın bir kovuşturmanın konusu olabilmelidir.

Çalıştaylarda pozitif ayrımcılık konusu da gündeme geldi mi?

Burada da iki görüş öne çıktı. Pozitif ayrımcılığın özel bir muamele demek olduğu, böylece ikinci sınıf vatandaşlığı kabul etmek anlamına geldiğini söyleyenler var. Öte yandan, artık Türkiye Ermenilerinin sorunlarını kendi imkânlarıyla çözme ihtimali ortadan kalktığı için, devletin bu sorunların çözümüne doğrudan maddi manevi katkıda bulunması gerekir diyenler de var. Bu, geçmişteki ayrımcılıkların bir telafisi olarak görülüyor. Bu ikinci görüşün biraz daha ağırlık kazandığını söyleyebilirim.

• Sence Lozan’ın sağladığı çerçeve sorunların çözülmesinde yeterli mi?

Bugün sorunlar sadece Lozan’la çözülemez. 1923 yılında yapılan bir anlaşmanın bugün azınlık hakları konusunda geri olduğu söylenebilir. Uluslararası standartlar artık Lozan’ın çok ötesinde. Ama devletin çözüme niyeti varsa, bazı hakların teslim edilmesi konusunda Lozan’a başvurabilir. Lozan’ın hakkıyla uygulanması pek çok sorunu çözmek için yeterli olabilir.

• Ermenilerin genel haletiruhiyesi nasıl? Olumlu bir değişim görüyorlar mı, yoksa olan bitene temkinli mi yaklaşıyorlar?

İkircikliler. Herkes, kabaca bir 10-15 senedir bir ferahlama olduğunu kabul ediyor. Bir kısmı, bunu devletin veya hükümetin taktik manevraları olarak değerlendiriyor. “AKP’nin elini güçlendirmek içindir” diyen var, “AB’nin gözünü boyamak için” diyen var; velhasıl, “Yapılanlar, ahlaki, vicdani olarak doğru olduğu için değil, taktiksel olarak doğru olduğu için yapılıyor” diyen var… Buna karşılık bir de, “Öyle veya böyle yapılıyor, bunun da hakkını teslim etmek gerek” diyenler var. “Bunları yapmak kolay değildir, hükümete bu konuda destek olmak gerekir” diyor bu grup aynı zamanda. “Müesses nizam içinde bu tür açılımları engellemek isteyen çok odak var, dolayısıyla bu tür açılımları değersizleştirmemek lazım” görüşü de savunuluyor. Ama genel olarak ikircikli bir ruh hali olduğunu söyleyebiliriz.

• Ermenistan ve diaspora konusunda genel yaklaşım nasıl?

Türkiye’nin Diaspora-Ermenistan-Türkiye Ermenileri arasında yaptığı ayrım bir ölçüde Türkiyeli Ermeniler açısından da geçerli, ama bir ölçüde de değil. Çünkü, bu insanlar arasında bir akrabalık bağı var. Dolayısıyla bu üç grubu çok net bir şekilde birbirinden ayırmak ve Türkiye’nin yaptığı gibi karşıt, çıkarları çatışan gruplar olarak göstermek doğru değil. Amma ve lakin, katılanlar, bu üç grubun siyasi önceliklerinin birbirinden farklı olabileceğini söylüyor. Mesela, soykırım meselesi diasporanın siyasi önceliğidir, Karabağ meselesi Ermenistan’ın siyasi önceliğidir, Türkiye’nin demokratikleşmesi de Türkiye Ermenilerinin siyasi önceliğidir, gibi… Yani siyasi öncelikler ve siyasi hedefler farklılaşabilir. Dolayısıyla, Türkiye Ermenilerini diasporanın veya Ermenistan’ın bir uzantısı olarak görmemek gerekir. Öte yandan, Türkiye’de diasporanın şeytanlaştırılmasına da tektipleştirilmesine ve de ötekileştirilmesine de bir eleştiri var. Çünkü diaspora bu sorunun meşru taraflarından biri olarak görülüyor Ermeniler tarafından. Onlar da bu konuda söz söyleme hakkına sahip meşru bir grup. Dolayısıyla, diaspora işi bozan, engel olan unsur olarak düşünülmemeli, çünkü diaspora çözümün parçası olarak görülmek zorunda.

1915’in travması sürüyor

• Türkiye’nin 1915’te ve cumhuriyet döneminde işlenen suçlarla yüzleşmesi Türkiyeli Ermeniler için ne kadar önem taşıyor?

1915 belki Türkiye Ermenilerinin etnik kimliklerinin merkezinde yer almıyor, ama onlar için de önemli bir konu, aynı zamanda bir travma kaynağı. Diasporadaki Ermeniler bunu daha fazla dillendirebildiler. Türkiyeli Ermeniler onlardan farklı olarak, gerek devlet baskısı yüzünden, gerekse Türklerle yanyana yaşamanın bir sonucu olarak, soykırım konusunu fazla dillendiremediler. Bu, onların acılarını açıkça dile getirmelerini ve soykırımın yasını tutmalarını da engelledi ve onlar için travma kaynağı oldu. Belki 1915’le yatıp kalkmıyorlar ama bu onlar için de büyük ve açık bir yara. Aşılabilmiş bir yara değil. Aşılamamasının en büyük sorumluluğu da Türkiye devletinin izlediği politikalar.

• Buradan yola çıkarak, “Türkiye Ermenileri huzur içinde yaşarken diaspora bu konuyu kaşıyor” söyleminin temelsiz olduğunu, Türkiye Ermenilerinin de soykırımın tanınması yolunda bir talebinin olduğunu söyleyebilir miyiz?

Hukuki düzlemde soykırım olarak tanınır tanınmaz, bu konuda net bir tavır yok. Ama çalıştaya katılanların büyük bir çoğunluğu açısından bu bir soykırımdır ve hakkının teslim edilmesi gerekir. Bu hakkın teslim edilmesinin nasıl olacağı da çeşitli şekillerde düşünülebilir. Ama öncelikle devletin inkârcı söylemlerden uzak durması en önemli talep olarak görünüyor.

Patrik seçiminde danışıklı dövüş var

Ermeni toplumu iç yönetim mekanizmalarına, Patrikhane ve sivilleşme tartışmalarına dair nasıl bir manzara çiziliyor?

Patrikhane’nin tarihsel ve kültürel anlamda özel bir konumu olduğu herkesin ortak kanaati. Ama Patrikhanenin Ermeni toplumunu temsil etmesi konusunda iki farklı yaklaşım var. Kimileri, “Evet, Türkiye Ermenilerinin temsilcisi Patrikhane’dir”, kimileri de “Hayır, bir sivil temsil mekanizması olmalıdır” dedi; kimileri ise sivil temsil konusuna da şüpheyle yaklaştı.

• Neden?

Sivil yönetimin de bir süre sonra bir baskı aracına dönüşmesinden, devletin elinde bir siyasi araç haline gelmesinden korkuyorlar. Tabii, sivil yönetim nasıl tesis edilecek, buna nasıl karar verilecek, bu çok çetrefilli bir konu. Çalıştaylarda bu konuya girilmedi. Ama iç mekanizmalarla ilgili olarak genel bir hoşnutsuzluk, memnuniyetsizlik olduğu kesin.

• Patriklik seçimiyle ilgili şikâyetler nasıl dile getiriliyor?

Devletin ve hükümetin bir an evvel seçime izin vermesi talebi çok yoğun bir şekilde dile getiriliyor. Daha genel olarak da, Türkiye Ermenilerinin kalıcı bir patrik seçme tüzüğüne ihtiyacı var. Çünkü her seferinde bu konu zamanın hükümetinin insafına bırakılmış. Bunun kalıcı bir metne bağlanması gerekiyor. Tabii, bununla beraber asıl sorun, Patrikhane’nin bir tüzel kişiliğinin olmaması.

• Seçimin yapılamamasıyla ilgili olarak suçlanan sadece hükümet mi?

Tabir caizse, bunun Patrikhane’yle hükümet arasında bir danışıklı dövüş olduğuna dair çok genel bir kabul var ve bu çok ciddi bir eleştiri konusu. İzlenimim o ki, yapılan yanlışlık o kadar yanlış kabul ediliyor ki, bu, tartışma konusu bile olmadı. Katılımcılar arasında kimse “Patrikhane doğru yapmıştır” demedi.

• ‘Toplum’ ve ‘cemaat’ kavramları etrafında nasıl bir tartışma yürüttünüz?

Raporda, Türkiye Ermenilerini cemaat olarak nitelemeyeceğimizi, bunun doğru olmayacağını, ancak ‘cemaat vakıfları’ gibi teknik konularda cemaat kavramı kullanacağımızı belirttik. Çünkü Ermeniler, bir cemaat gibi dini karakteri öne çıkan bir toplum değil. Ayrıca homojen        de değil. Farklı sesler var, tekseslilik yok. Dolayısıyla, sosyolojik anlamda, cemaat olmanın özelliklerini göstermiyor.

• Hemşerilik veya mezhepsel ayrılıklar gerilim unsuru oluyor mu Ermeniler arasında?

Mezhepsel ayrımlardan ileri gelen gerilimler artık neredeyse hiç yok. Bu sorun aşılmış görünüyor. Hemşerilik için de aynı şeyi söyleyebilirim. Olsa olsa şaka konusu olabiliyor. Ama bir çıkar çatışması durumunda, bu ayrımın sertleşebilme ihtimali olabilir. Gördüğümüz kadarıyla, potansiyel gerilim noktası, İstanbul ve taşra arasında. Üç Horan Vakfı’nın seçimlerinde bu net bir şekilde ortaya çıktı. Yok olduğunu düşündüğümüz bir ayrım canlanmış oldu. Müslümanlaşmış Ermeniler konusu da ilerde benzer bir gerilim yaratabilir. Çalıştaylara gelen ve kısa zaman önce Hıristiyanlığa geçen bir katılımcı, Ermeni toplumundan tepkiler gördüğüne ve bazılarının kendilerine hoş gözle bakmadığına dair örnekler verdi. Henüz patlak vermiş bir konu olmasa da, bunun ileride daha fazla gündeme gelebileceğini söyleyebiliriz.

TÜRKİYELİ ERMENİLERİ DUYMAK RAPORUNDAN ÖNERİLER

Hükümetlere ve bürokrasiye

  • Yeni anayasa daha kapsayıcı ve bütün etnik gruplara eşit mesafede duran bir vatandaşlık tanımı içermelidir. Bu doğrultuda hiçbir şekilde etnik kimliklere referans yapılmamalıdır.
  • Kültürel çeşitliliğin ve farklılığın tanınması ve saygı gösterilmesi anayasal bir ilke olarak benimsenmelidir. • Yeni anayasada temel hak ve özgürlükler esas alınmalı, bunlar devletin güvenliği gibi gerekçelerle sınırlanmamalı ve “devlet toplum içindir” ilkesi benimsenmelidir.
  • Çağdaş standartları yakalamak için BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne konan çekinceler kaldırılmalıdır; Eğitimde Ayrımcılığa Karşı UNESCO Sözleşmesi ve Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunmasına Dair Çerçeve Sözleşme imzalanmalıdır.
  • Eğitimden vakıfların faaliyet alanlarına kadar birçok konuda azınlık haklarının askıya alınmasına neden olan, hukuk dışı ve çağdaş insan haklarına aykırı “mütekabiliyet” uygulaması terk edilmelidir.
  • Türkiye’nin imzaladığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Irk Ayrımcılığının Tüm Biçimlerinin Önlenmesi Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmelerin getirdiği ayrımcılığın önlenmesine yönelik yükümlülüklerin iç hukuka entegre edilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
  • Nefret söylemini caydırmak ve cezalandırmak için TCK’nın 216. Maddesi yeniden düzenlenmeli; nefret suçu sadece “kamu düzenini” veya “kamu barışını” tehdit eden bir fiil değil ilkesel bir yanlış olarak ele alınmalıdır.
  • “Türk kimliğine hakaret” konusunda gösterilen hassasiyet bütün etnik ve dinsel kimliklere karşı gösterilmeli ve mevcut kanun maddesi bu doğrultuda düzeltilmelidir. Ancak, ister Türk kimliğine ister başka bir kimliğe hakaret önlenirken, bu düzenlemenin bireysel ifade özgürlüğünü sınırlamamasına dikkat edilmelidir.
  • Medya organlarının nefret söylemi ve her türlü kimliğe hakaret içeren yayınlarının caydırılması ve cezalandırılması doğrultusunda Basın-Yayın ve RTÜK kanunlarına, hakaret içeren ve ayrımcılık yapan bir dilin kullanılmasını önleyecek, maddeler eklenmelidir.
  • Hem hükümet hem bürokrasinin bütün organları eşit vatandaşlığı bütün kurum ve kurallarıyla uygulamaya koymalıdır; Lozan Antlaşması’ndan doğan yükümlülükler yerine getirilmelidir.
  • İstanbul Ermeni Patrikliği’ne tüzel kişilik tanınmalıdır. Bir devlet dairesi olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varolduğu Türkiye’de Patrikliğe şahsi hükmiyete haiz bir resmiyet kazandırmak laikliğin gereğidir. Patrikliğe tüzel kişilik tanınması Lozan Antlaşması’na aykırı olmayacağı gibi kurumsal varlığın korunması açısından öngörülen pozitif haklara içkin bir uygulama olacaktır.
  • Hrant Dink cinayetinin tüm fail ve sorumlularının açığa çıkarılması için meclis araştırması derinleştirilerek yargıya  maddi kanıtlar sunulmalı; hükümet suç işlemiş devlet görevlerinin soruşturulmasında sorumluluk üstlenmelidir.

STK’lara, medyaya, üniversitelere

  • Yasal düzenlemelerin yanı sıra gerek ayrımcılık ve nefret söylemine karşı farkındalık yaratma gerekse Ermeni kültürü ve Ermenilerin bu topraklardaki geçmişi hakkında yeterince bilgi aktarma konusunda medyanın bir görev bilinci edinmesi gerekmektedir. Bu konuda sivil toplum örgütlerinin medyaya yönelik uyarıda bulunmaları ve eğitim çalışmalarına girişmeleri beklenmektedir.
  • Türkiye’de aydınlar, sivil toplum örgütleri ve inisiyatifler ayrımcı politikalar ve uygulamalarla nefret söylemine karşı demokratik mücadeleyi sürdürmelidir.
  • 1915 ile yüzleşmek Türkiye’nin demokratikleşmesine, farklı fikir ve kültürlerin birarada yaşamasına olumlu katkı yapacaktır. Faillerinin ve sorumlularının bütün açıklığıyla ifade edilmesi ve topluma anlatılması bir vicdan borcudur. Mesele, Osmanlı tarihinin son döneminde Ermenilerin kitlesel imhasına yol açan karanlık olguyla yüzleşmek meselesidir. Gerçeklerin ortaya çıkması kadar yaşananların telafisi ve onarımı için de somut adımlar atılmalıdır.
  • Devlet kadar halk da tarihle yüzleşmenin aktörü olabilir, olmalıdır. Yakın zamanda etkili örneklerine tanık olduğumuz aile tarihleri ve 1915 öncesine dair bilgilerin aktarımı ve sözlü tarih gibi mikro çalışmalar özendirilmelidir.
  • Tarihle yüzleşmenin bir boyutu bu ülkedeki Ermeni tarihi ve kültürü hakkında bilinçlenmekten geçmektedir. Bu konuda yurtiçindeki çalışmalar özendirilmeli ve yurt dışındaki yayınlardan yararlanılmalıdır.

Türkiye Ermeni toplumuna

  • Türkiye Ermenileri ayrımcılığa karşı ve kültürlerinin korunması için ülkedeki genel demokrasi mücadelesine eklemlenmelidir.
  • Vakıfların el konulan taşınmazları için verilen iç hukuk mücadelesi ve AİHM’e yapılan başvurular sürdürülmelidir.
  • Patrikhane’nin sadece ruhani görevlerle yükümlü olduğu ve Ermeni toplumunun bir sivil temsiliyete ihtiyacı olduğu düşünülüyorsa bu bir oydaşmayla sağlanmalıdır.
  • ‘Cemaat’ içinde edilgen bir konumu kabullenmek ve Patrikhane’nin aracılığıyla yetinmek yerine karşılaşılan sorunların kamusal alanda dillendirilmesi ve çözümü için sivil vatandaşlık inisiyatiflerinin yaygınlaşması etkili olacaktır.
  • Sivilleşmenin bir boyutu olarak da Türkiye’deki Ermeni varlığı ve kültürel mirasının  Türkiye toplumuna hatırlatılmasına, Ermeni kültürünün ve eserlerinin korunmasına yönelik dernekleşme faaliyetlerinin çeşitlenmesi ve geniş toplumla bağlar kurulması olumlu bir gelişmedir; bu potansiyelin kullanılmasında yarar vardır.
  • Türkiye Ermeni toplumu kendi arasında bilgi ve fikir alışverişini sağlayacak sağlıklı, kalıcı ve demokratik diyalog kanallarını oluşturmalıdır.

 

Söyleşi: Rober Koptaş
Kaynak: Agos

 

© 2010 Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe! Girişimi © Web sitesindeki içerik, kaynak gösterilerek kullanılabilir. Suffusion theme by Sayontan Sinha