Oca 262013
 

Raporun konusu

Samatya’da 28 Kasım 2012’den itibaren yaşlı Ermeni kadınlar saldırıya uğramaktadır. İlk başta bunların ‘ırkçı’ saldırılar olabileceği kuşkusu yalnızca ‘endişe’ düzeyindeydi. Ancak saldırıların sistematikleşmesi, gerçekleştirilme biçimlerinin birbirine çok benzemesi ve en son derneğimizin Aksaray Emniyet Müdürlüğü ile görüşme yapacağını duyurduğu gün ve saatte, 23 Ocak 2013 günü saat 16.00’da, bu görüşmeye yönelik bir mesaj izlenimi verecek şekilde yine yaşlı bir Ermeni kadının saldırıya uğraması, bunun ırkçı bir kampanya olduğuna ilişkin hiçbir kuşkuya yer bırakmamaktadır.

28 Kasım 2012’de Samatya’da, yalnız yaşayan 84 yaşındaki Turfanda Aşık evinde öldüresiye dövülmüş halde ve kan kaybından can vermek üzere bulunmuştur. Ev karıştırılmamış, para ve değerli eşya aranmamış, hiçbir şey alınmamıştır. Yaşlı kadın iki hafta yoğun bakımda kalmış, ölümden dönmüş ve bir gözünü kaybetmiştir. Bundan tam bir ay sonra, 28 Aralık 2012’de Samatya’da yine yalnız yaşayan 87 yaşındaki Maritsa Küçük evine girdiği sırada darp edilmek ve kesici aletle yaralanmak suretiyle öldürülmüştür. 6 Ocak 2013’te yine yaşlı bir kadın kaçırılma tehdidi yaşadığını belirterek polise başvurmuştur. 22 Ocak 2013’te ise bir başka yaşlı Ermeni kadın evine girerken saldırıya uğramış, ertesi günü ameliyata alınmış, ancak bir gözünü kaybetmiştir. Bu haber alınınca derneğimiz, Aksaray Emniyet Müdürlüğü’ne giderek konunun görüşüleceğini ve ardından bir basın açıklaması yapılacağını duyurmuştur.

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonumuz, Maritsa Küçük cinayeti üzerine yerinde araştırma çalışmalarına başlamış, mağdurların aileleriyle, mahalle esnafıyla ve Maritsa Küçük’ün cenaze töreninde Samatya’lı kişilerle görüşmeler yapmıştır. Bu temasların sonucunda Komisyonumuz gözlem ve izlenimlerini bir rapor haline getirmiştir.

Samatya saldırılarının arka planı

Maritsa Küçük cinayeti ve saldırıların her biri işlenen yüzlerce cinayet ya da suçtan biri olarak da ele alınabilir, yaşanan süreç içindeki yerine bakılarak zamansal ve mekânsal ‘bağlam’ı içinde de ele alınabilir. Birinci yaklaşımda, örneğin Maritsa Küçük cinayetinin ‘fail’i bulunduğu anda görev biter, sorumluluk yerine getirilmiş olur. Ama adaletin sağlanması için ikinci yaklaşımın benimsenmesi gerekir. Devlet ırkçılığa, ırkçılığı besleyen koşullara, potansiyel ırkçı saldırılara karşı konumunu ancak bu şekilde kamuoyuna ilan etmiş olur. En az bunun kadar önemli olan da, bu şekilde, yasalarda halen yazmayan bir suçun kolektif şekilde işlendiği bir adaletsizlik ortamının, kısaca ırkçılığı besleyen bir ortamın her gün yeniden üretildiği koşullara karşı kamuoyu oluşturma olanağı yaratılmış olur. İnsan hakları savunucuları bu ikinci yaklaşımı benimserler.

Maritsa Küçük cinayetinin ve Samatya saldırılarının zamansal ve mekânsal bağlamına baktığımızda şöyle bir büyük resim ortaya çıkıyor:

  • 24 Nisan 2011’de Ermeni er Sevag Balıkçı askerlik hizmetini yaparken ırkçı bir cinayete kurban gitti. Cinayetin ırkçı yönü yetkililer tarafından sonuna kadar gizlenmeye çalışıldı. Sevag Balıkçı’nın katil zanlısı serbest.
  • 2011 yazında Marmaris’te gümüş takı dükkanı olan bir Ermeni kadın, açıkça kimliğine yönelik ırkçı hakaret ve tacizler son bulmayınca polise başvurdu. Hiçbir sonuç alamadı ve çare kalmayınca Türkiye’yi terk etmek durumunda kaldı.
  • Aynı yılın Ekim ayında gündüz vakti bir taksi sürücüsü müşterisi Ermeni kadını, sadece Ermeni olduğu için dövdü ve sokağa attı.
  • Şubat 2012’de Azerbaycan ve Türkiye hükümetlerinin organizasyonu ve tanıtım kampanyasıyla düzenlenen Hocalı mitinginde “Hepiniz Ermenisiniz Hepiniz Piçsiniz” pankartları açıldı. Irkçılığın meydanlara taştığı mitingde Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı konuşma yaptı. Bu, Ermeni toplumun maruz kaldığı tehdidin devlet destekli olduğunun ilanı anlamına geliyordu.
  • Aynı gün, aylardır Ermeni kimliği nedeniyle taciz ve hakarete uğrayan hayvan hakları savunucusu bir başka kadının bahçesine, mitingde kitleye dağıtılan ve ırkçı pankartları taşıyanların başına taktıkları şapka atıldı. Kadın polise başvurdu, şikayette bulundu, ancak hiçbir sonuç elde edemedi.

Samatya cinayeti ve aynı semtte gerçekleşen saldırılar böyle bir olaylar zinciri içinde yer almaktadır. Bireysel mağdurlardan hepsinin de kadın olması ayrıca dikkat çekmektedir.

Samatya’da saldırılar

Turfanda Aşık’ın öldüresiye dövülmesi

Turfanda Aşık, 87 yaşında, ufak tefek, yalnız yaşayan, üç evladını kaybetmenin acısını yaşamış bir kadın. 28 Kasım 2012 günü, Maritsa Küçük cinayetinden tam bir ay önce, evine girerken arkadan saldıran bir kişi tarafından arka odaya götürüldü ve dakikalarca, yüz kemiklerinin kırılması ve korneasının parçalanması nedeniyle bir gözünü kaybetmesiyle sonuçlanacak şekilde, tanınmayacak hale getirilinceye kadar dövüldü. Tesadüfen bir akrabası o gün ona uğramayacak olsa kan kaybından can vereceğine yakınları tarafından kesin gözüyle bakılıyor. Yaşlı kadının dolapları, çekmeceleri son derece derli toplu ve düzenli olduğundan evin hiçbir şekilde karıştırılmadığı görüldü. Amaç hırsızlık değildi. Turfanda Aşık iki hafta yoğun bakımda kaldı. Hâlâ yaşadığı travmayı atlatabilmiş değil ve ziyaretçilere hep aynı şeyi söylüyor: “Beni dövdüler.”

Olayla ilgili polis araştırması sürüyor.

Maritsa Küçük cinayeti

Maritsa Küçük dört çocuk sahibi, 84 yaşında, Samatya’nın dar gelirli halkının yaşadığı sokaklardan birinde yaşamını yalnız sürdüren, çevresindeki komşu ve esnafın iyilikle andığı ve “Kimseye zararı yoktu” diye tarif ettiği bir kişiydi.

28 Aralık günü küçük oğlu onu evinde kanlar içinde, ölmüş halde buldu. Maktulün oğlunun polis tarafından sorgusu neredeyse 24 saat sürdü. Bu durum, bazı mahalle sakinleri tarafından, polisin aile içi bir cinayetten şüphelenmesine yoruldu. Civarda bazı işyerlerinin güvenlik kameraları vardı. Kameraların, söylenene göre “binlerce saat” süren kayıtları geniş bir ekip tarafından incelemeye alındı. Evde Maritsa Küçük’ün “kefen parası” diye sakladığı bir miktar parası vardı. Para alınmamıştı. Sadece kulaklarındaki küpeler ve üzerindeki birkaç takı alınmıştı. Hatta girişteki masanın üzerinde açıkta duran kâğıt paralara bile dokunulmamıştı. Yaşlı kadının üzerinden giysileri tamamen çıkarılmıştı. Oğlunun ilk andaki anlatımları çevreye ve bazı internet sitelerine yaşlı kadının ağır şekilde dövüldüğü, boğazının kesildiği ve gövdesinde haç şeklinde bir kesik olduğu şeklinde yansıdı. Ancak hemen sonrasında haç şeklinde kesik ifadesi geri alındı. Yanlış görüldüğü belirtildi.

Polis Küçük ailesine olay yeri tutanağını ve fotoğrafları göstermedi. Bu yüzden cesedin üzerindeki kesikler konusu karanlıkta kaldı. Avukatlarımızdan aldığımız, ailenin savcılığa başvurması halinde fotoğrafların gösterileceği bilgisi üzerine konuyu araştırdığımızda, savcılığın dosya üzerine gizlilik kararı aldığı öğrenildi. Dosya üzerinde gizlilik kararı, bir cinayet davası için olağan olmayan bir durumdur ve soruşturmayla ilgili bazı bilgilerin kamuoyuna ulaşmasının istenmediğini göstermektedir. Nitekim, ailenin kendisi bunu hiçbir şekilde belirtmemekle birlikte, yurtdışındaki uzak akrabalarından polisin aileyi cinayetle ilgili olarak “dışarıyla konuşmamaları” konusunda uyardığı öğrenildi. Öte yandan görüşme sırasında ailenin polise ve soruşturmayı yürüten bütün ekibe büyük bir güven duyduğu gözlendi. Aileden cinayetin ırkçı saiklerle işlendiğini düşündüklerine dair hiçbir görüş belirtilmedi, tersine olayı adi bir cinayet vakası olarak algılamanın tercih edildiği görüldü.

Dikkat çekici bir nokta da, Samatya Surp Kevork Kilisesi’nde düzenlenen cenaze töreninde dini vecibelerin yerine getirilmesinden sonra bir konuşma yapan Samatya’nın yerlisi din adamının, Maritsa Küçük’le 60 yıllık komşulukları ve dostlukları olduğunu belirttikten, ortak anılarını aktardıktan, insanların her şeye rağmen iyiliğe yönelmesi gerektiğini anlattıktan, güvenlik güçlerine büyük güven duyduklarını söyledikten sonra cemaati şu sözlerle uyarmasıydı: “Şimdi sizden dedikoduların hiçbirine inanmamanızı istiyorum. Şu ana kadar duyduğunuz ne varsa hepsini unutun.”

Bir din adamı olarak inanılan ve güven duyulan bir kişinin ağzından duyduğumuz bu sözlerin insanlar için birbiriyle çelişen ikili bir anlam taşıdığını söyleyebiliriz. Bir yandan Samatya Ermeni toplumu korkuyla karşı karşıya, insanlar evlerinde yalnız kalmaktan korkmakta ve herkes aile büyüklerini korumanın yollarını aramakta. Dolayısıyla bu sözler bir yandan Ermeni kimliğine yönelik ırkçı bir tehdit korkusunu ve endişesini yatıştırmayı amaçlıyor, ama diğer yandan da ‘bir şeylerin gizlendiği’ izlenimini yaratıyordu.

Cinayetle ilgili derneğimizin araştırmasında ortaya çıkan somut gerçekler şunlardır:

  1. Maritsa Küçük’ün üzerindeki giysiler tamamen çıkarılmıştı.
  2. Cenazenin yıkanması sırasında vücudunda falçataya benzer kesici bir aletle açılmış kesikler görüldüğü belirtildi.
  3. Yaşlı kadın ağır bir şekilde dövülmüştü.
  4. Masanın üzerindeki küçük bir meblağda da olsa kâğıt paralara dokunulmamıştı.
  5. Evde fail tarafından gasba yönelik bir arama yapılmamış, saklanmış olan ‘kefen parası’ bulunup alınmamıştı.
  6. Yaşlı ve güçsüz bir kadın çok küçük bir zor kullanma sonucunda saf dışı bırakılabilecek, etkisiz hale getirilebilecekken, kasti olarak, hukuk diliyle “canavarca duygularla” dövülmüş, çırılçıplak soyulmuş ve kesici aletle bedensel bütünlüğüne zarar verilmişti. Çıkar amaçlı cinayet ya da gasp için bu şekilde şiddet kullanılmasına ihtiyaç yoktu.

Soruşturma süreciyle ilgili olarak sormak istediğimiz önemli soru şudur: Savcılık dosya üzerinde neden gizlilik kararı aldı? Mevcut hukuk diliyle bir “suç örgütü”ne karşı yürütülmekte olan bir soruşturma ya da ulusal güvenliği tehdit eden bir tehlike söz konusu olmadığına göre, bir cinayet dosyasıyla ilgili bilgilerin basından ve kamuoyundan saklanma nedeni nedir?

Bir başka yaşlı kadının kaçırılma girişimi

6 Ocak 2013’te, Ermenilerin Noel’i olan Surp Dzınunt bayramı günü yine Samatya’da yaşayan, adı öğrenilemeyen yaşlı bir Ermeni kadının önü, içinde bir kişinin daha oturduğu beyaz bir araçtan inen iki kişi tarafından kesildi. Kendisine önce “Fatoş” diye bir kadını tanıyıp tanımadığı soruldu. Tanımadığı cevabını alan şüpheli kişiler, söz konusu kadını maddi yardım yapmak için aradıklarını, kendisine de yardım yapabileceklerini söylediler. Yaşlı kadın, son zamanlarda yaşanan olaylar nedeniyle tedirgin olduğu için ürktü ve oradan uzaklaşmak istedi. Ancak şüpheli kişiler kadının uzaklaşmasını engelleyerek, sohbete devam etmek istediler ve bu arada aracı göstererek, “Buyurun sizi istediğiniz yere götürelim” dediler. Bundan iyice korkan kadın kendi ifadesiyle “kendini kiliseye dar attı.” Yaptığımız görüşmelerde bir kısım kişiler, böyle bir ‘kaçırma’ teşebbüsünün olmadığını, ‘beyaz araç’ın belediyeye ait ‘çıktığını’ öğrendiklerini, başka bir deyişle bu kişilerin belediyenin yardım görevlileri olduğunun anlaşıldığını söylerken, başkaları semt sakinlerinin buna inanmadıklarını, bunun kaçırılma girişimi olarak algılandığını belirtmekteler. Bizler, belediye yardımlarının sistemli ve resmi bir şekilde, belirli bir prosedüre bağlı olarak yapılması gerektiğini, sokaktan insan çevirerek yapılmayacağını söylediğimizde tatmin edici bir cevap alamadık. Ancak güvenlik görevlilerinin belediyeyle temas kurup böyle bir ‘ekip’in varlığının doğru olup olmadığını, o gün ve o saatlerde böyle bir ekibin görevde olup olmadığını, görevlerini nasıl yaptıklarını kolaylıkla sorgulayabilecekleri açıktır.

Sultan Aykar’a yönelik saldırı

22 Ocak 2013’te bir başka yaşlı Ermeni kadın saldırıya uğradı. Apartmanın giriş katında yalnız yaşayan 80 yaşındaki Sultan Aykar, saat 16.00-17.00 arası evine girerken bir kişi arkasından gelerek saldırdı. Aykar’ı eve sokmaya çalıştı. Dirençle karşılaşınca gözüne yumruk attı. Yaşlı kadının çığlığının çevreden duyulması üzerine yardım için gelenleri görünce saldırgan kaçtı ve kaçarken kar maskesini çıkardı. Görgü tanıkları, 30-35 yaşındaki saldırganın kar maskesini binaya girerken taktığını aktardılar. Polis, görgü tanıklarına dayanarak saldırganın robot resminin çizildiğini ve araştırmaların devam ettiğini bildirdi.

23 Ocak saldırısı

Derneğimiz yöneticileri Aksaray Emniyet Müdürlüğü’nü ziyaret ederek yetkililerle görüşeceğini aynı gün basına ve kamuoyuna duyurmuştu. Irkçılık ve ayrımcılık karşıtı kuruluş ve çevrelerden temsilcilerle birlikte Aksaray Emniyet Müdürlüğü’ne gidildi. Diğer kişiler bina önünde beklerken yöneticilerimiz emniyet yetkilileriyle görüştüler. Görüşmenin saat 16.00’da olacağı duyurulmuştu. Aynı saatte, Samatya’dan bir başka yaşlı kadının iki kişi tarafından, yine eve girerken arkadan saldırıya uğradığı görgü tanıklarınca ifade edildi. Mahallede görevli sivil polisin, olayın tanığı bir anne ile oğlunu kimlik kontrolünden geçirdikten sonra sokakta ifadelerini aldığı bildirildi. Ancak emniyet güçlerine herhangi bir şikayette bulunulmadığı öğrenildi. Önce Ermeni toplumu tarafından kendisine uzun süre ulaşılamayan kadın, neden sonra tespit edilebilmiş, telefonla görüşülmüş, ancak kendisiyle konuşanın Ermeni toplumundan bir kişi olmasına rağmen gerçek adını vermeyerek, ‘kod adı’ ile görüşmeyi kabul etmiştir. Bu durum bile, yani mağdurların kendilerini mağduriyetlerini bile gizleme durumunda hissetmeleri yaşanan sürecin dehşet boyutunu ortaya koymaktadır.

Saldırıların ırkçı niteliğinin kanıtı

Facebook’ta, 22 Ocak’ta saldırıya uğrayarak bir gözünü kaybeden Sultan Aykar’ın adını taşıyan, “Geberdi” logolu bir sayfa açıldığı ve 177 kişinin sayfaya ‘arkadaş’ olarak kayıt olduğu belirlendi.

Sayfanın linkinden (https://www.facebook.com/kalile.kalile?fref=ts) arkadaş olarak kaydolanların fotoğraflarına ve bilgilerine ulaşmak mümkün.

Görüşmeler sırasında dile gelen duygu ve düşünceler

Görüşme yapılan Samatya’nın Ermeni halkından kişiler ülkelerine olan bağlılıklarını, emniyet güçlerine, semt halkına, komşularına, semt yaşamına duydukları güveni altını çizerek dile getiriyorlar. Müslüman halkla ilişkilerinin çok iyi olduğunu, akraba gibi olduklarını, hiçbir düşmanlık görmediklerini anlatıyorlar.

Ancak sohbet derinleştikçe, Samatya’da korkunun egemen olduğu, Ermenilerin gerçek anlamda yurttaş olamadıkları, düşmanlıkla karşılaştıkları, ayrımcılığın toplumda doğal olduğu hissiyatı içinde oldukları ortaya çıkıyor. Bu sohbetler sırasında dile gelen görüşleri şöyle sıralayabiliriz (aynen ağızdan çıktığı şekilde ifade edilmiştir):

  1. “Yaşlılarımızı yalnız bırakmak istemiyoruz. Çok tedirginiz, çok korkuyoruz.”
  2. “Ermeni sözcüğü küfür olarak kullanılıyor. Ermeni sözcüğü küfür olarak kullanılmaya devam ettikçe, saldırı ve cinayetler de devam edecektir. Bugün 80’lik insanlar, yarın 30’luk, 40’lık insanlar. Bizim adımız küfür yerine kullanıldıkça bunların sonu gelmeyecek.”
  3. “Bir kişi, bir Mustafa’yı, Osman’ı, Ahmet’i öldürürse katil olur, cezaevine girer ve orada da katil muamelesi görür. Ama bir kişi Hagop’u, Haçadur’u öldürürse kahraman olur, cezaevinde de kahraman muamelesi görür. Arada böyle bir fark var.”
  4. “Bugün İstanbul’da Ermeni nüfusu, toplam nüfusun binde birinin altında. Ama Ermenilerin bir suça kurban gitme oranı, bunun tam tersine bu kadar yüksek.”
  5. “Ben vatandaş olmak istiyorum. Devlet dairelerinde çalışmak istiyorum. Beni hâkim yapsınlar, savcı yapsınlar, vazgeçtim, çöpçü yapsınlar. Eşit vatandaş olayım yeter.”
  6. “Bir tinerciyi bulup çıkaracaklar, işte suçluyu bulduk diyecekler. Sağ olsunlar, var olsunlar ama bu cinayet ve saldırıların ardındaki duygu ve dürtüleri açıklamayacak.”
  7. “Malatya katliamından ağızları yandı, öldürülenlerin ne şekilde öldürüldüğü bir anda bütün kente yayıldı ve gizlenemedi. Aynı hataya düşmemek için Maritsa Yaya’nın cesedinin ne şekilde bulunduğunu gizlemek istiyorlar.”

Sonuç

Yaptığımız görüşmelerin sonucunda vardığımız belli başlı sonuçlar aşağıdaki gibidir:

  1. Samatya’nın Ermeni halkı bir saldırıyla karşı karşıyadır. Bir toplumun ve bireylerinin en hassas noktası güçsüz, ilgi ve yakınlığa ihtiyaç duyan aile büyükleridir, yaşlılarıdır. Samatya’nın Ermeni halkı en zayıf, en incitici, kendisine en ağır gelen, en hassas yerinden vurulmaktadır. Adeta Ermenilere, “Yatağınızda ölemeyeceksiniz, yatağınızda ölmenize izin vermeyeceğiz” denmektedir.
  2. İşlenen cinayet salt öldürme ya da gasp kastıyla açıklanamayacak bir şiddet içermektedir. Semt sakinlerinden naklen duyduğumuz, polisin ihtimaller arasına aldığı herhangi bir ‘aile içi cinayet’ vakasıyla bağdaşmayacak bir acı çektirme güdüsü, bedensel bütünlüğe yönelik uzun süreli şiddet içermektedir.
  3. Samatya’nın Ermeni halkı tedirgindir. Resmi sayılabilecek görüşmelerimiz sırasında cinayetin ve saldırının adi bir kriminal vaka olduğuna inandıklarını söylemelerine rağmen, daha dolaylı görüşmeler ve sohbetler sırasında, açıkça ifade edilmese bile, cinayetin Ermeni kimliğine yönelik ırkçı bir nefret saiki de taşıyabileceği duygusu kendini hissettirmektedir. Kilisedeki cenazede bir kadının ilk cevabı, “Bunun ırkçı bir cinayet olduğunu düşünüyoruz” olmuştur.
  4. Samatya’nın Ermeni halkı, sorulduğunda çok net ve ısrarlı bir şekilde emniyet güçlerine güvenlerinin tam olduğunu söylemektedir. Özellikle konuyla ilgili cinayet masası ekiplerinin ne kadar özveriyle, gecelerini gündüzlerine katarak çalıştıklarını dile getirmektedirler.
  5. Emniyet güçlerinin bazı bakımlardan anlaşılabilecek nedenlerle olayın üzerine gizlilik perdesi örtmesinin korkuları azaltma/giderme bakımından yararlı olabileceği düşünülebilir; ancak şeffaflık her zaman daha fazla güven vereceğinden, bu gizlilik, aileye yapılan tembihler, daha da derin bir tedirginlik ve bilinmezliğe yol açmaktadır.

Talebimiz

Samatya’da yaşananlar, ülke genelinde yakın geçmişte gayrimüslimlere yönelik düşmanlık sergileyen olaylarla birlikte ele alındığında genel olarak tüm Türkiye’de insan hakları, demokrasi, adalet ve özgürlükleri tehdit eden ırkçı atmosferin işaretlerinden biri olarak algılanmakta ve hissedilmektedir.

Bu nedenle İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi olarak İçişleri Bakanlığı’ndan konuyla ilgili aşağıdaki önlemlerin alınmasını talep ediyoruz:

  1. Soruşturma şeffaf yürütülmelidir. Adalet Bakanlığı’yla koordinasyon halinde adım atılarak dosya üzerindeki gizlilik kararı kaldırılmalıdır.
  2. Soruşturma, sadece faili bulmakla sınırlandırılmamalı, failin bağlantıları, yaşadığı ortam, aldığı etkiler, görüştüğü çevre de mercek altına alınmalı, başka bir deyişle olaylar tekil olarak değil, her anlamda ‘bağlam’ı içinde analiz edilmeli, soruşturulmalıdır.
  3. Devletin ırkçılığa, ayrımcılığa, nefret suçlarına ve cinayetlerine izin vermeyeceği mesajını vermek, bu yönde faaliyet içinde bulunanların kendilerini güvende hissetmemelerini sağlamak, arkalarında devletin olmadığını göstermek için, ilgili mülki amirler tarafından Samatya halkına yönelik birtakım adımlar atılmalı, iletişim faaliyetlerinde bulunulmalı, gizli değil gözle görünür önlemler alınarak yetkililerin bu konudaki samimiyeti kanıtlanmalıdır.
  4. Irkçılığı suç sayan yasa derhal çıkarılmalıdır. Devlet ırkçılığa göz yummayacağını kanıtlamalıdır.

Ancak şunu da belirtmek istiyoruz: Devletten taleplerimiz, hiçbir şekilde bu konuda devlete güven duyduğumuzun göstergesi değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin uzak ve yakın tarihi ve bugünü, bu konuda devlete güvenmemizi engellemektedir. Ne var ki, devlete görevlerini hatırlatmayı da biz insan hakları savunucuları olarak kendimize görev biliyoruz, bu nedenle taleplerimizde ısrarcıyız. Irkçılık yalnızca egemen resmi ideolojinin kışkırttığı, normalleştirdiği ve sıradanlaştırdığı, devlet politikalarıyla beslenen bir silah değildir. Irkçılık aynı zamanda toplumsal bir gerçektir. Türkiye toplumunun geniş kesimlerinde farklı ölçüler ve farklı tonlarda da olsa derin kökleri vardır. Bu yüzden insan hakları savunucuları ve ırkçılık karşıtlarının, ırkçılığa karşı toplumsal refleks geliştirmeye yönelik çalışmalar yapması esas mücadele hattı olarak benimsenmelidir. Makro düzeyde ülke genelinde olmasının yanı sıra mikro düzeyde, en küçük toplumsal birimden başlayarak mahallelerde, işyerlerinde, çarşıda, pazarda ırkçılığa, ırkçı nefrete ve düşmanlığa karşı güçlü bir toplumsal refleks yaratılmalı ve geliştirilmelidir.

Kamuoyunun ve yetkililerin bilgi ve dikkatine sunulur.

İnsan Hakları Derneği
İstanbul Şubesi
Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon