Apoyevmatini’nin her şeyi olan Mihalaki Vasiliadis, bu röportajı yaptığımız 12 Temmuz günü, yani gazetenin doğum gününde gazeteyi kapatmaya karar vermişti. Ancak kısa sürede dalga dalga yayılan kampanya sayesinde ‘yas günü’ yeniden ‘yaşgününe’ dönüşmüş.

Gazetenin kapanacağı duyulur duyulmaz yapılan çalışmalar sonucunda kısa sürede abone sayısı 200′ü geçmiş. Artık gazetenin Rumca bilmeyen okuyucu sayısı Rumca bilen okuyucu sayısına neredeyse ulaşmış durumda. Biz de Mihalaki Vasiliadis ile Apoyevmatini’nin, bu ülkede azınlıkların hikâyesine paralel hikâyesini konuştuk. 

Apoyevmatini’nin kapanma sebebi gerçekten bazı gazetelerde yazıldığı gibi Yunanistan’daki kriz midir?

Evet, bazı yerlerde Apoyevmatini’nin kapanması Yunanistan’daki krizden kaynaklıymış gibi yansıtıldı ama aslında bu kriz ve bu kriz sonucunda birkaç Yunan firmasının verdiği reklamı çekmesi sadece zaten dolu olan bardağın taşmasından başka bir şey değildi. Bardağı dolduran ise yıllardır bu ülkede azınlıkların başına gelenlerdi.

Neler geldi azınlıkların başına?

Osmanlı İmparatorluğu dağıtıldığında onlarca ülke doğdu. Hepsi ulus devlet olmak sevdasındaydı. Türkiye de kendi ulus devletini kurmak istedi. Ama Türkiye bu ulus devleti kendi ulusunun yaşadığı yerde kurma şansına sahip değildi. Misak-ı Milli sınırları Türklerin yaşadığı yerlerde değil, o güçlerin gücü nerelere yetiyorsa orada çizildi. Anadolu saf Türklerin yaşadığı bir yer değildi, hiçbir zaman olmadı. Osmanlı bir imparatorluktu. O imparatorluğu ulus devlete çevirmek için faşizan yöntemler kullanıldı. Başbakan faşizan yöntemlerin kullanıldığını kendi ağzıyla kabul etti. Müslüman olmayan azınlıklar Lozan Anlaşması sayesinde korunuyordu. Onları asimile etmek kolay değildi. Anadilde eğitim hakları vardı, mahkemelerde kendi anadillerini kullanma hakları vardı. Ama Müslüman olan diğer azınlıklar, yani Aleviler, Kürtler asimile programı uygulanarak, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ dedirtilerek Türkleştirilmek istendi. Gayri Müslim azınlıkları, aradaki din faktöründen dolayı Türkleştirmek mümkün değildi, dolayısıyla onlara karşı da asimilasyon programı yerine eritme programı uyguladı. Bu eritme programı, ‘vatandaş Türkçe konuş’ gibi kampanyalar, okullarda belli derslerin Türkçe okutulması, müdür yardımcılarının Türk olması gibi uygulamalarla yerine getirildi. Sonrasında zaten mübadele, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, azınlık erkeklerine çalışma kamplarına gönderilmesi gibi onlarca olay yaşandı. Bunlara rağmen 1965 yılına gelindiğinde İstanbul’da hala 90 bini aşkın Rum yaşıyordu. Oysa 1946′da, İstanbul Fethi yıldönümü vesilesiyle Halk Partisi döneminde hazırlanan bir raporda ‘İstanbul’da bir tek Rum kalmamalı’ deniyor.

Kim hazırlamış bu raporu?

Halk Partisi’nin gençlik kolları. Tabi 1950′de, NATO’ya girebilmek için çok partili hayata geçip seçimlere gitmek zorunda kaldı ve seçimleri kaybetti. Çünkü zaten Halk Partisi hiçbir zaman seçim kazanarak iktidara gelmedi. Gelen hükümet, bu raporu uygulamadı. Dolayısıyla Halk Partisi darbe sonucu 1964′de yeniden iktidara geldiğinde Rumlar hala 90 binin üzerindeydi. O zaman İsmet İnönü hükümeti Kıbrıs konusunu bahane ederek 1930 yılında Mustafa Kemal ile Venizelos arasında imzalanmış olan Seyr-i Sefain İskan Anlaşması’nı tek taraflı olarak bozdu.

Nedir bu anlaşma?

Bu, bugünkü AB üyesi ülkelerin birbirine sağladığı kolaylıklardan çok daha fazla kolaylık sağlayan bir anlaşmaydı. Bu anlaşmaya göre Yunan vatandaşları Türkiye’ye, Türk vatandaşları Yunanistan’a gidebilir, yerleşebilir ve serbestçe çalışabilirlerdi. Buradaki tek istisna mübadele ile Türkiye ve Yunanistan’a gidenlerdi. Türk gemileri Yunan limanlarına, Yunan gemileri Türk limanlarına serbestçe girip çıkabiliyorlardı. Bu anlaşma İsmet İnönü tarafından tek taraflı olarak fesih edildi. Bunun neticesinde 13 bine yakın Rum Yunanistan’a gitmek zorunda kaldı. Bu kişilere üstü kapalı bir kağıt imzalatılarak 48 saat içerisinde ülkeyi terk etmeleri gerektiği hakkında ihtar verildi. Ve yanında giderken yanlarına 25 kilodan fazla eşya almalarına izin verilmedi. 13 bin kişinin gitmesi demek esasında 13 bin ailenin gitmesi demekti. Bu işlem 18 ayda tamamlandı. 18 ay sonunda, yani 1966 Haziran ayında okullar tatile girince gidenlerle birlikte toplam sayı 60 bini aştı. Burada kalanların sayısı azalmaya devam etti ve bugünkü 2 bin kişiye, yani 600 aileye düştü.

Dolayısıyla Apoyevmatini’nin kapanma sebebi Yunanistan’daki kriz değilmiş?

Bunu Yunanistan’a yüklemenin bir anlamı yok. Oradakiler yine de ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Bardağı taşıran belki Yunanistan’daki kriz oldu, ama esas bardağı dolduran tarihten bugüne kadar gelen bu olaylar oldu. Toplum eriyip giderken Apoyevmatini ayakta kalabilmek için çok çaba sarfetti. Apoyevmatini’yi benim babamın kuzenleri kurmuştu. Onlar gazeteyi Grigorios Yaveridis’e bırakarak 1965′de Yunanistan’a gittiler. O da gazeteyi kızkardeşinin kocası olan Dr. Adosoğlu adına kaydettirdi. Adosoğlu’nun Yunanistan’da bir dairesi vardı, onu sattı. Çocukları yoktu, Apoyevmatini’yi çocuğu gibi gördü. Onu ayakta tutmak için evi sattı. 2000′lerin başına kadar olan dönemde Türk toplumundan bir destek beklemek mümkün değildi, böyle bir duyarlılık yoktu. Yunanistan’daki birkaç şirket ve kurumdan birkaç ufak reklam geldi ama onlar da işte ancak gazeteyi ayakta tutabilecek kadardı. 2002 yılında Apoyevmatini’nin sahibi öldü. Ben o dönemde Yunanistan’da yaşıyordum ve orada çıkardığım gazeteyi kapatmış, emekli olmuştum. Apoyevmatini’nin kapanmaması için gelip bu gazeteyi çıkarmaya devam etmemi teklif ettiler. Hoşuma gitti, bir işe yarayacağımı gördüm. Gazeteyi üstlendim.

Siz teslim aldığınızda ne durumdaydı gazete?

Ben gazeteyi teslim aldığım zaman gazete kopya haberlerle çıkan bir gazete haline gelmişti. 80 tiraja düşmüştü. Bu gazeteyi canlandırmak lazım diye düşündüm. İlk hedefim İstanbul’daki her Rum evine bir Apoyevmatini gazetesinin girmesini sağlamak oldu. Gazeteye daha fazla haber yazdım. Benim habercilik anlayışımda bir gazetenin okuyucusu Apoyevmatini’yi eline aldığı zaman dünya haberlerini, bu bölgeyle ilgili haberleri, ülke haberlerini, cemaat haberlerini öğrenmeli. Başka bir gazete okumasına gerek kalmadan her şeyden haberdar olmalı. Yunanistan’ın gazeteciler cemiyetinden bir grup İstanbul’a geldi, beni de ziyaret ettiler. 11 cm’lik sütunlarda yazdığımı, makasla kesip yapıştırdığımı gördüler, aydınger kâğıdına fotokopi çıkarıp yazıcıdan çıkış alıp basıyorum. ‘Bunu neden elektronik olarak hazırlamıyorsun’ diye sordular. O zaman Quark Express programı 2 bin drahmiydi. Ben nereden bulayım bu parayı? Gazetenin satışından toplanan para ancak bir sonraki sayının çıkmasına yetiyor. ‘Sana bir Quark Express programı alalım’ dediler. ‘Quark Express programı alırsanız bir de A3 yazıcı almanız lazım’ dedim. Onu da aldılar, bir de fotoğraf makinesi aldılar. Fakat bu sefer de Quark Express programını yüklerken bilgisayar ateşler çıkarmaya başladı. Oğlum gördü durumu, ‘ben hallederim’, dedi. Yunanistan’daki bitpazarından parçalar alarak bana yeni bir bilgisayar yaptı. Programı o bilgisayara yükledi ve askerliğini yapmaya Yunanistan’a gitti. Ama bana da bu bilgisayarın fazla dayanmayacağını söylemişti. Gerçekten de arada bir arıza yapıyordu. Ben Yunanistan’a oğluma telefon ediyordum, o bana telefonda anlatıyordu, ben de burada onun dediklerini el yordamıyla yapmaya çalışıyordum. Ama bir gün bilgisayar gerçekten de oğlumun dediği gibi tamamen çöktü. Oğlumun da askerliğinin bitmesine bir ay vardı. Özel nedenlerden dolayı temdit aldık. Ama temdit izin değildir, 6 aydan az temdit olamıyor. Geldi, yeni bir bilgisayar yaptık ve başladık çalışmaya. 6 aylık temdit bitti, askerliğini yapmaya gitti. Bu sefer de oğluma ‘sen neden geldin, senin askerliğin bitmiş’ dediler. Oğlum temdit izni aldığında 10 ayını doldurmuştu. Ama bu arada askerlik 11 aydan 9 aya düştü. Dolayısıyla bir ay fazladan askerlik yapmış gibi oldu. İşte böyle zorluklarla uğraşarak bugünlere geldik. Burada azınlık gazetelerinin karşı karşıya kaldığı zor koşullar, üzerine Yunanistan’daki kriz nedeniyle oradaki şirketlerin reklamlarını kesmesi bizi gazeteyi çıkaramayacak kadar zor duruma soktu. Ben de düşündüm taşındım ve dedim ki hiç olmazsa gazetenin doğum günü olan 12 Temmuz’a kadar dayanayım, 12 Temmuz’da gazetenin son baskısını yapayım. 24-25 Haziran’da Nippon Otel’de TESEV’in bir konferansı vardı. O konferansta basın ile ilgili bir oturum da vardı. O oturumda yaptığım konuşmada 12 Temmuz’da gazetenin son baskısını yapacağımı söyledim. O konferans internetten canlı olarak yayınlanıyormuş. Efe Sözer diye bir arkadaş bunu izlemiş, facebook’ta Apoyevmatini kapanmasın diye bir sayfa açtı ve binlerce kişi sayfaya girdi. Bilgi Üniversitesi’nde konferans verdiğim öğrenciler vardı, onlar hemen kampanyaya başladılar. Baskın Oran aradı, ‘senin gücün o gazeteyi tek başına çıkarmaya yeter ama kapatmaya yetmez’, dedi. Gerçekten de doğruymuş.

Kampanya nasıl gidiyor?

Gerçekten çok iyi. Şu anda 200′e yakın abonemiz oldu ve Rumca bilen okuyucum kadar Rumca bilmeyen okuyucum oldu.

Hrant’ın gazeteyi hem Türkçe hem Rumca yayınlamanızı önermiş. Şimdi Rumca bilmeyen okurlarınız da olduğuna göre Hrant’ın tavsiyesine uymayı düşünüyor musunuz?

Yok, o şekilde yapmayı düşünmüyorum. Eskiden Rum okullarına gittiğinizde bütün çocuklar sadece Rumca konuşurdu. Ama şimdi o okullara Rumca bilmeyen çocuklar da gidiyor, dolayısıyla ortak dil olarak Türkçe konuşuyorlar. Artık nereye gitseniz Rumlar Türkçe konuşuyorlar, çünkü aralarında Türk arkadaşları da oluyor. Apoyevmatini’nin bir misyonu da Rumca’nın kaybolmamasını sağlamak. Bu gazeteyi okuyan 600 ailenin 500 kişisinin yaşı 60′ın üzerinde. Eğer yıllarca sadece Rumca yayınlanan gazetesinin de artık Türkçe çıktığını görürse Rum toplumunun artık kaybolduğu hissine kapılacak. Ama Rumca bilmeyen yeni okurlarıma da bir şeyler verebilmem gerekiyor.

Ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Apoyevmatini haftada beş gün çıkıyor. Ben, Rumca bilmeyen okurlarım için Cumartesi günü Türkçe bir sayı yayınlamayı planlıyorum.

Gazetenin 86 yıllık tarihi var, yani neredeyse Cumhuriyet tarihi kadar eski. Cumhuriyet tarihi aynı zamanda azınlıklara yönelik çok sayıda olayla, çalkantıyla doludur. Apoyevmatini tüm bunların arasında nasıl ayakta kaldı?

Benim amcalarım gazeteci değildi, eczacıydı. Ama Cumhuriyet ile birlikte çıkan bir yasa ile bir mahallede birden fazla eczane olması yasaklandı. Çünkü o dönemde eczaneler sadece ilaç satmıyordu, aynı zamanda ilaç imal ediyorlardı. Doktorlar formülleri yazıyor, eczacılar bunları hazırlıyordu. Eczaneler arasındaki rekabeti ve dolayısıyla herhangi bir kötü ilaç üretimi riskini ortadan kaldırmak için her mahallede bir eczane olması zorunluluğu getirildi. Ve nedense çekilen bütün kuralarda Rum, Yahudi, Ermeni eczaneleri kapatılıyordu. Dolayısıyla bir Rumca gazetenin çıkması söz konusu olduğunda amcam Konstandinos Vasiliadis bununla ilgilendi, bir matbaa ile ortak oldu. Başyazar olarak Kavelieros Markuizos diye çok iyi bir gazeteciyi istihdam ettiler. Kavelieros Markuizos, 1927′ye kadar bu gazetenin başında kaldı ve gerçekten çok iyi yazılar yazdı, gazetenin tirajını 30 binlere çıkardı. Ancak bu adamın gazeteciliği Ankara’da bazılarının hoşuna gitmemiş ve gazeteye baskı yaparak yazarın işine son verilmesini istemişler. Böylece Kavelieros Markuizos, Apoyevmatini’yi terk etmek zorunda kaldı. Bu arada 1925′den sonra başka gazeteler daha açıldı; Ermeni gazeteleri, Rum gazeteleri, Yahudi gazeteleri. Fakat Markuizos hiçbirinde iş bulamadı. Kendi gazetesini çıkarmak zorunda kaldı. Parası varken çıkardı, parası bitince kapattı. Sonra baktılar ki olacak gibi değil, 50′li yıllarda onu sınır dışı ettiler. 1927′de Kavelieros Markuizos gittikten sonra Yaveridis bu gazeteyi teslim aldı. O da iyi bir gazeteci ve otosansürcüydü ve Apoyevmatini gazetesini o kayalıkların arasından geçirip kapanmadan bugünlere kadar gelmesini sağlamayı başardı.

Azınlık gazetelerinin günümüzde de birçok zorlukla karşılaştığını söylediniz. Ne gibi zorluklar bunlar?

Bunun nedeni Basın İlan Kurumu Yönetmeliği. Ama bu yönetmelik artık basının ihtiyaçlarını karşılamıyor. Eğer bu yönetmelik gerçekten hak eden bir gazeteye hakkı olanı veremiyorsa o zaman bu yönetmelik değişmelidir. Ya da ayrımcılık uyguladıklarını kabul ederler.

Ne diyor o yönetmelikte?

Bir gazetenin reklam alabilmesi için en az 5000 tirajının ve en az 15 çalışanının olması gerekiyor. Siz giden 120 bin Rum’u geri getirin, ben de gazetenin tirajını en az 30 bin yapayım. Yarın Basın İlan Kurumu’ndan gelecekler bakalım ziyarete. Ben daha önce onları ziyaret ettim, dilekçemi de verdim, talebimi reddettiler. Ben bir daha devlete seslenmem. Millete seslenirim. Millet benimle birlikte sesini yükseltirse demek ki ben haklıyım.

Biraz önce eskiden azınlıklar konusunda duyarlılığın bu kadar fazla olmadığını söylediniz. Geçmiş ile bugün arasındaki farkın sebebi nedir?

Azınlıklara karşı hassas olan insanlar bugün ortaya çıkmadılar, her zaman varlardı aslında. Ama seslerini çıkaramayacak kadar baskı altındaydılar. Ya da baskı altında olduklarına inandırılmışlardı, sindirilmişlerdi. Hrant’ın öldürülmesi o kadar büyük bir tepki yarattı ki, cenazesindeki o sessiz çoğunluğu sesi aslında bangır bangır çıktı. Bana sormuşlardı o zaman ‘Hrant’ın başına bunlar geldi, sen korkmuyor musun’ diye. Dedim ki, ‘Hrant’ın başına bunlar gelmeden önce korkuyordum, şimdi bu cenazeyi gördükten sonra korkmuyorum’. Gerçekten de öyle, artık korkmuyorum. Bana dokunacak olan önce kendi insanlarına ihanet etmiş olacak.

Röportaj: Arife Köse

Apoyevmatini’ye abone olmak için apo.istanbul@gmail.com adresine e-mail gönderebilir ya da 0 212 225 59 57 numaralı telefonu arayıp abone olmak istediğinizi söyleyebilirsiniz.

Kaynak: Marksist.org

© 2010 Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe! Girişimi © Web sitesindeki içerik, kaynak gösterilerek kullanılabilir. Suffusion theme by Sayontan Sinha