Haz 162014
 

durde-logoIrkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Platformu, son dönemde gerçekleştirdiği bir dizi aktivist toplantılarıyla yeniden yapılanma sürecinde. 2007 yılından bu yana ırkçılığa, milliyetçiliğe, nefret suçlarına, antisemitizm ve İslamofobiye karşı mücadele eden DurDe’nin aktivistlerinden Levent Şensever ile yeniden yapılanma konusunda görüştük. 

DurDe bugüne kadar çok önemli işlere imza attı, ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı verilen mücadelenin merkezindeydi. Bugün yeniden yapılanma ihtiyacı nereden doğdu?

DurDe’yi DurDe yapan en önemli özelliklerinden biri, başta ırkçılık ve milliyetçilik olmak üzere, ayrımcılığa karşı mücadele eden aktivistlerin bir platformu ve eylem birliği olması. Ancak DurDe’nin bu özelliği son yıllarda bir miktar törpülendi; son dönemde her biri son derece başarılı olsa da yılda birkaç etkinlik ve eylemle sınırlı bir faaliyet söz konusuydu.

DurDe’nin bu kolektif eylem yeteneği ve yapısının elden geçirilerek, yeniden yapılanması Türkiye’nin içinden geçtiği konjonktürde son derece önem arz ediyor.

Gezi hareketinin ortaya çıkardığı yeni dinamikler, AK Parti’nin çatışma eksenli popülist ve milliyetçi adımları, başta Kürt hareketi ve gayrimüslim azınlıklara yönelik olmak üzere, yükselen ırkçılık ve nefret söylemi, Romanlar ve Aleviler gibi etnik kimlik veya dini inançlara yönelik artan ayrımcılık, Ermeni Soykırımı’nın yüzüncü yıldönümünün yaklaşıyor olması gibi bir dizi gelişme, önümüzdeki dönem çok daha güçlü ve örgütlü bir DurDe’yi zorunlu kılıyor.

Gezi hareketi, Türkiye’deki siyasi alanı AKP karşıtlığı ve “Erdoğancılık” eksenine hapseden ve böylece siyaseten manevra alanını son derece sınırlandıran politika yapma tarzını ve zihniyetini aşmanın dinamiklerini gösterdi. Gezi, her şeyden önce o zamana kadar siyaset sahnesinde göz ardı edilen genç bir kuşağın sosyal aktörler olarak sahneye çıkışıydı. Dolayısıyla, Gezi sonrası siyaset yapan hareketlerin bu dinamiği görmezden gelmesi artık mümkün değil.

DurDe, bu arka planla birlikte mobilizasyon yeteneği yüksek bir yapıya dönüştürülmek üzere yeniden yapılanıyor. Aktivistlerin doğrudan eyleminin esas olduğu, ulusal ve uluslararası düzeyde sosyal ve politik değişim hedeflerine sahip; çoğulcu, kolektif ve demokratik bir yapılanma sürecinden geçiyor. Birkaç ay sürecek bu sürecin sonunda, faaliyet alanlarında çok daha etkin bir yapıya kavuşacak.

DurDe Ermeni Soykırımı’na nasıl bakıyor? 2015, Ermeni Soykırımı’nın 100. yıl dönümü. Soykırımla yüzleşme faaliyetleri için hazırlıklarınız neler?

Ermeni Soykırımı ile yüzleşmek, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisiyle de yüzleşmek demek. Cumhuriyet, Ermenileri ötekileştirerek, katlederek, mallarına el koyup talan ederek, Anadolu’daki Ermeni kültürünü yok ederek bir “Türk ulusal kimliği” oluşturdu ve soykırımı Türk burjuvazisinin oluşturulmasında kaldıraç olarak kullandı.

Şayet Cumhuriyet dönemi iktidarları bu acı olayları “Soykırım” olarak tanımlayıp, gereğini yapsaydı, bugün 1915’i tarihte acıların yaşandığı bir dönem olarak anıyor olurduk. Oysa ulusalcısından, liberaline, muhafazakârından Müslümanına iktidara gelen tüm siyasi partiler, soykırım inkârı konusunda uzlaşıyor. Cumhuriyet döneminde ideolojileri ne olursa olsun gerek iktidar olmuş, gerekse Meclis’e girmiş tüm siyasi partilerin inkâr politikası, tam 91 yıldır kesintisiz sürüyor.

Dolayısıyla Soykırım tartışmaları güncel bir mesele olup, ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı olan tüm çevrelerin önem vermesi gereken bir konu. Soykırım inkârı, milliyetçilikle mücadele ve Türkiye’nin demokratikleşme süreçlerinin önündeki en büyük sorunlardan biridir.

Bu nedenle, Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı ve ötesine geçen süreçte, devletin soykırımı tanıması ve soykırım kurbanlarının torunlarından özür dilemesi esastır. Oysa gözlemlediğimiz kadarıyla iktidar, “Çanakkale Savaşı’nın 100. Yılı” mottosuyla, soykırım inkârı politikalarını daha da güçlendirme çabası içinde. Burada dikkat çeken nokta, soykırım inkârı konusunda iktidarın ulusalcılarla aynı dili kullanıyor olması.

DurDe, bu arka planla birlikte uzun vadede devletin soykırımı tanıması ve özür dilemesini hedefleyen, bu doğrultuda kamuoyunda farkındalık yaratacak geniş çaplı etkinlik ve eylemlerin yer alacağı bir kampanya planlıyor. Kampanya kapsamında çeşitli konferanslar, seminerler, atölyeler, sergiler, imza kampanyası, lobi faaliyetleri ve medya çalışması yapılacak. Kampanya faaliyetleri çeşitli kentlerde ve üniversitelerde örgütlenecek; çeşitli meslek gruplarına yönelik çalışmalar da olacak.

Böyle bir çalışmanın en zor yanı, toplumun 1915’te gerçekleşen olaylar ve Ermeni meselesi üzerine bilgisinin hemen hiç olmaması. Dolayısıyla bilinçlendirme ve farkındalık yaratacak faaliyetler önemli. Bunlar konferanslar gibi çeşitli etkinliklerin yanı sıra, yayınlar ve İnternet üzerinden yapılacak faaliyetlerle güçlendirilecek.

Bir o kadar önemli bir nokta da Ermenistan ve diyasporadan Ermeni sivil toplum örgütleriyle ilişkilerin kurulması ve işbirliğine gidilmesi. DurDe özellikle son iki yıldır bu konuda önemli adımlar attı. Önümüzdeki dönem bu ilişkiler daha da genişletilecek.

Küreselleşme sürecinin ulus devletleri (dolayısıyla milliyetçiliği) gerilettiği iddia ediliyordu. Son AP seçimlerinde aşırı milliyetçi/faşist partiler güç topladı. Bugünün toplumlarında milliyetçilik nereden besleniyor?

Yves Lacoste’un, “Coğrafya Savaşmak İçindir” adlı kitabının başlığı durumu çok iyi özetliyor. Küreselleşme süreci, iddia edildiği gibi ne sınırların önemini ortadan kaldırdı, ne de savaşlara son verdi. Fukuyama’nın Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından ileri sürdüğü “Tarihin sonu” tezi de aradan daha birkaç yıl geçmeden, ABD’nin Irak ve Afganistan’ı işgaliyle çürüdü. Bu teze göre, liberal kapitalizmin devlet kapitalizmi karşısında elde ettiği başarı, savaşların sonu anlamına geliyordu. Bugün bu tezlerin altının ne kadar boş olduğunu görüyoruz. Irak ve Afganistan savaşlarını meşrulaştırmak isteyen Amerikalı Neocon’lar, siyasal İslam’ı “Batı Medeniyeti”nin baş düşmanı ilan ederek, batıda Müslüman göçmenlere yönelik büyük bir ırkçı ayrımcılığın zeminini oluşturdu.

Öte yandan, on yıldan uzun bir süredir devam eden küresel sermayenin finansal krizi, genel olarak tüm dünyada, özel olarak batıda yoksullaşma ve işsizlik gibi sorunlara yol açtı; milyonlarca insanı barınma, sağlık ve eğitim gibi temel kamu hizmetlerinden mahrum bıraktı.

Kriz, geniş kitlelerin sistemi sorgulamasına neden olurken, bu durumdan en çok yararlanan, aşırı sağ ve radikal sol partiler gibi, iktidarlarla organik bağı olmayan ve sisteme karşı eleştirel tutum alan kesimler oldu.

Avrupa’daki aşırı sağ, kapitalizmin krizinin sorumlusu olarak göçmen işçiler, Yahudiler, Romanlar ve Müslüman nüfus gibi marjinal kesimleri gösteriyor ve ırkçı politikalarıyla oy topluyor. Burada asıl mesele, söz konusu ülkelerdeki iktidar partilerinin, oy kaybetme endişesiyle ırkçı politikalara prim vermesi ve benzeri popülist politikaları benimsiyor olması.

İçinden geçtiğimiz dönem, korkutucu derecede 1929 ve sonrasında yaşanan “Büyük Bunalım” dönemini anımsatıyor. Hatırlanacağı gibi, o dönemde krizin yarattığı koşullarda Almanya’da faşizm iktidara gelirken, milyonlarca insanın katledildiği bir Holokost ve bir dünya savaşı yaşandı. Ne yazık ki bu trajedilerin yaşandığı söz konusu ülkelerde yeterince ders çıkarılmadığına tanık oluyoruz.

Türkiye’de durum daha farklı. Küresel krizin etkilerinin pek de hissedilmediği Türkiye’de yükselen milliyetçiliğin dinamikleri başka. Ülkede “muhafazakâr” eğilimler zaten uzun bir süredir egemen.

AKP’nin iktidarı ve bunun sonucunda ordu-bürokrat ittifakından oluşan elitist Kemalist unsurların iktidardan tasfiye edilme süreci, daha önce uzun yıllar horlanan ve dışlanan muhafazakâr Anadolu sermayesinin yükselişine yol açtı. AKP’nin özellikle iktidarının ilk dönemlerinde gösterdiği performans ve bu sayede elde ettiği uluslararası saygı, bu kesimler arasında bir tür “Neo-Osmanlıcılık” olarak adlandırılabilecek, Osmanlı dönemine öykünen sömürgeci duyguların kabarmasına yol açtı.

Bu tabloya, gerek yükselen İslam, gerekse Kürt hareketinin kazanımlarının sonucu olarak ulusalcı kesimler arasında artan endişeleri ve bu iklimde oy kaygısıyla popülist söyleminin dozunu artıran AKP’nin tabanında güçlenen milliyetçi söylemi de eklemek gerekiyor.

Dolayısıyla paradoksal bir manzara ile karşı karşıyayız: Bir yandan Ermeni Soykırımı ile yüzleşme veya barış sürecini çözme konusunda potansiyel olarak öne çıkan AKP iktidarı ve karşısında, MHP ve CHP gibi milliyetçilik, etnik ayrımcılık, vb. konularda sicili son derece kötü partilerden oluşan bir muhalefet duruyor. Öte yandan, “devletin devamı esastır” düsturuyla ulusalcı söylemi sürdüren, eski iktidar unsurlarının bir kesimiyle ittifak kurmaya çalışan AKP pratiği söz konusu.

Bu manzara karşısında, aktivistlerin oluşturduğu DurDe platformu gibi taban örgütlerinin ırkçılık ve milliyetçiliğe karşı vereceği mücadele son derece önem kazanıyor.

 

Kaynak: Marksist.org