Tem 172013
 

durde-ermeni-soykirimi-forum-300x225Ermeni Soykırımı’nın 100. yıldönümü yaklaşırken soykırımın inkârına yönelik resmi ve gayri resmi devlet politikaları devam etmekte. Bununla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nden 1915’te Ermeni halkının başına gelenleri soykırım olarak tanıması yönündeki talepler gerek uluslararası arenada gerekse ülke sınırları içerisinde çeşitli aktörler tarafından güçlü bir şekilde dile getirilmekte. Durde olarak, soykırımın 100. yıldönümü yaklaşırken konuya ilişkin toplumsal farkındalığı artırmak ve devletin bu konudaki inkâr siyasetine son vermek için Türkiye’deki ırkçılık karşıtı aktivistlerin nasıl bir eylemlilik içerisinde bulunması gerektiği konusunda düzenlediğimiz panel ve forum, farklı kesimlerden çok sayıda  aktivistin katılımıyla gerçekleşti.

Durde’den Cengiz Alğan’ın moderatörlüğünü yaptığı “100.Yıldönümü Yaklaşırken Ermeni Soykırımı Günümüzde Neden Hala Güncel?” başlıklı ilk oturumda, ABD’den Clark Üniversitesi öğretim üyesi Ümit Kurt, yazarlarından olduğu “Kanunların Ruhu, Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek” adlı kitaptan önemli ayrıntılar paylaştı. Soykırım konusundaki ezberleri ters yüz eden, özgün bulgular ortaya koyan bu çalışmadan bazı satır başları şöyle:

Ermeni soykırımının inkârına yönelik resmi ve gayri resmi bütün devlet politikalarının şekillenmesinde Ermeni menkul ve gayrimenkul mallarına el konulmasının ve bunun neden olduğu telaşın etkisi büyüktür. Soykırımın gerçekleşme saiklerini anlamak istiyorsak, Ermenilere ait menkul ve gayrimenkullere yönelik ekonomik motivasyonu unutmamak gerekiyor. Ermenilere uygulanan ‘ekonomik şiddetin’ Ermeni Kırımı’nda oynadığı temel ve yapısal rolün irdelendiği kitapta, ekonomik şiddetten kasıt, tehcir edilen ve zorla yerlerinden çıkartılan Ermenilerin geri bırakmak zorunda kaldıkları taşınır ve taşınmaz mallara mevcut hukuk sisteminin bütün enstrümanlarından yararlanılarak el konulması suretiyle bu topluluğu varlık statüsünden yokluk statüsüne düşürmektir. Ermenileri hem yerinden etme hem de mülksüzleştirme planı devreye sokulurken kullanılan şiddetin en temel aracı bu planını gerçekleştirmeye dönük olarak çıkarılmış hukuksal mevzuattır. Emval-i Metruke (terk edilmiş mallar) kanunlarının 1915 Ermeni soykırımının ve bugünkü hukuk sisteminin yapısal bir unsurunu teşkil etmektedir. İlgili kanun ve yönetmeliklerin büyük bir çoğunluğu Cumhuriyet döneminde çıkartılmıştır. Cumhuriyet ve onun hukuk sistemi, bir anlamda Ermeni kültürel, sosyal ve ekonomik zenginliğine el konulması, Ermeni varlığının ortadan kaldırılması gerçekliği üzerine inşa edilmiştir. Emval-i Metruke Kanunları, ‘normal ve sıradan’ görülen ve öyle algılanan kanunlardır. Onların ‘doğal sayılması’ tüm bir Cumhuriyet tarihi boyunca Ermeni soykırımının niçin yok sayıldığının da cevabıdır. Türkiye, bu varlığın –genel olarak Hıristiyan, özel olarak Ermeni varlığının– bir yokluk haline çevrilmesi üzerine kurulmuştur. Hıristiyan-Ermeni varlığını yok etmeyi kurumsallaştırmak ise birçok başka şeyin yanında, esas olarak Emval-i Metruke Kanunları ile gerçekleştirilmiştir. Bu kanunlar soykırımın yapısal unsurudurlar. Cumhuriyet, soykırımı kendi yapısal temeli haline getirmiştir. Bir hukuk sistemi olarak Cumhuriyet ve soykırım arasındaki ilişkiye yeni bir gözle bakmalıyız.

“Aktivistler Tartışıyor – 1915’ten 2015’e Nasıl Bir Eylem Planı?” başlıklı ikinci oturum Durde’den Levent Şensever’in Ermeni Soykırımı anmaları konusunda Türkiye’deki sivil aktörlerin gösterdiği eylemliliğin dünü, bugünü ve yarınını irdelediği bir sunumla devam etti. Şensever, öncelikle Türkiye’de soykırım konusundaki toplumsal eylemliliğin kısa tarihini anlattı. Söz konusu tarih, 22 Eylül 2005’te Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” konferansından, İnsan Hakları Derneği, İstanbul Şubesi Irkçılık ve Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu’nun 2005′ten bu yana gerçekleştirdiği soykırım anmalarına, 2008 yılında imzaya açılan  ve bugüne kadar 32.500 civarında imzanın toplandığı “Özür Diliyorum” Kampanyası’ndan DurDe’nin 2010 yılından bu yana Taksim Meydanı’nda düzenlediği ve bu yıl ilk kez Ermeni diasporasından ve Avrupa’nın 15 ülkesinden delegasyonların katılımıyla gerçekleştirilen anmaya kadar geçen tüm aşamaları kapsamakta.

2015 yılı yaklaşırken, yılda bir kere yapılan etkinliklerin yetersiz olduğunu, Soykırım meselesini Türkiye’de daha güçlü bir şekilde kamuoyunun gündemine getirmek gerektiğini söyleyen Şensever, önümüzdeki dönemde yapılacak kampanyanın somut ve kazanmaya yönelik talepler içermesi gerektiğini, siyasi otoriteyi hedef alması ve devletten soykırımın tanınmasının talep edilmesi gerektiğini ortaya koydu. Şensever, nasıl bir kampanya izlenmesi gerektiği başlığı altında şu ilkeleri önerdi:

  • Uzun soluklu ve kazanmaya yönelik talepleri güçlü bir şekilde seslendirmek,
  •  Birbirinden kopuk çabaları birleştirmek,
  •  Ermeni diasporası ve Ermeni toplumuyla ilişkileri ve diyalogu güçlendirmek,
  • Aktivistler tarafından örgütlenecek ve kurumların desteği ile yürütülecek bir kampanya,
  •  Amacı paylaşan herkese açık ve kimsenin dışlanmayacağı bir kampanya,
  •  Tek konulu bir kampanya; Ermeni Soykırımı dışındaki konuların ele alınmadığı bir kampanya,

Ekim ayında başlatılması düşünülen kampanya için, imza kampanyası, sergiler ve stantlar açmak, seminerler ve sempozyumlar düzenlemek, web sitesi kurmak, yerel örgütlenmeler oluşturmak, parlamentoda lobi faaliyetleri gerçekleştirmek ve uluslararası insan hakları örgütleriyle ilişkiler kurmak gibi faaliyetlerin yanı sıra, 2015 yılının başında uluslararası bir mahkemenin örgütlenmesi de sunulan öneriler arasında yer alıyor.

Şensever’ın sunumunun ardından yönelttiği “Kolektif, şeffaf ve katılımcı bir kampanyayı nasıl örgütleyeceğiz?” sorusu, katılımcıların farklı fikirlerini, eleştirel bakış açılarını ve yaratıcı önerilerini paylaşmalarıyla sürdü.

Kampanyanın örgütlenmesine ilişkin somut önerilerin sunulduğu kısımda, aktivistler sık sık Taksim direnişi sürecinde örgütlenme pratiklerine değindiler ve bu pratiklerden Ermeni Soykırımı Kampanyası’nda yararlanılması gerektiğini ifade ettiler. Özellikle, ana akım medyanın Gezi Parkı ekseninde gelişen sokak hareketi karşısında sessiz kaldığı, sansür ve oto-sansür mekanizmalarının medya özgürlüğünün önemli ölçüde zedelediği şu günlerde sosyal medya ana akım medya karşısında yeni bir hayat alanı olarak ortaya çıkmakta. Foruma katılan aktivistler, Soykırım kampanyasının örgütlenmesinde Soykırıma ilişkin gerçekleri ve talepleri kamuoyunun geniş kesimlerine anlatabilmek için sosyal medyadan aktif bir şekilde yararlanılması gerektiğini söylediler. Yine Gezi direnişinin pratiklerden olan, katılımcı demokrasinin yansıması olan mahalle parkları forumları da gündeme getirilen pratikler arasındaydı. Katılımcılardan sosyolog Ayşe Öktem şunları dile getirdi, “Gezi olayları Türkiye’nin çoğu konusunu değiştirdiği gibi soykırım konusunu da değiştirdi. Bir arada olabileceğimizi gördük. Dün Yoğurtçu Parkı’nda beş kişi toplanıp, örgütlenip soykırımı konuştuk. Minik  bir forum düzenledik. Gördük ki toplumu bu sırada kaybolan değerler üzerinden var edebiliriz. İstanbul şimdi kaç milyon kişi ve kaç kişi şu an ‘yok!’ Aydınlar, zanaatkarlar, insanlar yok. Orada çarpık çurpuk bir apartman var çünkü onun yerine daha iyisini yapacak Ermeni usta yok. Parklarda, mahallelerde, iletişimin rahat olduğu her yerde forumlar, atölyeler yapmalıyız”. İHD’den Ayşe Günaysu’nun cadde-sokak isimlerinin değiştirilmesi ve tapu-kadastro kayıtlarının açılması önerileri de toplantıda dile getirilen diğer somut öneriler arasındaydı.

Katılımcılar arasında yer alan gazeteci ve sanatçılar, soykırım meselesinin müzisyenlerin, sanatçıların, web tasarımcılarının çabalarıyla sürekli gündemde tutulması gerektiğini söylediler. Senarist Ali Demir, en fazla bir dakikalık görüntülerden oluşan videoların Cannes gibi, Berlin gibi büyük film festivallerinde gösterilmesini önerdi. Bu konuda katılımcılardan Ahmet Kuzik, “Müesses nizamın en büyük başarısı ırkçı propagandayı, inkârı beslemek. Yıllardır yetmiş milyon insan neyi, neden inkâr ettiğini bilmeden inkâr ediyor. Ermeni Soykırımını elle tutulur, gözle görülür hale getirmemiz gerekiyor” derken; Berlin’de kaldırım taşları arasında konulan sarı plakalara öldürülen Yahudilerin hikayelerinin yazılmasında olduğu gibi, soykırım meselesini sokağa indirecek pratiklere ihtiyacımız olduğunu belirtti.

Aktivistlerin büyük bir çoğunluğu, kampanyanın uluslararası platforma taşınması ve kampanyanın yürütülmesinde dünya kamuoyunun desteğinin alınması konusunda görüş bildirdi.

AGOS gazetesinden Pakrat Estukyan, “Bugüne kadar yapılan tüm anmalarda ben hep çeperde durdum. Hrant yürüyüşlerinde ‘Hepimiz Hrantız, Hepimiz Ermeni’yiz’ sloganına katılmadım, çünkü orada verilmesi gereken mesaj farklıydı; ben zaten Ermeni’ydim. Hareketi başkaları da paylaşmalı, çünkü 24 Nisan sadece soykırımı ifade etmez. Aynı zamanda bir grup ırkçının Osmanlıya karşı yaptığı en büyük darbelerden biridir” dedi.

Parlamentoda lobi faaliyetlerine ağırlık vermek şeklindeki kampanya talebi katılımcılar arasında önemli oranda destek gördü.

Forum, gerek katılım gerekse öneriler açısından başarılı bir şekilde sona erdi. DurDe, kampanyaya ilişkin hazırlıklarını yaz ayları boyunca sürdürecek ve Eylül ayında genişletilmiş bir danışma toplantısı örgütleyecek. Kampanyanın ekim ayında bir basın toplantısıyla kamuoyuna duyurulması planlanıyor.

Konuya ilişkin öneriler ve katkılar için kampanya@durde.org e-posta adresine mesaj atılabilir. Kampanya için oluşturulan www.1915to2015.org adresinde bir web sitesi ve Facebook’ta açılan, kampanyanın örgütlenmesinin pratik faaliyetlerine ilişkin bilgilerin paylaşıldığı bir de Aktivist Sayfası var: www.facebook.com/groups/DurDeAktivist

6 Temmuz 2013-Taksim Hill Oteli-İstanbul