Mehmet Polatel

II. Abdülhamid dönemindeki Ermenilere yönelik katliamlardan günümüze kadar devam eden tarihsel süreçte gayrimüslimlere ait mülkler el değiştirmiş, bu yolla milli bir sermaye yaratılmasını sağlamıştır. Vakıf mülkleriyle ilgili tartışmanın da bu geniş çerçeve içerisinde değerlendirilip, yıllarca devlet mekanizmasının hukukun da yardımıyla gasp ederek ya da el koyarak mülksüzleştirmeyi gerçekleştirdiğini de aynı açıklıkla tartışmalıyız. Bu yazıda 1915 Ermeni soykırımına ve sonrası sürece odaklanarak, Ermenilerin el konulan mülklerinin hikâyesini ele alacağız.

Tehcir ekonomisi

1915 yılı, Osmanlı devletinde yaşayan Ermeni cemaati için büyük bir yıkımla sonuçlandı. İttihat Terakki Cemiyeti, kitlesel olarak yıkıma uğrattığı Ermeni halkının mülklerini, din ve millet birliğine dayalı bir sosyal sistem geliştirme paydasında birleşen farklı amaçlarla kullandı. Bu farklı kullanım yollarını iki ana politika çerçevesinde analiz edebiliriz. Bunlardan ilki geniş bir bürokratik mekanizma ile yürütülen ve hukuksuz olmasına rağmen yasal bir zemine oturtulmaya çalışılmış olan el koyma (müsadere, confiscation) politikasıdır. İttihat Terakki rejimi, el koyduğu malları farklı yollarla ulus inşa sürecini finanse etmek için kullandı. İttihat Terakki, kimi zaman Ermenileri kitlesel yok oluşlarına giden yolda kendi tehcirlerini finanse etmeye zorladı, kimi zaman arkalarında bıraktıkları tarlaları, atölyeleri, fabrikaları, hayalini kurduğu milli burjuvazinin yaratılması için, milliyet ve din üzerinden belirlenen ideal vatandaş tipolojisine uyan kişilere dağıttı. Rejimin savaş giderlerini karşılamak için gözünü diktiği kaynak da, tüm dünyaya koruyacağını ilan ettiği Ermeni mallarının satışından oluşan fondu.
Ermeni mallarının kullanıldığı bir diğer alan tehcirin kendisiydi. Soykırımın erken safhalarında, tehcir sırasında yaşamlarını sürdürmenin mali sorumluluğunun bizzat Ermenilere yüklendiği biliniyor. Bazı bölgelerde bu bir politika haline gelmişti. Örneğin Konya vilayetine Zeytun’dan tehcir edilen Ermenilere hiçbir devlet yardımı yapılmaması emredilmişti. Ulaşım ve iaşe giderlerinin ödenmesi Ermenilere bırakılmıştı. Talat Paşa ile İttihatçıların önde gelenlerinden ve iskân sorumlusu Şükrü (Kaya) arasındaki yazışmalar bunu açıkça ortaya koyuyor. Şükrü Kaya, tüm Ermenilerin kitlesel olarak kendi ‘ulaşımlarını’ finanse etmeleri gerektiğini Talat Paşa’ya iletmişti. Ekim 1915’te Talat Paşa, Şükrü Kaya’ya cevaben çektiği telgrafta, böyle bir düzenlemenin yerinde olacağını söyleyerek, Ermenilerin kendi ölüm yolculuklarını finanse etmelerini onaylamıştı. Öte yandan, soykırım süreci Ermenileri kitlesel olarak yoksunlaştırıyor ve bu süreçte yaşamlarını kendi olanaklarıyla idame ettirmelerini imkansızlaştırıyordu. Dolayısıyla devlet bir süre sonra tehcirin mali yükünü üstlenmek durumunda kaldı; fakat neticede devletin soykırımı finanse etmek için ayırdığı para da el konulmuş Ermeni mallarının satışından geliyordu.

İnce hesaplar

Ermeni mülklerinin kullanılmasındaki diğer politika ise kolonileştirmeydi (colonization). İttihatçılar, Ermeniler ya da Rumlar gibi ulus-devlet ideolojileriyle bağdaşmayan unsurları ülke coğrafyasından silmekle kalmamış, arkalarında kalacak binlerce yıllık izleri silmek maksadıyla Anadolu coğrafyasını ve nüfusunu yeniden kurgulamaya kalkışmışlardır. Bu doğrultuda, Ermenilere ait mülklere Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan gelen Müslüman muhacirler yerleştirildi. Bu kolonileştirme politikasını, sadece Osmanlı’nın kaybettiği topraklardan gelen muhacirlerin yerleştirilmesi ihtiyacından kaynaklanan zoraki bir çözüm uygulaması yerine, sistemli ve en ince detayına kadar hesaplanmış bir nüfus mühendisliği projesinin atardamarı olarak görmek gerekir; çünkü kolonileştirme için kullanılacak mülklerin kaydı fevkalade muntazam şekilde tutulmuş, yerleştirmede muhacirlerin geldikleri yerlerdeki sosyo-ekonomik pozisyonlarıyla uyumlu bir hayat yaşayabilmeleri gözetilmiş ve tüm yerleştirme süreçleri dantel inceliğinde hesaplanmıştır.
Ermeni mallarının idaresi ile ilişkili olarak sorulması gereken bir diğer soru, 1918 sonrası süreçte uygulanan politikaların niteliğiyle alakalıdır. İttihat Terakki dönemi ile Kemalist dönemi detaylı şekilde incelediğimizde, Ermeni soykırımının, yeni Türkiye’nin kurulmasıyla vuslata eren bir mesele olmadığını, bu iki rejim arasında sadece kadrolar ve ideoloji açısından değil, Ermeni mallarını idare etme politikaları açısından da göz ardı edilemeyecek bir süreklilik olduğunu görüyoruz. 1918 sonrası iktidara gelen İstanbul hükümeti, İttihat ve Terakki tarafından yürürlüğe konan kanunları geçersiz kabul etmiş ve yabancı devletlerin baskısı altında, soykırımın sorumluları olarak seçilen bir avuç kişiyi yargılamaya girişmişti. Öte yandan, tarihin sayfalarında biraz ileriye gider ve Ankara’da İstanbul’a alternatif olarak gelişen Ankara hükümetinin politikalarını dikkate alırsak, bu girişimleri Ermeni sorununun bitiş noktası olarak göremeyiz. Ankara hükümeti İstanbul hükümetleri tarafından alınan kararları geçersiz saymıştı; fakat bizi İTC ile Kemalist dönem arasında bu denli güçlü bir devamlılık olduğunu söylemeye iten sadece liberal İstanbul hükümetinin Ankara tarafından tanınmaması değildir. İstanbul’a isyan bayrağı açan Ankara hükümeti, İttihat ve Terakki tarafından hazırlanan ve Ermenilerin malları üstünde tasarrufta bulunmalarını engelleyen 27 Eylül 1915 tarihli Emval-i Metruke Kanunu’nu küçük değişikliklerle kabul etmiştir. Kısacası, Kemalist dönemin Ermenilere yönelik politikası aslında 19. yüzyılın başından itibaren giderek radikalleşen, millileşen ve ırkçılaşan devlet aklının devamı niteliğindeydi.
Kemalist rejim, Ermeni mülklerinin idaresi konusunda İttihat Terakki’nin politikalarını devam ettirdi. Kanun ve kararnamelere İTC’nin yaptığı gibi, malların korunması ve sahiplerine iade edilmesi gibi göz boyayıcı maddeler eklemeye gerek bile duymadı. Ankara hükümetleri doğrudan malların iade edilmeyeceğine, bütün mülklerin hazinenin tasarrufunda olduğuna ve gerektiğinde satılmalarının ve muhacirlere verilmelerinin uygun olduğuna karar verdi. Hatta 28 Mayıs 1928 tarihli kanunda olduğu gibi 1915’ten sonra Müslümanların ellerine geçen malların tapuya tescil edilmesini onayladı.

Katillere iade-i itibar

İttihat ve Terakki dönemi ile Kemalist dönem arasındaki sürekliliği en açık haliyle ortaya koyan olay, Ermeni soykırımında ve Ermeni mallarının yağmalanmasında rolü olanlara, 31 Mayıs 1926’da çıkarılan bir kanunla itibarlarının iade edilmesidir. Söz konusu kanunla, bu kişilerin ailelerine, Ermenilere ait olan mallardan pay verilmişti. Bu konuda verilen kanun teklifinin orijinal halinde, soykırımda rol almış kişilerin ailelerine yapılacak yardımın devlet hazinesinden karşılanması öngörülüyordu. Kanuna ilişkin tartışma sırasında söz alan Sinop mebusu Recep Zühtü Bey, bu yardımın yapılmasında hazine kaynaklarından ziyade bizzat Ermeni mallarının kullanılması gerektiğini belirtti ve bu değişikliğin neden gerekli olduğunu şu şekilde açıkladı: “Bu suretle biz, o suikastları ihtar etmiş oluyoruz. Siz herhangi bir Türk’e suikast icra eder ve öldürebilirsiniz; fakat biz, onun evladını yarın sizin gözünüzü çıkarmak için, yine sizin paranızla yetiştiririz.”
Bu örneğin berraklığının da gösterdiği gibi, Kemalist dönemin Ermenilere yönelik siyasası, uygulamaları ve zihniyeti dikkate alındığında, Ermeni soykırımının ve bu soykırımı gerçekleştiren devlet zihniyetinin 1918’de tarihe karıştığı, 1919’da bu olaylara tamamen alakasız yeni bir yapı kurulduğu iddiaları anlamsızdır.

Adana’da pamuk üretimi nasıl düştü?

Adana bölgesindeki pamuk üretiminde Fransa, Almanya ve İngiltere’nin ciddi bir payı vardı. Bu bölgede yaşayan Ermeniler, pamuk üretiminde rol almanın yanı sıra, üreticiler ve yabancı şirketler arasında aracılık faaliyetleri ile de uğraşıyorlardı. Ermenilerin Adana bölgesinden silinmesiyle sonuçlanan süreç pamuk üretimine de ağır hasar verdi. Ermeni topluluğunun sürülmesi ve mülklerinin talan edilmesi, üretimin büyük ölçüde düşmesiyle sonuçlandı. Devlet bu kötü gidişi sonlandırmak amacıyla Adana Pamuk Kongreleri’ni düzenledi. Kongre başkanlığını İttihatçı Ali Cenani yürütüyordu. Ali Cenani’den bahsederken İttihatçı deyip geçmek hafif kalacaktır, çünkü kendisi 1915’te Ermeni mülklerini zimmetine geçirmekten hakkında soruşturma başlatılan ve 1918’de Antep’teki Ermeni katliamlarını organize etmesi sebebiyle Malta’ya sürülen azılı bir milliyetçiydi. Geçmişi bu denli ‘parlak’ olan Cenani’nin yönetimindeki pamuk kongresinde delegeler, pamuk üreticileri ve resmi görevliler, pamuk sanayisindeki mevcut problemleri tartışmış ve çözüm önerileri sunmuşlardı. ‘Mevcut fabrikaların tam faaliyetle çalışamamaları’ bu sorunların en başında geliyordu. Delegeler ayrıca sanayideki büyük açıktan da yakınıyorlardı. Problem sadece pamuğun ekilmesi ve hasadın yapılması değildi. Nakil işlemlerinin gerçekleştirilmesi ve ihracat bağlantılarının yapılması da sağlanamıyordu.
1910 yılındaki düşüşe dair, “Ermeni ihtilali münasebetiyle tenakis” ve 1915 için de “Harb-i umumi münasebetiyle” notları eklenmiştir (Oysa 1910 yılındaki düşüşün nedeni, 1909’da binlerce Ermeni’nin öldürülmesiyle sonuçlanan Adana Katliamı’dır). Bu değerlere göre soykırım, pamuk sektörünün 12 yıl geriye gitmesine neden olmuştur: 1911 yılının üretim değeri 1923 yılınınkine eşittir. 1914 yılının değerlerine ise 1930’lardaki sanayi atılımına kadar ulaşılamamıştır.
Adana vilayetinde sanayi sektörünü yeniden canlandırmak için devlet emval-i metrukeden yararlandı. Toprak ve depolar öncelikle pamuk üreticilerine dağıtıldı. Örneğin Bakanlar Kurulu bir kararname çıkarmış ve Simonaki Ekonomidis’e ait el konulan ev, pamuk alışverişi için tahsis edilmişti. İttihaçıların birçok Ermeni mülkünü tahsis ettiği kendi paravan şirketleri olan Anadolu Pamuk Şirketi, cumhuriyetle birlikte İstiklal Adana Pamuk Anomim Şirketi adını almıştı ve faaliyetlerinde tamamıyla özerkti.( ) Diğer bir kararname de Kasap Panos Bağçeciyan’ın geride bıraktığı bina hakkındaydı. Bu bina, Adana’da merkezi bir konumda yer aldığı için ofis olarak kullanılmaya uygundu. Bu nedenle, pamuk işinde kullanılması için Adana Sanayi Müdürlüğü’ne verilmişti.
Zaten cumhuriyetle birlikte, bütün sektörlerde olduğu gibi pamuk sektöründe de Türkleştirme başlamıştı. Ermenilere ve diğer gayrimüslimlere sınırlı sayıda çalışma alanı açık bırakılmıştı. Kalifiye Ermeni elemanların pamuk üretiminde faaliyet göstermelerine izin verilmiyordu, tek gerekçe ise etnik ve dini kimlikleriydi. 1928 Temmuz’unda, Ermeni emval-i metrukesinden son dükkan dağıtıldı. Bir Bosnalı muhacir olan Osmanoğlu Ömer, Adana valiliğine bir mektup yazarak, 1924 yılında burada bir eve yerleştirildiğini, fakat kendisine başka hiçbir mülk verilmediğini belirtiyor. Kendisinin zanaatkâr olduğunu ve ticarette başarılı olabileceğini belirtiyor ve bu nedenlerle kendisine emval-i metrukeden bir dükkân verilmesini istiyor. Soruşturmanın ardından, Adana’nın yerel yetkilileri, İçişleri Bakanlığı’nı Adana vilayetinde şu an için dağıtılabilecek boş dükkan olmadığı konusunda bilgilendiriyor. Diğer bir deyişle, Ermeni mülklerinin dağıtımın tamamlandığı resmi ağızdan itiraf edilmiş oluyor.

Mersin’de Ermeni Katoliklerin mülkleri

Mersin’de Ermeni cemaatine ait birçok mülke el konulmuş, Ermenilerden boşaltılan yerlere de Müslüman muhacirler yerleştirilmiştir. Bu politika Kemalist dönemde de devam etti. İlk olarak Peder İgnace (İknadios) Terzian korkutularak sindirildi ve Tarsus dışına gönderilmiş, daha sonra Mersin rahiplerinden Jean (Hovhannes) Khalkovian terörize edildi. Bunun için de yerel gazeteler araç olarak kullanıldı. Yeni Adana gazetesi Khalkovian aleyhinde karalama kampanyası başlattı ve onu Fransız işgal güçleriyle birlikte faaliyet yürüttüğünü iddia etti. Khalkovian daha sonra Kemalistlerle işbirliği yapmadığı için hapsedildi. Önce Kastamonu’ya sürüldü ve 24 Kasım 1926 tarihinde de Türkiye’den kovuldu. Mersin’in bu süreçteki kazancı da ‘büyük’ oldu: 18 hektar toprak, bir ambar, dükkanlar ve diğer eşyalar… Adana’daki son Ermeni Katolik Monsignor Pascal Keklikian, kendi cemaatine ait mülkü hükümetten kiralamak zorunda kaldı. Toplu mülksüzleştirme sürecinin önüne geçmeye çalışsa da, bütün çabaları sonuçsuz kaldı. Ocak 1927 tarihinde Adana valisi Reşat Mimaroğlu (1880-1953), vilayette bulunan tüm Ermeni Katolik cemaatine ait mülklere el konulması emrini verdi ve cemaat her şeyini kaybetti: kilise, bölge papazının konutu, okullar, dükkanlar, toprak ve ev… Keklikian için de Suriye’ye gitmek dışında bir seçenek kalmamıştı.

ĞAZAROS ÇIPLAKYAN’IN HAYATTA KALMA SAVAŞI

İstanbullu tüccar ⁄azaros Çıplakyan’ın başından geçenler ve soykırım sürecinde uğradığı kayıplar, İngiliz Yüksek Komiseri A. Calthrope’un da dediği gibi ‘türünün tipik’ bir örneğidir. Ermenilerin soykırım sürecindeki kayıplarını bildirdikleri İngiliz komisyonuna ait arşivden ulaştığımız bu inatçı yaşama mücadelesini, arşivlere hapsolmuş bu hikâyeyi, gün ışığına çıkarmak için sizlerle paylaşıyoruz.
Ğazaros Y. Çıplakyan Giresun kökenli İstanbul Ermenilerindendi. İstanbul’da bir mağazası ve Manchester’da bir imalat atölyesi vardı. 1915 yılı Osmanlı’da yaşayan tüm Ermeniler gibi onun da hayatını altüst etti. 3 Eylül 1915 tarihinde hakkında tutuklama kararı çıkarıldı ve hapsedildi. Altı gün sonra diğer Ermeni mahkûmlarla birlikte İzmit’e gönderildi. Çıplakyan’a göre tek suçu Ermeni olarak doğmaktı. Hapishanede üç gün geçirdikten sonra, Konya’ya gönderildi. Konya ‘yolculuğu’ sırasında ona eşlik eden jandarma, beş kuruşa altın saatini satın almak istedi. Önce saatini satmayı reddetti, fakat jandarma öldürmekle tehdit edince, saatini satmak zorunda kaldı. Jandarmanın rahatlıkla onu öldürmekle tehdit etmesinden ötürü, kurtuluş için tek yolun kaçmak olduğuna karar verdi.

Gönüllü tutsak

Konya istasyonuna varıldığında, Çıplakyan tuvalete gider gibi yaparak başındaki refakatçiyi atlattı ve bir at arabasına atlayarak kaçmayı başardı. Bazı Ermenilerin yardımıyla üç ay boyunca bir Rum evinde mülteci olarak, kendi deyimiyle gönüllü tutsak olarak yaşadı. Konya’da Ermenilere yapılan baskı arttıkça tedirgin oluyordu. Her zaman sekiz kişilik ailesini düşünüyordu. Bu nedenle İstanbul’daki evine gitmek için ikinci bir kaçış planı yaptı. Tren görevlilerine rüşvet vererek ticari bir araca girmeyi başardı ve gizlenmek şartıyla, evine güvenli bir şekilde ulaşabildi. Buna rağmen, polis onun kaçışından haberdar oldu ve yakalanarak, üç gün hapiste kaldı. Polisler ondan kaçışına yardım edenlerin isimlerini vermesini istediler fakat o bunu reddetti. Bu nedenle işkenceye maruz kaldı. Bu sırada, karısı bazı görevlilere 200 lira rüşvet vererek serbest kalmasını sağladı, fakat özgürlüğü kısa sürdü. Reşad adındaki baş komiser Çıplakyan’a, eğer hükümete hizmet ederse kolayca özgür kalabileceğini söyledi. Özgürlüğü karşılığında da tüm zararlı Ermenilerin listesini vermesini teklif etti. Çıplakyan da bu tür insanları tanımadığını söyledi. Bu cevap karşısında sinirlenen Reşad, Çıplakyan’ın öldürülene kadar dövülmesini emretti. Karısı bazı görevlilere 300 Türk lirası rüşvet verdi ve Çıplakyan üç ay daha özgür kaldı.
Çıplakyan’ın ikinci sürgünü 3 Şubat 1916 tarihinde başladı. Bir sivil görevli ofisine geldi ve İstanbul’da kalabilmesi için Reşad Bey’e 500 lira ödemesi ve İslamiyeti kabul etmesi gerektiğini söyledi. Aksi takdirde tekrardan sürgün edileceğini, fakat bu sefer geri dönemeyeceğini söyledi. Çıplakyan parayı ödemeyi ve din değiştirmeyi reddetti ve tutuklandı. Şaşırtıcı bir şekilde üç gün sonra serbest kaldı. Bu durumdan yararlanarak ailesine para sağlamak için dükkânındaki bütün malları çok ucuz fiyata sattı, çünkü kendisini neyin beklediğini bilmiyordu. Hükümet sürgüne gönderilen diğer Ermenilere yaptığı gibi dükkânına el koyup, bütün mallarını satabilirdi. Karısına da “benim hayatımı kurtarmak için daha fazla rüşvet verme, çünkü artık bunun hiçbir şeye faydası yok, ölmek benim kaderimde” dedi.
6 Şubat 1916 tarihinde, Çıplakyan tekrar tutuklandı ve Konya’ya gönderildi. Burada onlara kendi harcamalarını kendilerinin ödeyecekleri söylendi. İki jandarma ve iki polisin gözetimi altında önce Ulukışla’ya en sonunda da Tarsus’a gönderildi.

İstanbul’a dönüş

Çıplakyan, Tarsus’ta serbest bırakıldı ve orada bir Ermeni ailenin yanında kalacak yer buldu. Fakat burada da baskı her geçen gün şiddetleniyordu. Her gün yeni tutuklamalar duyuluyordu. Çıplakyan sonunun yaklaştığını düşünerek yeniden kaçmaya başladı. Bir Rum ismi edinerek, bir bakkal dükkânında çalışmaya başladı, müşterilere viski götürüyordu. Onun Ermeni olduğundan şüphelenildiğinde yerini değiştirdi ve Kuşçular’a gitti. Bir Alman şirketi için, Burgaz ormanlarında oduncu olarak çalıştı. Yaşı itibariyle bu işi yapmak onu zorluyordu, çünkü iki saat yukarı tırmanması, 10 saat boyunca odun kesmesi ve kestiği odunları taşıması gerekiyordu. Bu nedenle Taşdurmaz’a gitti ve orada Alman İnşaat Birliği’nde iş edinmeye çalıştı. Manavda hizmetçi olarak çalışmaya başladı. Birkaç ay sonra da manavın sorumlularından biri oldu. Görevi 2500 askere ve tünel inşaatında çalışan işçilere erzak dağıtmaktı. Ateşkes ilan edilene kadar bu işte çalışmaya devam etti. 18 Kasım 1918 tarihinde de İstanbul’a döndü.
1915 öncesinde Çıplakyan uluslararası işlerle uğraşan varlıklı bir adamdı. 1913 yılında Manchester’da Chazaros Çıplakyan and Co adında bir imalat atölyesi kurmuştu ve Manchester’daki bütün bankalar onu tanıyordu. Fakat üç yıl sonra burayı bırakmak zorunda kaldı. İstanbul’daki Osmanlı Bankası, Deutsch Orient Bank ve Bank of Athens gibi bankalarla da ilişkisi vardı. Geçmişteki parlak durumunu ortaya koyarak, savaş sırasındaki kayıpları için tazminat almayı umuyordu. Ona göre, kayıpları yalnızca kendi sürgünüyle alakalı değildi, aynı zamanda iç bölgelerdeki tüm Ermenilerin sürgüne gönderilmesi de onun tüm ticari ilişkilerini bitirdi.
İngiliz Komisyonu’ndan kayıplarının hakkaniyetli bir şekilde tazmin edilmesini isteyen Çıplakyan’ın başvurusu, mantıklı bir sebebi olmadığı gerekçesiyle reddedildi. Bu dilekçeyi 15 Ocak 1919’da kaleme alan Çıplakyan, o tarihte Kadıköy, Büyük Sakız Ağacı, Bahariye Sok. 31 numarada yaşıyordu. Ne yazık ki yaşama inatla tutunan bu cesur adamın 1919’dan sonra neler yaşadığını bilemiyoruz.

Çıplakyan’ın Kayıpları:

  1. İstanbul’da kaybettiği tüm sermaye 12,000
  2. Türk hükümeti tarafından satılan Bursa’daki makineleriyle birlikte işleme     fabrikası ve bir dükkân 3,000
  3. Sürgün sırasında %50 düşük fiyata sattığı mallarının, gerçek fiyatı 33,000
  4. Bir Türk memur tarafından dört yıl boyunca hiçbir kira ödemeden işgal edilen ve bütün mobilyalarının atıldığı Büyükdere’deki evi (Kira ve mobilya bedeli) 700
  5. Çemberlitaş’ta bulunan hanın kiracısı sürgünden yararlanarak dört yıl boyunca       kira ödememiştir, bedeli 840
  6. Hiçbir kira ödenmeyerek, yetkililer tarafından yetimhaneye çevrilen Giresun’daki evinin kira bedeli 800
  7. Fındık tarlasının dört yıllık hasılatı 700
  8. Savaştan önce kendileri ile birlikte yaşamak üzere İstanbul’a gelen, Giresun’da bıraktığı parası ve mücevherlerine devlet tarafından el koyulan ve dört yıldır fındık tarlasının hasılatını alamayan kızkardeşinin toplam zararı 5,000

TOPLAM 56,040 Lira

Çıplakyan’ın bu süreçte kaybettiği sadece sermayesi ve mülkleri değildi. Kardeşi dahil olmak üzere pek çok yakınını soykırımda kaybeden Çıplakyan yakınlarının zor durumda kalan aileleri için de talepte bulundu. Çıplakyan bu talepleri dile getirirken Rumları şahit göstermişti, çünkü Giresun’da Ermeni kalmamıştı.

Çıplakyan’ın Giresun’da kaybettiği yakınları:

Kardeşi, Vahan Çıplakyan – tüccar ve toprak sahibi
Dört kardeş olan kuzenleri, Vartan, Hovannes, Kaloust ve Manuk Çıplakyan –  tüccar ve toprak sahibi
Diğer üç kuzeni Vartan, Hovannes, Manuk Takacıyan – tüccar ve banker
Agop Aglamıçyan – tüccar, banker ve toprak sahibi
Agop Tacikyan – tüccar ve toprak sahibi
Agop Culemiryan – tüccar ve toprak sahibi
Hovannes Hulemiryan – tüccar ve toprak sahibi
Karnik Galonyan – tüccar ve toprak sahibi
Dikran Zoryan – tüccar ve toprak sahibi
Mikael Elbizyan – tüccar ve toprak sahibi
Danyel Altunyan – tüccar ve toprak sahibi
Haçik Mazmanyan – tüccar ve toprak sahibi

Çıplakyan’ın dilekçesi İngiliz Devlet Arşivleri’nin  şu katalogundan alınmıştır: FO.608.245.2, Claim of Mr. Tchiblakian, 3 Mart 1919.

Kaynak: Agos

   
© 2010 Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe! Girişimi © Web sitesindeki içerik, kaynak gösterilerek kullanılabilir. Suffusion theme by Sayontan Sinha