Nis 112012
 

Gupse Gamze Tokgöz’ün Çingeneler üzerine yaptığı uzun soluklu çalışmayı Dünya Çingene Günü dolayısıyla beş bölüm halinde yayınlıyoruz.

Dünyanın farklı yerlerinde benzer söyleyiş biçimleri olduğu gibi Türkiye’de de kullanılan bir ifade olan “yarım insan” deyişi ile bin yıllık bir tarihe sahip olan Çingenelerin “tam insan” yerine konmadığı vurgulanır. Yasa önünde eşit ve “tam”; ancak sivil alanda “yarım” olarak görülen bir toplum olan Çingeneler, gün geldi insan yerine konulmadı, gün geldi ağızlarda küfür olarak dolaştı; ancak daha da önemlisi var ki o da çoğu zaman bir toplum ya da bir alt kültür olarak bile algılanmadıkları…

Günümüze kadar süregelmiş “Çingene kalıpları”nın dışında yaşayan biri olan Mustafa Bilen, uluslararası bir firmada pazarlama iletişim uzmanı olarak çalışıyor ve aynı zamanda “Takım elbiseli Çingene” adlı bloğunda yazarlık yapıyor.

Kendisinin bir Çingene olduğunu insanlara inandırmasının zor olduğunu belirten Mustafa Bilen, bunun sebebini ise düzenli bir iş hayatı olmasına, belli bir sosyal statü kazanmış olmasına ve insanların bu tür özelliklerini Çingenelikle bağdaştıramamasına bağlıyor. Bilen’e göre aslında bunun kökünde yatan sebep ise Çingeneliğin insanların gözünde bir toplum olarak değil, bir meslekler grubu olarak var olması.

Bilen; “İnsanlar Çingeneleri fasıllara giden, keman ve darbuka çalan, sokakta çiçek satan ya da falcılık yapan kişiler olarak görüyorlar,” diyor. Kendisi bu meslek gruplarının dışında kaldığı için halkın gözünde Çingenelerin arasına dahil edilmediğini belirten Mutafa Bilen; “Türkiye’de Çingeneler bırakın bir toplum olarak algılanmayı, bir alt kültür olarak bile görülmüyorlar” diyor.

Büyükbabaları İber Yarımadası’ndan Balkanlar’a ve ardından da Anadolu’ya göç eden Mustafa Bilen, aslında içinde tam bir Çingene ruhu taşıdığına; ancak bunu günlük rutin hayatı sebebiyle dışa vuramadığına dikkat çekiyor.

Eğitim bursu alarak çok iyi okullarda okuduğunu ve mevkii olarak iyi bir yere geldiğini ifade eden Bilen, yaşadığı sosyal kesimden ötürü kendi kültürünü korumasının güç olduğunu belirtiyor ve bunu şöyle dile getiriyor: “Ben bir Çingene çocuğuyum, kendi kimliğimi bırakmadım, işim var, takım elbisem var, bundan altı ay sonra da diyelim ki bir yerin müdürü oldum… Benim artık bir şekilde o yüksek mertebenin yemeklerine katılmam, onlarla operalara gitmem, onları evime davet etmem gerekecek; ancak ben o insanları kendi evime davet ettiğim zaman tutup iki tane darbukacı bir tane kemancı çağırırsam o insanların bana karşı kötü bakışlarına maruz kalırım.”

Mustafa Bilen, bunun sebebini insanların gözünde kendi kültürünün eğitimsiz görülmesine ve yapılmaması gereken birçok davranışı barındırmasına bağlıyor.

“Yahudilerin azimine hayranım, Çingenelerde bu yoktur”

Mustafa Bilen’e göre soy ağacının bireye yüklediği olumsuz sıfatları kişinin üzerinden atabilmesinin ve sınıf atlamasının iki yolu var: Birincisi eğitimli olup kariyer yapmak, ikincisi ise bir şekilde paraya ulaşmak ve paranın verdiği gücü kullanmak.

Bilen, Yahudi toplumunu ikinci seçeneğe örnek olarak göstererek; “Tarihte hangi toplum Yahudileri kabul ediyordu? Neredeyse hiç. Kapital toplayıp iş sahibi olarak farklı toplumlar tarafından kabullenildi Yahudiler. Azimlerine hayranım, Çingenelerde bu özellik yoktur mesela” diyor.

Mustafa Bilen bir anlık tereddüde düşüyor ve adeta sesli düşünüyor: “Çingenelere biraz azim aşılanması gerektiğini düşünüyorum; ama bir yandan da bu duyguyu kazandıkları anda ortada Çingene kültürüne bağlı bir toplumun kalmayacağı gerçeği aklımı kurcalıyor. Ben hem iyi bir yaşam standardı, hem de kültürümü istiyorum; ama Çingenelere ait olmayan bir hissi de özümde var ederek aslında kendimle çelişiyorum.”

Kültür ve azmin çelişkisi işte böyle yaşanıyor. Bu çelişki ise kuşkusuz ki hayatını sürdürebilme ve toplum içinde var olabilme güdüsünden ileri geliyor. Bu süreç içerisinde ise bilindiği üzere birçok sorunla karşılaşılabiliyor…

Özbayraktar: “İstifaya Zorlandım”

Örneğin Türkiye Romanlar Derneği Başkanı Serdar Özbayraktar, bir Roman için toplum tarafından kabul edilmenin her zaman çok önemli olduğunu vurguluyor; çünkü Özbayraktar, 1985 senesinde bir vergi dairesinde memur olmuş, ancak iki yıl sonra Çingene olduğunun öğrenilmesi üzerine aktif olan bir görevden pasif bir göreve alınmış. Özbayraktar; “Görevimin değişimi üzerine istifa etmek durumunda bırakıldım” diyor.

Özbayraktar ekliyor; “Bu zamana kadar Türkiye’de yapılan her şey Çingenelere mal edilmiştir; Çingeneler fuhuş yapar, eroin satar, hırsızlık yapar gibi… Aslında bilmezler ki Çingeneler Türkiye vatandaşlarının en verimli insanlarıdır; ama Çingenelere işini yaparken paşam deniyor; öteki türlü de maşam.”

Geleceğimizi öğretmenlerin önyargıları belirliyor

Özbayraktar, aynı zamanda tüm Çingenelerin bir şekilde yerleşik hayata geçmesi ve yaşanılan yere entegre olması gerektiğini savunuyor. Toplum tarafından kabullenilmenin en önemli unsur olduğununu belirten Özbayraktar, bunun da öncelikle eğitimden geçtiğini belirtiyor.

Özbayraktar’la aynı fikirde olan Mustafa Bilen ise eğitim konusundaki yetersizliği şöyle dile getiriyor: “Bir öğretmenin ataması Çingene mahallesine çıktığı zaman öğretmen kendini sürgüne gönderilmiş gibi hissediyor. Mesleğine böyle bir zihniyetle yaklaşan bir öğretmenin öğrencileriyle arasında iyi bir ilişki kurmasını bekleyemezsiniz. Bunun yanında Çingeneler genelde teknik okullara, oradan çıkınca da sanayi mahallelerine gidiyor, yani çok bir değişim olmuyor çevre yaşantılarında… O zaman nasıl Çingenelerin gelişmesini beklersiniz?”

Çingenelerin eğitimine giden yol öğretmenlerden, öğretmenlerin verimli eğitim vermelerine giden yol ise negatif algılardan kurtulmalarından geçiyor. Bunun için de öncelikli olarak toplumdaki “Çingene algısı”nın değişmesi ve halkın önyargılardan soyutlandırılması gerekiyor. Yani bu aşamada sadece Çingenelerin değil, onların yanında Gacoların* da eğitilmesi gerektiği gerçeği ortaya çıkıyor.

Önyargıların kökeni

Çingenelik yüzyıllar boyu çeşitli hurafelere konu oldu. Bunun sebebi halkın Çingenelerle aralarına mesafe koymak istemesiydi.

“Çingeneyiz Biz” adlı kitabın yazarı ve “Çingeneyiz.org” adlı sitenin editörü Ali Mezarcıoğlu “Neden onların da bizler gibi toprakları ve hayvan sürüleri yok, neden onlar sürekli hareket halindeler?” gibi sorulara verilen yanıtlarla bu mesafelerin oluşturulmaya çalışıldığına dikkat çekiyor.

Mezarcıoğlu; “Ne yazık ki ülkemizde de bu tip efsaneler fazlasıyla bulunuyor ve bu efsanelerin etkisi altındaki bireyler ise Çingenelere karşı negatif bir tavır içerisinde olabiliyorlar” diyor. Mezarcıoğlu’na göre, Çingeneler şimdiki durumları hakkında geçmişlerinden ötürü suçlu gösteriyorlar.

“Çarmıha Gerilme Efsanesi” dünyada Çingeneler hakkındaki sayısız örnekten sadece biri. Bu efsaneye göre Çingeneler, Hz. İsa çarmıha gerilirken kullanılan çivileri yaptıkları için, Tanrı tarafından lanetlenmişler ve bitmeyecek bir göçebelikle cezalandırılmışlardır. Görülen o ki, Çingenelerin yaşayışları toplumlar tarafından bir ceza olarak algılanıyor böylece olumsuz algılara sebep açan hurafeler de geçmişten günümüze taşınıyor.

Günümüzde halen daha Çingene dendiğinde akla gelen birçok yargılayıcı sıfatın kaynağı olan bu hurafeler ve yarattığı imajdan kaçınmak isteyen kişiler ise son yıllarda Roman kelimesine sığınıyor, böylece hakaret etmek yerine bir kültüre atıf yaptığını düşünülüyor.

Peki ya hangisi doğru; Çingene mi, Roman mı?

* Gacolar tarım ve hayvancılıkla uğraşırlar.

***

Çingene mi, Roman mı?

Bir kutu alın ve içine beğenmediğiniz şeyleri doldurun. Kutuyu “hoşlanılmayan şeyler” olarak adlandırın. Yıllar geçsin, siz aslında kutunun o kadar da kötü olmadığını, “hoşlanılmayan şeyler” olarak adlandırılmasının kutuya hiç yakışmadığını, hatta bu yakıştırmanın ona bir hakaret olduğunu düşünün.

Sonra kutu hakkındaki fikriniz değişsin yavaş yavaş. Ancak içindeki şeyleri alıp değiştirmek yerine gidip yepyeni ve eskisiyle aynı görünen bir kutu alın. Bu kez “hayatımdaki iyi şeyler” gibi, öncekinden farklı bir şekilde adlandırın. Eski kutunuz orada dururken, ona tıpa tıp benzeyen yeni kutu farklı bir şeymiş gibi düşünebilir misiniz? Yeni kutunuzu farklı bir isimle en baştan yaratabilir misiniz?

Çingene ve Roman ikiliği işte tam anlamıyla böyle bir boyut kazanıyor Türkiye’de. Geçmiş yıllarda Türk Dil Kurumu’nda dahi “mecazi anlamda cimri” olarak geçen bir kelimenin içi yıllarca negatif anlamlarla dolduruldu, toplum tarafından “argo” kelime olarak küfür yerine kullanıldı. Sonra kelimenin içinde barındırdığı anlamlar değiştirilmeden kelimenin kendisi değiştirildi.

Bu değişim hem akademik hem de toplumsal anlamda gerçekleşti.

Son birkaç senedir ise “Çingene” sözcüğünün yerini alan “Roman” kelimesi ile kutunun içi yeniden farklı şekilde doldurulmaya çalışılıyor; ancak “Çingene kutusu” her daim göz önünde duruyor. “Eski kutu” gözardı ediliyor; çünkü kelime kullanıldığında içinde barındırdığı anlamların kişi tarafından da onaylandığı imajı yaratılması istenmiyor.

Sokak ağzı ve elit

Pazarlamacı olarak çalışan 26 yaşındaki Esin Çalık da bu ikilemde kalanlardan biri.

Çalık’a göre, Çingene kelimesi toplum tarafından bir küfür olarak algılanıyor ve “Çingene” kulağa daha çok “sokak ağzı” olarak geliyor. Diğer yanda “Roman” kelimesi ise daha “elit” bir tabakayı ifade ediyor.

Yaşadığı ikilemi şöyle açıklıyor: “Sanki samimi bir ortamda Çingene diyebilirsiniz ama tanımadığınız insanların arasında Roman demek zorundasınız; yoksa ayıp olur yanlış anlaşılırsınız, hatta hakaret ediyor izlenimi verirsiniz gibi bir durum var ortada”.

Bu ikilemi yaşayan tek kişi o değil.

Gani Dudu da Çalık’la aynı düşünceleri paylaşıyor.

Geçmişten günümüze bilincinde yer alan algıları değiştirmekte zorlandığını belirten 70 yaşındaki Gani Dudu; “Eskiden hep Çingene derdik. Kötü anlamlar da çağrıştırırdı elbet; sanki ‘pasaklı’, ‘hırsız’ demişsiniz gibi… Şimdi Roman diyoruz ki daha düzeyli bir kültürü ifade etsin” diyor ama soruyor; “Aslında aynı şeyi ya da kişileri ifade etmeleri gerekmez mi?”

Hitap konusunda yaşanılan bu ikilem aslında halkın kendi içinde çelişmesine de neden oluyor. Zira yazı dizisini hazırlarken görüştüğüm kişiler kendilerine yöneltilen tüm soruları yanıtlarken “Çingene” ifadesini kullanıyor; ancak “Roman mı, Çingene mi şeklinde hitap etmeli” diye sorulduğunda ise tereddütsüz “Roman” şeklinde cevap veriyorlardı. Anlaşılan insanlar kendilerini Roman kelimesine alıştırmaya çalışıyor.

Peki ya bu “zorlama süreç” gerekli mi?

“Negatif algı kelimeyle beraber taşınabilir”

“Çingeneyiz Biz” adlı kitabın yazarı ve aynı zamanda “Çingeneyiz.org” adlı sitenin de editörü olan Ali Mezarcıoğlu‘na göre nesne değişmedikten sonra kelimenin nasıl adlandırıldığının hiçbir önemi yok.

“Negatif algı nesne üzerinden üretilmekte ve kelimeye yüklenir. Kelime değiştirilirse negatif algı taşınabilir ya da yeniden üretilebilir” diyor Mezarcıoğlu.

Kelimenin değil, kelimenin barındırdığı anlamların değiştirilmesi gerektiğini düşünen, bu nedenle de Roman değil, Çingene şeklinde hitap edilmesi gerektiğini savunan Ali Mezarcıoğlu’nun aksine; Türkiye Romanlar Derneği Başkanı Serdar Özbayraktar ise, Roman kelimesinin kullanılması gerektiğini savunuyor.

Bayraktar, Çingene olmaktan gurur duyduğunu belirtiyor; ancak ekliyor: “Çingene aşağılayıcı bir kelime olarak görülüyor, oysaki Roman kelimesi biraz daha kibar, biraz daha sosyetik; bu yüzden biz bunu tercih ediyoruz. Çingene dendiği zaman hep aşağılık, hep toplumdışı, topluma entegre edilememiş insanlar algılanıyor. Bu sebeptendir ki bize Roman ibaresi kullanıldığında hoşnut oluyoruz”

Toplumda kabul edilmenin önemli bir etken olduğunu savunan Özabayrak, aslında iki ifadenin de kabul edilebileceğini ancak herhangi bir kişinin Çingene kelimesini olumsuz bir tonlamayla “Gel buraya Çingene!” gibi hakaret amaçlı kullanması durumda bunun gözardı edilmeyeceğini vurguluyor. Vurgudaki anlamın, kötü amaçla mı söylenip söylenmediğinin peşine düşmektense Roman kelimesinin kullanılması gerektiğini düşünüyor

“Çingene affedersin adamın dilidir!”

İstanbul’un yok olmaya yüz tutmuş tarihi Çingene Mahallesi Sulukule’de yaşayan vatandaşlar ise kendilerine Roman denmesini istiyor.

Ancak onlar bu ayrımı sadece hitabet anlamında yapmıyorlar; çünkü onlara göre Çingene ve Roman arasında büyük farklar var.

“Çingeneler göçebe olur, biz o şekilde değiliz Allah’a şükür” diyerek Çingenelerin göçebe özelliğini vurgulayan ve bu nedenle kendilerini Çingene toplumunun dışında gören Sulukuleliler, kendilerine “Çingene muamelesi” yapılmamasını istiyorlar.

18 yaşındaki Çağatay Hergünkoşar yan tarafta yıkımdan sonra açılmış boş bir araziyi göstererek, “Bak Çingeneler şuraya çadırlarını kurarlar içinde yaşarlar ardından da çöpten yemek yerler” diyor. Kendilerinin öyle olmadığını çünkü Roman olduklarını belirten Hergünkoşar’ı 60 yaşındaki “mahallenin annesi” lakaplı Mircan Teyze de destekliyor ve Çingeneliği bir davranış biçimi olarak gördüğünü ifade ediyor: “Çingene affedersin adamın dilidir!”

Toplumun çoğu kesimi gibi Sulukule halkı da Çingene ifadesini bir olumsuzluklar bütünü olarak görüyor ve Roman ve Çingene ifadelerini yaşayış tarzına göre ayırarak kendilerini Serdar Özbayraktar’ın da belirttiği “daha elit” anlam ifade eden Roman kategorisine sokuyor.

Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Birol Caymaz ise tıpkı Fransızca’da ifade edilen “Les gens du voyage” (Seyahat eden insanlar) ifadesi gibi Çingene ifadesinin de belli bir kültürü tanımladığını bu nedenle de bu ifadenin tekrar kullanıma kazandırılması gerektiğini vurguluyor. Caymaz, “Eğer bu ifade kötü anlamlar çağrıştırıyorsa onların da çıkıp ‘Biz Çingeneyiz’ demeleri gerekiyor ki bu önyargılar yıkılsın” diyor.

Pis Çingene, barbar Türk

Ali Mezarcıoğlu Çingene kelimesinin içerdiği negatif anlamları ve bu nedenle kelimenin hakaret gibi kullanılmasını Türkiye’de bir ilk niteliği taşıyan “Pis Çingene” cezasıyla örneklendiriyor.

Geçtiğimiz yıl Ekim ayında balkondan çamaşırlarına su damlatan temizlikçi kadına “Pis Çingene” demesi üzerine F.Y. adlı bir kişi, 2.5 ay hapis ve 3 bin TL para cezasına çarptırılmıştı.

Medyada kendine oldukça geniş yer bulan bu olayı Mezarcıoğlu şöyle yorumluyor: “Herhangi bir etnik, sosyal ya da meslek grubunun adının başına ‘pis’ getirin, bu bir hakaret olur. Örneğin ‘pis berber’ derseniz bu bir berbere hakarettir; ama bu yüzden berberliğin bir hakaret olduğunu kimse iddia edemez.”

Mezarcıoğlu aynı habere bir diğer bakış açısından baktığında ise şunları ifade ediyor: “Çingene kelimesine yüklenen negatif anlamları kullanarak bunu hakaret olarak kullananlar da var; ancak o zaman Çingene olmayan birisine de Çingene dediğinizde suç mu olacak? Çingene kelimesi hakaret olarak kabul edildiği takdirde işte asıl bu durum Çingeneliğin aşağılanması anlamına gelir”

Mezarcıoğlu Çingene kelimesinin hakaret olarak kullanılmasını Avrupa’daki Türk ve barbar imajıyla ilişkilendiriyor: “Avrupa’da malum bize karşı Barbar Türk imajı üretilmiştir. Buna gönderme yaparak Türk kelimesini pejoratif bir bağlamda kullananlar olabilir.

Peki bu durumda Türk kelimesi bir hakaret sözcüğüne mi dönüşecektir? Bence yapılması gereken sapla samanı birbirinden ayırmak. Herhangi bir sözcük hakaret kastı ile kullanılmışsa nefret suçundan bahsedilebilir. Diğer taraftan eğer bir tespit yapıyorsanız hakaretten bahsetmek saçmadır” diyor.

“Roman kutusu” da aynı şekilde dolabilir

Tarih boyunca farklı olanı dışlamak amacıyla değişik halklar hakkında türetilmiş deyimler kuşkusuz ki bir toplumu ifade etmek için yeterli değil.

Bu ifadelerden yola çıkarak edinilen algıların değişmesi üzerine kelimenin de değişmesi ise yararlı bir tutum olmuyor. Çünkü Çingene ifadesi nasıl geçmişte olumsuz ifadelerle doldurulduysa ve şu anda o ifadelerden kaçmak için yeni kelime kullanılıyorsa aynı kelimenin ileride aynı ifadelerle dolu hale gelmesi de mümkün.

Örneğin “Roman” kelimesi yaygınlaştığında içinin aynı ifadelerle doldurulabileceğini düşünen Mezarcıoğlu, bu kelimenin yaygınlaştığı pek çok ülkede negatif anlamların yüklenmeye başlandığını belirtiyor ve Türkiye’de de aynı sürecin yaşanabileceğine dikkat çekiyor.

“Türkçede Çingeneler İçin Kullanılan Kelimeler ve Bunların Etimolojileri” başlıklı çalışması da bulunan Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Hüseyin Yıldız ise her toplumun kendi içinde farklı deyimler kullandığını, bu deyimlerin olumlu da olumsuz da olabileceğini, ancak hepsinin dilin söz hazinesinde bulunduğunu belirtiyor.

Yıldız, “Birçok milletle ilgili olarak; bazıları olumlu, bazıları olumsuz manada türlü deyimler kullanılır. Olumsuz olanları dillerin söz hazinesinden çıkarmak yanlış bir tutumdur” diyor.

***

Sulukule’den Kalan Korku Cumhuriyeti

Sulukule Fatih Belediyesi içinde bir mahalle olmasına karşın sanki bambaşka bir semt gibi,  hatta belki de bir dünya… Hem içinde yaşayanlar, hem de dışarıdan bakanlar tarafından aynı şekilde algılanan bu mahallenin dönüşümü sona doğru hızla ilerliyor. Kendi “dünya”larından ayrılmak zorunda bırakılan mahalleliler gibi, projenin yürütüldüğü bir yan-arka sokaklarında halen daha ikamet edenler ise korku içinde yeni çıkacak kararları bekliyor.

Mahallelinin gözlerine yansıyan hüzün benim girişimle birlikte korkuya dönüşüyor. Fatih Belediyesi’nden olduğumu düşünen işçiler gülümseyerek selam verirken mahalleli yanlarına gitmemem umuduyla gözlerini kaçırıyor.

Yanımdan geçen birkaç genç; “Yıkıma mı geldiniz?” diye sorarken, verdiğim “Hayır” cevabı üzerine ise, “Gitme oraya abla, yerler, öldürürler seni” diyor. Bir süre sonra edineceğim izlenimle bunun doğru olmadığını anlayacak olsam da işittiğim bu uyarı bir anlık irkilmeme sebep oluyor.

Sulukule’yi yıkım öncesi haliyle karşılaştırmak artık mümkün değil; çünkü ortada öyle bir “mahalle” kalmamış. Ancak yıkımın başladığı beş sene öncesiyle karşılaştırıldığında arada kalan tek tük evlerin artık boş arazi ortasında değil de inşaatların ortasında olması dikkat çekici.

İnşaat halindeki binaların arasında tek katlı evinde eşi ve çocuklarıyla yaşamını sürdüren Fatma Elçin, evinin duvarına gerdiği iplere çamaşırlarını asıyor.

Elçin, mahalle muhtarıyla çoktan görüşmüş, kendi evinin de bir sonraki yıkım alanı içerisinde yer aldığını biliyor, bilmediği bir şey var, nereye gideceği!

Çocukları okula gittiği için en azından çevre mahallelerde kalmak istiyor ama; “Kiracıyız biz burada, o yüzden devlet bizi nereye gönderirse gideriz, yeter ki ev versinler bize” diyor. Fatma Elçin, komşularının yaşadıklarından ötürü aslında çok da umutlu değil, “Devlet işi bu belli olmaz” diyor; ama ev verileceğine inanmak da istiyor.

Sokağa atılan hayatlar

Ne zaman çıkacağı belli olmayan yeni yıkım kararı mahallede adeta bir “korku cumhuriyeti” oluşturmuş. Her daim bekleyişte olan mahalle halkından A.Ç, hükümetin, içinde oturan hane sayısına bakmadan ev vermesinden şikayetçi: “Burası iki katlı ev, tapu tek ama iki hane oturuyor. İki kişiye ev vermesi gerekmez mi? Bir kişiye verdiler oysa? Diğer aileyi sokağa atmış oldular, ziyan ettiler insanların hayatını!”

Benzer bir durumla birçok mahalle sakini gibi kendisi de karşı karşıya olan A.Ç., Fatih Belediyesi çalışanlarının kendisine, “Vereceğimiz evi satma, ileride satıp daha iyi bir ev alırsın” öğüdü verdiğini belirtiyor; ancak yarının değil bugünün sıkıntısını yaşayan A.Ç’nin tepkisi; “Olacak iş mi bu? Maceraya sürüklediler bizi!” oluyor.

Belediyelere gidip konuştuğunu, her yerde de konuşacağını, hakkını aradığı ve arayacağını belirten A.Ç, ismini ise vermek istemiyor, adeta kaçarcasına uzaklaşıp kapadığı kapısının ardına saklanıyor ve “korku cumhuriyeti” kendisini tekrar hissettiriyor.

Üç villa sahibi: “Mahallem gitti benim!”

Sulukule’de herkes de derbeder durumda değil. Ev sahibi olmayanlar kötü durumdalar; ev sahibi olanların ise oldukça iyi bir kazanç sağladığı söyleniyor. Örneğin doğma büyüme Sulukuleli olan Çağatay Hergünkoşar, yıkım öncesinde 700 metrekare arsası varmış. Arsa karşılığında üç ev almış.

Ancak Çağatay Hergünkoşar, “O zaman sizin için bir sorun yok, öyle mi?” sorusuna; “Olmaz mı! İçim yanıyor benim içim! Mahallem gitti!” şeklinde tepki veriyor.

“Villada otursan ne olacak yani? Bize gelselerdi öncesinde sorsalardı ‘Burayı yıkalım mı, yıkmayalım mı?’ diye, biz ‘Yıkmayın’ derdik. Eski mahallemizi istiyoruz biz ablacım, bak şimdi mahalle mi kaldı?” diyor.

Sulukuleliler ve TOKİ sakinleri

Çağatay Hergünkoşar evlerinin yıkımının ardından hükümetin kendilerine sağladığı TOKİ evlerine giden ancak geri dönenlerden.

TOKİ evlerinde yaşayan sakinlerin kendilerine iyi davranmadıklarını, oradaki yaşamdan hoşlanmadıklarını belirten Hergünkoşar, kısa süre içerisinde ailesiyle birlikte eski mahallerinin hemen yakınındaki Karagümrük’e taşınmış.

Kendi mahallesinde abi kardeş geçindiklerini belirten Hergünkoşar, TOKİ’deki yaşamını ise; “Herkes birbirine yabancı. Tuhaf davranıyorlar. Aslında yobaz insanlar değiller ama bize öyle davrandılar” şeklinde yorumluyor.

Kirada yaşayan Yudum Demirbaş’ın ekonomik durumu Çağatay Hergünkoşar gibi “parlak” değil. Buna rağmen o da TOKİ evlerinde kalamamış:  “Oradaki insanlar bize hor baktı. Bakkallar biz alışveriş yapamayalım diye marketlerini kapattı!” diyor.

Ancak Yudum Demirbaş’ın aksine Taşoluk TOKİ Evleri sakinlerinden Yüksel Cankurt bu durumu şöyle açıklıyor: Aşağıda bir bakkal vardı, o marketten 400- 500 liralık alışveriş yapmış herkes, ‘sonra vereceğiz’ demiş; ama hepsi parasını ödemeden gitmiş. Adam marketi kapattı tabi. Ama bu herkes için geçerli, onlara karşı bir durum yok yani.”

“Mafya abla onlar, ateş ettiler”

Taşoluk yaşayanlarının TOKİ evleri hakkında dile getirdikleri memnuniyetleri arasında iki sebep bulunuyor: Sakinlik ve buna bağlı olarak da güvenlik. Şehirden uzak olmasının dezavantaj olduğunu belirten vatandaşlar, geldikleri yerlerde çocuklarını oynamaları için dışarıda bırakamadıklarını, burada ise bırakabildiklerini dile getiriyor.

TOKİ sakini çocuklar ise parkta oynarlarken oldukça mutlu görünüyorlar; ancak aslında üzerlerindeki korkularını buraya taşınmalarıyla birlikte atıp daha yeni yeni diğer çocuklar gibi sadece parkın keyfini çıkarabilmeye başlamışlar.

Öyle ki 10 yaşındaki Serhat Esen, Karagümrük’te diğer çocukların kendilerine bir yerde oturmak için bile rahat vermediklerini söylüyor. Esen, “Küçük yaştaki çocuklar yanımızda sigara içiyorlardı, sonra oyuncaklarımızı alıp kaçıyorlardı. Bir kere parka çekirdek yemeğe çıkmıştık, onlar geldiler bize vurdular, dişlerimizi kırdılar” diyor. Dokuz yaşındaki Rafet Büyük ise bunun üzerine dişlerini göstererek “Bak benim dişlerimi onlar kırdılar abla” diyor.

Karagümrük’ten iki yıl önce taşınmış aynı yaştaki Berk Ceylan ise orada kavga çıkaran kişilerin mafya olduğunu düşündüğünü dile getiriyor. Ceylan, “Mafya abla onlar, her gün öyle gezip kavga ediyorlar. Bizim evlere ateş ettiler” derken, Serhat Esen ise; “Siyah giyimli adamlar vardı ellerinde silahlarla, kapımızı, camlarımızı kırdılar bizim; sonra da gittiler” diyor ve ekliyor; “Bıçaklarından, ateş etmelerinden korkuyordum.” Sekiz yaşındaki Elif Rumet ise eskiden geceleri korkudan uyuyamadığını dile getiriyor: “Bunlar gece oluyordu hep, korkuyordum. Babam evde olmazsa dedemler geliyordu, biz de kapıyı kilitleyip yatıyorduk” diyor.

“Neden öldürelim, hayvan mıyız biz?”

Daha hayatlarının ilk yıllarını korku temeli üzerine kurmuş olan bu çocuklar Taşoluk’taki TOKİ evlerinden ise oldukça memnunlar.

Taşoluk’taki hayatlarının oraya gittiklerinden beri sakin olduğunu belirten çocuklar ilginç bir şekilde korktukları Sulukule halkı, TOKİ evlerine taşındığı dönemde ise hiçbir problem olmadığını söylüyor.

Serhat Esen Sulukuleliler taşındığı dönemde de Karagümrük’te yaşadığı sorunların benzerlerini burada yaşayıp yaşamadığı sorusuna “Yok, burası güzel, burada sorun çıkmıyor” diyor.

Bu da aslında Sulukulelilere dayatılmış “suçlu” ifadesinin özünü araştırma ihtiyacını doğuruyor, tıpkı mahalleye girerken işittiğim “Gitme oraya abla, yerler, öldürürler seni” uyarısını işiten Sulukulerin “Neden öldürelim, hayvan mıyız biz?” şeklinde tepki vermeleri gibi…

Taşoluk TOKİ evlerinde 6-10 yaş arasındaki çocukların artık korkmadan oyunlarını oynadıkları bir gerçek; ancak bir diğer gerçek var ki o da Sulukuleliler nerede olurlarsa olsunlar belediyenin kendilerinde yarattığı bir “korku cumhuriyeti”nde yaşamaya mahkum edilmişler.

TOKİ konutlarında sayıları oldukça az olan Sulukuleli aileler konuşmak dahi istemiyor; çünkü Fatih Belediyesi’nden biriyle karşılaşmaktan korkuyorlar. Kalabalık bir ailenin oturduğu evin zilini çalmam sonuncunda kapıya gelen kişilerin birkaç kere değişmesi ve hepsinin yanlış adres olduğunu, orada Sulukuleli kimsenin oturmadığını belirtmesi üzerine evin hanımı olduğu anlaşılan biri gelerek; “Annecim biz oradan geldik ama, çok güzel yerden geldik. Hadi git sen şimdi!” diyor; hemen ardından gelen yaşlı bir bey ise belediyeden geldiğime kesin gözüyle bakarak “Siz neyin peşindesiniz!” şeklinde tepkisini gösteriyor, kapıyı çarpıp kapatıyor.

***

Çingeneler ve eğlence algısı

Sözlerine çoğu zaman dikkat edilmeksizin ön plana çıkarılan ritmin kışkırtıcılığı ile dans edilip eğlenilen Çingene müzikleri, aslında derinlerde çok şey ifade ediyor.

Sanayileşmenin ardından el becerilerine dayalı olarak yaptıkları zanaatlarını fabrikalarda makinelere kaptıran Çingeneler, doğal yetenekleri olan müzisyenliklerini ise “mekanikleşme dünyası”na kaptırmadan koruyabildiler.

Çoğu meslek dallarını teknolojiyle birlikte kaybetmelerine karşın müzik endüstrisinde gelişen teknolojileri yakalayarak doğadan gelen miraslarını devam ettirdiler ve halen daha ettiriyorlar.

Doğanın Çingenelere bıraktığı miras

Çingenelerin müzikle olan ilişkisi hakkında efsaneleşmiş bir hikaye var: Bir Hint Kralı büyük bir müzisyen topluluğunu aileleriyle birlikte İran Şahı Behram Gur’e gönderir. Ancak bu topluluk İran’da uzun süre kalamaz ve göçe devam eder. Çingenelerin tarihi hakkında birçok görüş ve teori var; bu da onlardan biri.

Yüzyıllarca göçebe olarak yaşamış olan bu toplumun müzik alanındaki yetenekleri dünya çapında kabul görüyor. Bunun sebebi ise Çingene halkının tarih boyunca doğayla birlikte yaşamasına, böylece sesleri kaynağından algılamasına bağlanıyor. Çingeneler ise her müzik ürettiklerinde bu yeteneklerini tekrar doğayla paylaştıklarına inanıyor.

Çingene halkı müzik konusunda genel anlamda eğitilmiş değil; ancak kökten gelen bu duyularla doğal bir kulağa sahipler ve kuşaklar boyunca aktarılan ailevi eğitimlerle bir nevi “resmi olmayan” eğitim sürecinden geçiyorlar.

Eğitim süreci çocukluktan başlıyor ve hayat boyu devam ediyor. Günümüzde ne kendisi ne de anne babası eğitim almış bir Çingene çocuğunun dahi iyi bir kulağa sahip olması ve müzik aleti çalabiliyor olması onun resmi olmayan eğitiminden ileri gelir. Çocuğun, müzik ve dans bilgileri kendi ailesinden aldığı bilgilere dayanırken, ailesinin eğitimi ise kendi kuşaklarına ve buna bağlı olarak da doğaya dayanıyor. Bir kuşun ötüşü, su akıntısının sesi atalarını ritmik açıdan nasıl eğitmişse, her yeni jenerasyon da atasından aldığı bu bilgileri çocuğuna aktarıyor.

Mobilya tozlarından müzik notalarına

Çingene müziğinin temsilcilerinden Tarık Mengüç halkının sanatkârlığını genlerinde olan yeteneklerine bağlıyor. Mengüç müzisyenlik yeteneklerinin “Allah vergisi” olduğunu düşünüyor ve bunu Afrikalıların müzisyenlik konusundaki yeteneğiyle örneklendiriyor.

Tarık Mengüç, tıpkı Afrika kökenliler gibi müzik yeteneğinin Çingenelerde de bulunduğunu; ancak alt sınıf olarak görüldüklerinden dolayı keşfedilemediklerini belirtiyor.

“Eğer, romanların müzikteki yeteneklerini keşfeden birileri olsaydı, tıpkı siyahlar ve İspanyollar gibi biz de kendimizi dünyaya göstermiş olurduk” diyen Tarık Mengüç, kendisinin müziğe başlamasını ise şöyle anlatıyor: “Ben mobilyacıydım. Kâğıt kalem bulamazdım ama mobilyalarda oluşan tozların üzerine şarkı sözü yazardım, akşam olunca da kağıt kalemi alır yazdıklarımı not ederdim. Annem babamdan habersiz  şarkı yarışmalarına katılırdım.” Mengüç, müzik yeteneğini kendi kendine keşfettiğini ve bunun üzerine gittiğini belirtiyor.

Müzisyenlikten ayakkabı boyacılığına

Mengüç örneğinin aksine çeşitli koşullar sebebiyle müzisyenlik meslekleri elinden alınan Çingenelerin varolduğu da kuşkusuz. Örneğin Sulukule’de yaşayan A. Kadayıf, eskiden bir müzisyen olduğunu; ancak artık ayakkabı boyacılığı yaptığını belirtiyor. Kadayıf, bundan birkaç sene önce sanatını yerine getirdiğini ve karnını doyurabildiğin; ancak Sulukule yıkım kararının çıkmasının ardından kendi mahallesinde artık hayat kalmadığı için iş yapamadığını, dışarıdaki bölgelerde ise insanlar tarafından hor görüldüğünden dolayı işe alınmadığını belirtiyor.

A. Kadayıf, “Şimdi utanıyoruz dışarıda, bizi hor karşılıyorlar. Semtimizde rahattık oysa, burada eğlence evleri vardı, insanlar evlenmeye buraya gelirdi, biz de karnımızı doyururduk. Şimdiyse bir tane ayakkabı sandığım var, ayakkabı boyuyorum” diyor ve ekliyor; “Önceden peyniri bulabiliyorduk, şimdi ona bile kafa atıyoruz, mahvettiler bizi. Nefesim nasıl kokuyor biliyor musun? Açlıktan rezalet!”

“Müzik hayata karşı bir haykırış”

Yaşanılan bunca sıkıntı ve ortaya çıkan ürünün yetişmesi aşamasında bu kadar çaba sarf edilmesine karşın Çingeneler tüm bu düşüncelerden soyutlanılarak sadece “eğlenceli” olarak görülüyorlar. Örneğin sanki Çingenelerin ve mahallerinin varoluş sebebi eğlence ve eğlendirmekmişçesine Sulukule’nin yıkım aşamasında kullanılan tüm posterlerde “Sulukule yıkılmasın, eğlencenin neşesi kaçmasın” sloganı yer alıyordu.

Tarık Mengüç de halkın kendilerini sadece “eğlenceli” olarak görmesinden hoşnut olmadığını dile getiriyor. Görüşmemiz sırasında “Siz benim bu konularda konuştuğum ilk kişisiniz, ben bunca zamandır televizyondayım; ama kimse benimle bunları konuşmadı bile” şeklinde bir nevi şikayetini dile getiren Tarık Mengüç, insanların yaptığı müzikle eğlendiğini, ancak bunun derindeki anlamını anlamadığını düşünüyor.

Mengüç’e göre hayatları boyunca hep ikinci, üçüncü sınıf vatandaş olarak görülen Çingeneler çok acı çektiklerinden ötürü, bu acılarını ürettikleri müziklerine yansıttılar.

“İçimizdeki isyanı eğlenerek yaşıyoruz”

Aslında müzik onlara göre hayata karşı bir duruş, bir haykırış anlamı taşıyor. Mengüç; “Herkes bizi sürekli gülüyor zannederken, içimiz aslında kan ağlıyor. Bizim müziğimiz bir nevi dışavurum.” diyor ve ekliyor, “Biz, içimizdeki isyanı gülerek, kahkahalar atarak ve oynayarak yaşıyoruz.”

Dünyanın her yerinde farklı ezgiler taşıyan bu müzikler, Türkiye’de ise kimi zaman “düğün müziği” olarak anılıyor; çünkü Çingene orkestraları Türkiye’de düğünlerde de vazgeçilmez bir unsur olarak görülüyor; ancak Tarık Mengüç’e göre önyargılardan ötürü “elit”ler ne kadar asla dile getirmeseler de bu tür etkinliklerde en çok eğlenenler oluyor. Mengüç; “Görüyoruz onları da dans ederken ama itiraf edemiyorlar işte” diyor. Mengüç ekliyor: “Halbuki bu aynı zamanda bir Türk kültürü.”

Özellikle Trakya havasının Türkiye’de düğünlerde ve fasıllarda vazgeçilmez bir unsur olduğu gerçek; çünkü Türkiye’de yaşamış olan Çingeneler de bu topraklar üzerindeki kültürden etkilenerek müziklerinde bu kültürü çeşitli şekillerde harmanladılar.

Türkiye’de üretilen Çingene müziğinin kimi zaman Türk Sanat Musikisi melodileri barındırırken, kimi zaman ise Arabesk ezgiler taşıması ya da bu ezgilerin yanında bir Endülüs ya da Hint tınılarına yer vermesi, Çingenelerin bunu yaşamış olduğu ya da halen daha yaşadığı göçebe hayatı, bulundukları kültürle ilişkilendirmelerinden ileri geliyor.

Dünyanın farklı bölgelerinde temelde yaşadıkları benzer problemleri müziklerine yansıtarak bir nevi melodik çığlıklar atan Çingeneler, yüzyıllar boyu çizdikleri rotalar ve yerleştikleri bölgelerden ekledikleriyle müziklerine çeşitlilik kattılar.

Aynı tabanın üzerine atılan farklı topraklarla edinilen çeşitli mahsuller gibi olan bu müzikler, temelde birbirine benzedikleri gibi birçok farklılıklar da gösterirler. Göçebe yaşamın bir sonucu olan çokkültürlülük ile yoğrulan bu süreç sonucu ortaya çıkan müzikler Çingelerin duyarlı oldukları kulakları sayesinde geçtikleri bölgelerdeki sesleri ve buna bağlı olarak da kültürlerini kolayca kapabilip kendi kültürlerinin içinde eritmelerinden önegelir.

Bunlara bağlı olarak, aslında “Çingene müziği”ni tam anlamıyla bir açıklamasının olmadığı söylenebilir; ancak bu demek değildir ki Çingeneleri ortak bir melodide buluşturan müzik yok. Tıpkı Çingene halkının kendisi gibi müziği de, birbirine bağlı; ancak değişkenlik gösteren birçok farklı melodiden oluşan bir mozaiktir.

Bu mozaiğin Türkiye ayağını ise içinde hem arabesk hem Türk Sanat Müziği bulunduran, bu nedenle de yaşamlarını dile getirme konusunda kendilerine yardımcı olabilen melodiler oluşturuyor.

***

Çingene toplumunda kadının yeri

Çingene toplumunun yaşam sürecine bakıldığında kadınların hayatın merkezinde önemli bir birey olarak yer aldığı görülür. Geçmişteki bu toplumsal düzenin aksine, günümüze tıpkı “gaco” toplumunda da olduğu gibi Çingene kadınının ikincil plana düştüğünü görüyoruz. Yerleşik hayata geçmiş ve ataerkil toplum düzeni içerisinde yaşamını sürdürmeye başlamış olanların aksine, yüzyıllar öncesinde ise kadın bir nevi lider olarak kabul ediliyordu.

Çingenelerin yerleşik düzene geçmesine kadar olan süreçte kadınlar kavimlerini temsil eden kişiler oldukları gibi aynı zamanda kültürlerinin de koruyucularıydı. Buna bağlı olarak Çingene topluluklarında yapılan evliliklerde aileye katılan kişi kadın değil, erkekti ve erkek kadının soyadını taşırdı. Günümüzde halen daha göçebe toplum yaşamını sürdüren bazı kavimlerce uygulanan bu işleyiş, yerleşik hayata geçen topluluklar arasında ise işlevini yitirdi.

“Kadın gibi” olmak

Günümüz toplumunda kadınların doğdukları andan itibaren “erkek gibi” olmak için yüreklendirilmeleri, “erkek gibi” olmak için çabalamalarının aksine; toplumun getirdiği bu cinsiyetçi baskı aslında Çingene kadını için hiç varolmamıştı.

Çingene kadını için önemli olan “kadın gibi” olmak iken, topluma ayak uydurma ve “modernleşme” aşamasında bu işleyiş tersine döndü. Halbuki babalarının değil, annelerinin adıyla çağrılan göçebe Çingene kadınları, topluluklarının esas yöneticileri olarak görülüyorlardı.

Kadınların gücü nereden geliyordu?

Tüm insanlığın bir çatı altında “tabiat insanları” olarak birleştiğini; ancak geçim kaynaklarına göre Gaco ve Çingene olarak ikiye ayrıldığını belirten Ali Mezarcıoğlu, sundukları zanaatleri karşılığında Gacolardan besin edinen Çingenelerin aksine; Gacoların tarım ve hayvancılıkla uğraştıklarını vurguluyor.

Mezarcığlu’na göre, geçim kaynağını edindiği yöntem olan avcılığa büyük önem veren Gacolar için güç ve kuvvet önemli; bu nedenlidir ki erkek toplumda ön plana çıkmıştır. Ali Mezarcıoğlu özellikle büyük kuraklığın yaşanması ve besin elde etmenin daha zor hale gelmesinin ardından yerleşik halkın, yani Gacoların, hayatta kalma mücadelesine başlaması ile savaşçı toplumun ortaya çıktığını belirtiyor. Tarih boyunca hemen hiçbir savaşçı özelliği bulunmayan, içinde bulunduğu savaşlarda taraf tutmayan Çingenelerin aksine, Gacolar giderek savaşçı özelliği kazandılar ve yeni dünyanın şekillenmesini sağladılar. İşte yeni dünyayı şekillendiren bu süreç aynı zamanda toplumsal cinsiyetçiliği de şekillendiren bir süreç oldu ve gaco erkeğini savaşçılık özelliğinden dolayı ön plana çıkardı, kadınını ise eve kapattı.

Göçebelik çağlarının sona ermesinin ardından yerleşik hayata geçmeye başlayan Çingenelerle Gacolar arasında etkileşim başladı. Kadının kavimlerin temsilcisi olması gibi, evin de reisi olduğu Çingene topluluklarının yerleşik hayatın ataerkil yapısıyla tanışması, Çingene erkeklerini olumsuz yönde etkiledi.

Çingene erkeği, ataerkil aile yapısının düşünce sistemiyle tanışarak kadını yargılamaya başladı ve onun evde daha fazla yer almasına sebep oldu; böylece Çingene kadınının konumu yaşanan entegrasyon süreci ve erkeğin Gaco erkek modelini taklit etmeye başlamasıyla arka plana itildi.

Toplumun daimi sembolü

Çingene kadınının geçmiş yüzyıllardan günümüze toplumsal süreçte geçirdiği bu evrime baktığımızda değişime ayak uydurmayan bir gerçek dikkat çekiyor ki bu da kadının Çingene kültürünün sembolü olması.

Anaerkil toplum yapısının geçerli olduğu zamanda kadının toplumun önde geleni olması ve kültürünü yansıtması gibi; günümüzde de Çingene dendiği zaman ilk akla gelen imge kadın oluyor; ancak daha farklı bir şekilde…

Yüzyıllardır ikinci sınıf muamelesi gören Çingeneler her daim olumsuz sıfatlarla nitelendirildiler; ancak tüm bu olumsuz nitelendirilmelere rağmen Çingene kadınının elinde her şeyden önemli olan “liderlik” ve saygınlık özelliği vardı.

Çingene doktorlar ve cadılık

Çingene kadınlarının günümüzde de yaygın olarak yaptığı uğraş olan bitki toplamacılığı tarihsel bir sürece dayanır. Günümüzde bitki ve baharat satan aktarların hammadde kaynağını karşılayan Çingene kadınları, geçmiş yüzyıllarda ise göçebe yaşam biçiminin kendilerine verdiği doğayı tanıma bilgileriyle yenebilecek ve şifalı olabilecek bitkileri topluyorlardı.

Doğanın verdiği gücü kullanarak insanları iyileştiren Çingene kadınları bir süre sonra ise “sihirli ellere” sahip olmaları sebebiyle cadı olarak görülmeye başlandılar. Bitkilerin iyileştirme gücünün yanı sıra aynı zamanda hastalandırma ve öldürme etkisini de kullanan birtakım insanlar dolayısıyla Çingene kadınlar “cadı” olarak anılmaya ve yakılmaya başlandılar. Toplumlarının öncüleri olan Çingene kadınları böylece özellikle ortaçağda büyük engellerle karşılaştılar.

Günümüz şartlarındaki Çingene kadını ise halen daha toplumunun simgesi oluyor; ancak yitirdiği olumlu olan “liderlik” özelliği görülmeksizin sadece geride kalan olumsuz nitelendirmeleriyle…

Örneğin “Çingene kavgası” toplum tarafından günlük dilde dahi en çok sarf edilen ve hem ırkçı hem de cinsiyetçi saldırıda kullanılan bir deyiş. Türk Dil Kurumu (TDK) Sözlüğü’nde şöyle tanımlanıyor Çingene kavgası (günümüzde): “Önemsiz bir sorun üzerine başlayıp, gittikçe kızışan, yakasıaçılmadık küfürlere yol açan kavga”.

Erkekten ziyade kadınları hedef alan bu deyiş, halk arasında hangi cinse doğrultularak kullanılırsa kullanılsın, Çingene kadının klişeleşmiş negatif özelliklerine dikkat çekiyor. Böylece Çingene kadını bir hakaret aracı olarak kullanılıyor.

Çingene kadınını sembolik yapan diğer özellikleri ise çiçekçilik, falcılık gibi yaptığı meslekleri. Kişi sokakta gördüğü Çingene kadınıyla o bireyin varoluşunu değil, bir kültürün varoluşunu canlandırıyor algısında. Görülen o ki olumlu özelliklerini toplumun algısında yitiren Çingene kadını, günümüz toplumunda elinde kalan olumsuz algılarla kültürünün bir nevi temsilcisi oluyor.

Kadın tüm yükün sahibi

Çingene kadınının kültürünün temsilcisi olması aslında halen daha toplumsal özelliklerini de koruduğunu gösteriyor. Çiçekçilik ya da falcılık yapan kadın, ailenin geçiminde büyük pay sağlıyor. Teoride toplum hayatında birincil özelliklerini yitiren kadın, aslında pratikte ailede halen ön planda yer alıyor.

Örneğin Sulukule Mahallesi’nin yıkılmasının ardından çatılarından olan Çingene kadınları, çalışarak evi geçindirmeye çalışırken aynı zamanda “ev içi” ihtiyaçlarla ilgileniyorlar. Bir yandan temizliğe gidip, çiçek satarak bütçeye yardım eden kadınlar, diğer yandan ise yıkılan duvarların arasında yemek yaparak, çamaşır yıkamaya ve çocuk bakmaya çalışıyorlar.

Kimisi bunu başarabilirken kimisi ise yaşadığı koşullar nedeniyle bu “görevleri” yerine getiremiyor. Örneğin 70 yaşındaki Mircan Teyze üç çocuğa baktığını, yakında evlerinin de yıkılacağını belirtirken iş bulamamaktan yakınıyor; mahalle sakini Yudum Demirbaş ise “Ne yapsın bu yaştan sonra temizliğe mi gitsin!” diyor.

Kaynak: Bianet

 Rapor/Araştırma Tagged with: