<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe! &#187; Azınlık hakları</title>
	<atom:link href="http://www.durde.org/tag/azinlik-haklari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.durde.org</link>
	<description>Ji Nîjadperestî û Neteweperestiyê re Bêje Bise! • Say Stop to Racism and Nationalism!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 05 Feb 2012 21:09:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Diyarbakır&#8217;ın Kaybolan Halkları Şehre Dönüyor</title>
		<link>http://www.durde.org/2012/01/diyarbakirin-kaybolan-halklari-sehre-donuyor/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2012/01/diyarbakirin-kaybolan-halklari-sehre-donuyor/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jan 2012 07:12:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lewox</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlık hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeniler]]></category>
		<category><![CDATA[Kültürel çeşitlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Süryaniler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=4858</guid>
		<description><![CDATA[Diyarbakır’ın geçmişindeki çok kültürlü yapısını sergileyen sergi 14 Ocakta Diyarbakır Sümerpark Amed Sanat Galerisi’nde açılıyor. Küratörlüğünü Birzamanlar Yayıncılık’tan Osman Köker’in yaptığı “Eski Diyarbakır’da Kültürel Çesitlilik” başlıklı sergi çoğunluğu 20. yüzyıl başına ait 200’den fazla fotoğraf aracılığıyla, Diyarbakır’ın kaybolan halklarını şehrin yeni sakinleriyle buluşturuyor. Fotoğraflarda şehrin o zamanki mimarı dokusunun yani sıra gündelik hayatından da görüntüler <a href='http://www.durde.org/2012/01/diyarbakirin-kaybolan-halklari-sehre-donuyor/'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a href="http://www.durde.org/2012/01/diyarbakirin-kaybolan-halklari-sehre-donuyor/diyarbakir/" rel="attachment wp-att-4859"><img class="alignleft size-medium wp-image-4859" title="diyarbakir" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2012/01/diyarbakir-186x300.png" alt="" width="186" height="300" /></a>Diyarbakır’ın geçmişindeki çok kültürlü yapısını sergileyen sergi 14 Ocakta Diyarbakır Sümerpark Amed Sanat Galerisi’nde açılıyor. Küratörlüğünü Birzamanlar Yayıncılık’tan Osman Köker’in yaptığı “Eski Diyarbakır’da Kültürel Çesitlilik” başlıklı sergi çoğunluğu 20. yüzyıl başına ait 200’den fazla fotoğraf aracılığıyla, Diyarbakır’ın kaybolan halklarını şehrin yeni sakinleriyle buluşturuyor. Fotoğraflarda şehrin o zamanki mimarı dokusunun yani sıra gündelik hayatından da görüntüler yer alıyor.</p>
<p style="text-align: left;">Gezginlerin ve araştırmacıların sunduğu veriler 20. yüzyıl başında büyük ölçüde Suriçi’nden ibaret olan Diyarbakır şehrinin nüfusunun 35.000’e yakın olduğunu ve halkın yarısı kadarını gayrimüslim toplulukların oluşturduğunu gösteriyor. Çoğunluğu Ermenilerden oluşan bu grupların arasında Süryaniler, Keldaniler, Katolik ve Protestan Ermeniler, Ortodoks ve Katolik Rumlar, Yezidiler de bulunuyor. Ticari yıllıklar ise şehrin ekonomik hayatında gayrimüslim grupların büyük bir ağırlığı bulunduğunu gösteriyor. <span id="more-4858"></span>1914’te yayınlanan Annuaire Oriental adlı bir ticari yıllıkta yer alan isimlerden kuyumculukla uğraşan 12 firmanın tamamının, 11 duvar ve taş ustasının 10’unun, 9 bakır tüccarının ve ipekli kumaş üretimi yapan 10 firmanın tamamının, pamuk, ipek, tahıl, yün vb malların ticaretiyle uğraşan 38 tüccarın 29’unun Ermeni olduğu anlaşılıyor. Şehirde Ermeni ve Süryanilerin yani sıra Katolik ve Protestanlar tarafından kurulmuş okullar da var. Ermenice yayınlanan gazeteler, tiyatro grupları, Ermeni ve Süryani bandoları şehrin hayatının çok renkli olduğunu gösteriyor.</p>
<p style="text-align: left;">Türkçe, Kürtçe ve İngilizce olarak hazırlanan sergi, <strong>14 Ocak Cumartesi günü saat 16.00’da açılacak ve 7 Şubata kadar</strong> açık kalacak.</p>
<p style="text-align: left;">Birzamanlar Yayıncılık, Anadolu Kültür ve Global Dialogue işbirliğiyle hazırlanan serginin Diyarbakır’daki gösterimi Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından da destekleniyor.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Eski Diyarbakır’da Kültürel Çesitlilik</strong><br />
<em>Sergi Tarihi:</em> 14 Ocak – 7 Şubat 2012<br />
<em>Sergi Yeri:</em> Sümerpark Amed Sanat Galerisi, Diyarbakır<br />
<em>Düzenleyen:</em> Birzamanlar Yayıncılık, Anadolu Kültür ve Global Dialogue<br />
<em>Destekleyen:</em> Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2012/01/diyarbakirin-kaybolan-halklari-sehre-donuyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anayasayı konuşmak</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/11/anayasayi-konusmak/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/11/anayasayi-konusmak/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Nov 2011 05:44:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lewox</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlık hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeniler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=4488</guid>
		<description><![CDATA[Rober Koptaş Türkiye’nin aşırı politikleşmiş ve kutuplara ayrılmış ortamında, her bir mesele, her bir söz, her bir tavır, tutunduğumuz ve sayesinde kendimizi güvende hissettiğimiz pozisyonun süzgeçlerinden geçiyor. Yapılan işleri bu ışıkta beğeniyor veya beğenmiyor, bir kişiyi buna göre tutuyor veya tutmuyor, haksızlıklara karşı sesimizi işimize geliyorsa yükseltiyor, aksi takdirde susuyoruz. Harala gürele akıp giden ve <a href='http://www.durde.org/2011/11/anayasayi-konusmak/'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><a href="http://www.durde.org/2011/11/anayasayi-konusmak/anayasa-toplantisi/" rel="attachment wp-att-4489"><img class="alignleft size-medium wp-image-4489" title="anayasa-toplantisi" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/11/anayasa-toplantisi-300x127.jpg" alt="" width="210" height="89" /></a>Rober Koptaş</strong></p>
<p style="text-align: left;">Türkiye’nin aşırı politikleşmiş ve kutuplara ayrılmış ortamında, her bir mesele, her bir söz, her bir tavır, tutunduğumuz ve sayesinde kendimizi güvende hissettiğimiz pozisyonun süzgeçlerinden geçiyor. Yapılan işleri bu ışıkta beğeniyor veya beğenmiyor, bir kişiyi buna göre tutuyor veya tutmuyor, haksızlıklara karşı sesimizi işimize geliyorsa yükseltiyor, aksi takdirde susuyoruz.<span id="more-4488"></span></p>
<p style="text-align: left;">Harala gürele akıp giden ve ardında kum dahi bırakmayan gündem selinin girdabında, pozisyonların savaşı insani hislerimizin önüne geçiyor. En duyarlıyı, en hassası, en doğruyu oynamaya çalışıyoruz ama, hayat çoğu zaman bu gösterişçiliğimizin ardındaki çiğliği bir kalemde açık edip zaaflarımızı ortaya çıkarıyor. Biz yine de serin gölgeliğimizi terk etmiyor, avının üzerine atılmayı bekleyen bir kaplan gibi bekliyoruz karşımızdakinin zayıf düştüğü anı.</p>
<p style="text-align: left;">Bu samimiyet kıtlığında, elbette ki orman kanunlarının geçerli olduğu bir toplumsal kültürü elbirliğiyle inşa ediyoruz. Politik yarar hırsımız insanlığımızın önüne geçtikçe, birbirimizin kuyusunu kazmayı marifet belliyor; diğerkâmlığı değil, hasmane duyguları yüceltiyor, üstelik bunu da kutsal değerler maskesinin ardına gizleyerek kendi kendimizi meşrulaştırıyor, aslında sadece ve sadece mastürbasyon yapıyoruz.</p>
<p style="text-align: left;">Yaşadığımız kapkaranlık haftanın, kaybettiğimiz onlarca canın sorumlusu şüphesiz ki buna zemin hazırlayan bizleriz. Çünkü bizler, barışı ağzımızda sakız ettiğimiz halde onu hak edecek adımları atmayan, süregiden şiddetten içten içe zevk duyanlarız. “Yeter, artık çocuklarımız ölmesin!” dedikten sonra devletlerine dönüp, “Benim adıma kimseyi öldürme!” diyecek yerde bayraklarına sarınıp sokağa çıkarak linç edecek Kürt arayan Türkler… “Madem bağımsızlık istemiyoruz, o halde neden hâlâ elimizde silah, savaşıyoruz!” diye soracak yerde, silahı kullanmayı sürdürmek için türlü gerekçeler bulmaya devam eden Kürtler… Her daim haklı, her daim güçlü olduklarına inanmayı sürdüren Türkler; kendi içlerinden çıkan farklı seslere öfkeyle yaklaşan Kürtler&#8230;</p>
<p style="text-align: left;">Hayat ne garip. Nefretin dalga dalga yayıldığı, her gün bir başka canın toprağa düştüğü bir memlekette, yerin altından gelen başka türlü bir dalga, bize insan olduğumuzu, en acı şekliyle hatırlattı. Etten ve kemikten olduğumuzu, zayıf olduğumuzu, birbirimize muhtaç olduğumuzu, ezilmiş bedenlerin, korkunun, gözyaşının prizmasında gördük yine. Düşe düşe sonuna yaklaşmakta olduğumuz uçurumun kenarındaki bir cılız dala tutunmak için, yine içimizden bazılarımızın öte dünyayı boylamasının gerekmesi, alçalmakta ne kadar yol kat ettiğimizi göstermiyor mu?</p>
<p style="text-align: left;">Neyse ki, devletin, bürokrasinin, siyasetçilerin, milliyetçilerin bütün pespayeliklerine ve beceriksizliklerine rağmen, içimizde umudun yeşermesine imkân tanıyan şeyler de oluyor. Kimilerinin ölüleri bile etnik kökenine göre tasnif etmeye yeltenmesine pabuç bırakmayıp uzaktaki kardeşlerine can ve güç katmaya çalışan insanlarımız da var. Çok var hem de…</p>
<p style="text-align: left;">Daha ilk dakikadan itibaren, bulabildikleri bütün mecralarda, ama özellikle internette kâh çadır, kâh battaniye, çorap, çamaşır, hijyenik ped, çocuk bezi, kâh moral, kâh sevgi, kâh dua göndererek darda olanların acısını paylaşan, onlara karınca kararınca teselli olmaya çalışan her türden yurttaşımız var.</p>
<p style="text-align: left;">Demek ki, umudumuz da var. Yeter ki, şu dayanışma duygusunu, şu saygıyı ve adanmışlığı, sadece felaket zamanlarında değil, günlük hayatımızda da anımsayalım. Yaşarken bir yandan politika yapmayı biraz kenara bırakıp, gerçekten ‘biz’ olalım.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Surp Giragos için teşekkür</strong></p>
<p style="text-align: left;">Ahtamar’daki Surp Haç Kilisesi’nin yenilenmesi elbette ki tarihi bir olaydı, ancak Diyarbakır’da Surp Giragos Kilisesi’nin açılması, ondan çok daha derin bir anlam taşıyor.</p>
<p style="text-align: left;">Ahtamar, büyük bir devlet projesiydi. Devletin parasıyla, devlet tarafından, elbette ki her şeyden önce devletin yüksek menfaatleri için yenilendi. Aynı yüksek menfaatler için bir günlüğüne ibadete açıldı. Ve nihayetinde devletin hizmetinde bir müze olarak da varlığını sürdürüyor.</p>
<p style="text-align: left;">Oysa Diyarbakır’daki tarihi kilise, bizatihi Diyarbakırlı Ermenilerin girişimi, onların emeği, onların çabası ve Diyarbakır Belediyesi’nin, yani Diyarbakır’ın bugünkü sakinleri olan Kürtlerin büyük ve içten desteğiyle yenilendi. Bu kilise, bir Ermeni vakfının yönetiminde, Türkiye Ermenileri Patrikliği’ne bağlı olarak faaliyet gösterecek.</p>
<p style="text-align: left;">Büyük maddi darboğazlardan geçilerek yenilenen kilise için Kültür Bakanlığı’ndan da destek istenmiş, ancak Bakanlık, “Kilise ancak devletin kullanımına geçerse yardımda bulunuruz” gibi kabul edilemez bir cevap vermişti.</p>
<p style="text-align: left;">Hal böyle olunca, Surp Giragos Kilisesi, Türkiye ve diaspora Ermenilerinin yanı sıra, Diyarbakır Belediyesi’nin parasıyla, inşaatı yürüten firmanın da büyük anlayış ve desteğiyle ayağa kalktı.</p>
<p style="text-align: left;">Bu büyük başarıda aslan payı, inandığı rüyanın peşinden giden vakıf yönetim kurulunun ve başkanı Vartkes Ergün Ayık’ındır. Kendisi de Diyarbakırlı olan Başepiskopos Aram Ateşyan’ın çabası da önemliydi şüphesiz, ancak Ergün Ayık ve arkadaşları bu işin arkasında bu kadar kararlılıkla durmasalardı, Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanında bir dinamizm yaratmasalardı, bugün bizler hâlâ Surp Giragos’un harabelerine bakarak gözyaşı döküyor olurduk.</p>
<p style="text-align: left;">Kilisenin inşaatı aslında bütünüyle sonlanmadı. Çan kulesinin yapımı ve diğer işler için 1 milyon dolar daha gerekiyor. Bu yüzden, gösterilen dayanışmanın da devam etmesi gerekiyor. Belediye, desteğini sürdürecek; Diyarbakırlı olan veya olmayan herkesin de elini taşın altına koyması gerekiyor.</p>
<p style="text-align: left;">Başlayan işin tamama ermesi için, o kilise yılda sadece birkaç gün açık kalmamalı. Surp Giragos’un kapısı, bölgedeki Ermenilere ve Ermeniliğini gizlemek zorunda kalan insanlarımıza, ayrıca her dinden ve inançtan ziyaretçilere açık olmalı. Bunun için Diyarbakır’a kalıcı bir din adamının atanması elzem. Patriklik şu ana kadar bu yönde bir işaret vermedi, ancak ileri görüşlü olmak ve bu kilisenin bölge insanı için ne kadar büyük anlam taşıdığını hissederek, Surp Giragos’u, tam da Tanrı’nın evine yaraşır şekilde, sürekli yaşayan, kapısı her daim açık bir yer haline getirmek gerek. Bu kilise, yılda sadece iki kez ibadet edilsin diye değil, insanların yüreğine ışığını sürekli olarak saçsın diye yenilendi. Bunun için dökülen terin, hep birlikte yaratılan enerjinin değerini bilmek gerekir.</p>
<p style="text-align: left;">Kaynak: <a href="http://www.agos.com.tr/index.php?module=corner&amp;author_id=10&amp;cat_id=22" target="_blank">Agos</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/11/anayasayi-konusmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Yeni Anayasa’da azınlık hakları Lozan’ı aşmalı&#8221;</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/10/yeni-anayasa%e2%80%99da-azinlik-haklari-lozan%e2%80%99i-asmali/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/10/yeni-anayasa%e2%80%99da-azinlik-haklari-lozan%e2%80%99i-asmali/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 Oct 2011 13:30:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lewox</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Rapor/Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlık hakları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan hakları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=4449</guid>
		<description><![CDATA[Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları Ağı (EMHRN) Örgütlenme Özgürlüğü Çalışma Grubu, geçen hafta ‘Türkiye’de Azınlık Haklarını Savunan Grupların Örgütlenme Özgürlüğü’ başlıklı bir rapor yayımladı. Raporu kaleme alan Nurcan Kaya, Kürt, gayrimüslim ve eşcinsellerin örgütlenme hakkına, karşılaştıkları engellere, devletin bu alanda geçmişte ve bugün sergilediği tutuma ışık tutuyor. Daha önce ‘Türkiye’nin Eğitim Sistemi’nde Azınlıklar’ adlı bir rapor da <a href='http://www.durde.org/2011/10/yeni-anayasa%e2%80%99da-azinlik-haklari-lozan%e2%80%99i-asmali/'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a href="http://www.durde.org/2011/10/yeni-anayasa%e2%80%99da-azinlik-haklari-lozan%e2%80%99i-asmali/nurcan-kaya-azinlik-haklari-anayasa-lozan/" rel="attachment wp-att-4450"><img class="alignleft size-full wp-image-4450" title="nurcan-kaya-azinlik-haklari-anayasa-lozan" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/10/nurcan-kaya-azinlik-haklari-anayasa-lozan.jpg" alt="" width="240" height="169" /></a>Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları Ağı (EMHRN) Örgütlenme Özgürlüğü Çalışma Grubu, geçen hafta ‘Türkiye’de Azınlık Haklarını Savunan Grupların Örgütlenme Özgürlüğü’ başlıklı bir rapor yayımladı. Raporu kaleme alan Nurcan Kaya, Kürt, gayrimüslim ve eşcinsellerin örgütlenme hakkına, karşılaştıkları engellere, devletin bu alanda geçmişte ve bugün sergilediği tutuma ışık tutuyor. Daha önce ‘Türkiye’nin Eğitim Sistemi’nde Azınlıklar’ adlı bir rapor da keleme almış olan Nurcan Kaya’yla, gayrimüslimlerin örgütlenme özgürlüğü ve yeni anayasada azınlık hakları üzerine söyleştik. <span id="more-4449"></span></p>
<p><strong>• Geçmişte gayrimüslimlerin örgütlenmesi önünde ne gibi yasal engeller vardı, bugün durum ne?</strong></p>
<p>1980 darbesinden 3 yıl sonra kabul edilen Dernekler Kanunu, o dönem kabul edilen pek çok kanun gibi örgütlenme hakkını neredeyse kullanılmaz hale getiriyordu. Durum azınlıklar açısından daha ağırdı, zira kanunun 5. maddesi, “kurulması yasak olan dernekler” arasında “bölge, ırk, sosyal sınıf, din ve mezhep esasına veya adına dayanarak faaliyette bulunmak” ve “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, ırk, din, mezhep, kültür veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek” amacını taşıyan dernekleri sıralıyordu. Ancak, 2004 yılında kabul edilen yeni Dernekler Kanunu ile pek çok yasakla birlikte bunlar da kalktı ve gayrimüslim azınlıklar dahil, ülkedeki pek çok etnik ve dinsel topluluk dilini, kültürünü korumak için dernekler kurmaya başladı.</p>
<p>Vakıflar konusunda ise durum farklı. Vakıflar Kanunu’nun 101. maddesine göre belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz. Örneğin Kurtuluş Protestan Kilisesi Vakfı mahkemece bu maddeye dayanılarak tescil edilmedi ve bu karara karşı yapılan temyiz başvurusundan da bir sonuç alınamadı. Gayrimüslim vakıfların mülkiyet ve yönetim sorunlarına dair yasadan kaynaklı sorunlar da tam olarak çözülmüş değil.</p>
<p><strong>• Örgütlenme özgürlüğünün engellenmesi gayrimüslimler açısından ne gibi sıkıntılar yaratıyor?</strong></p>
<p>Türkiye’de azınlıkların ülkenin yönetimine katılmasını sağlayacak merkezi veya yerel bir mekanizma yok. Azınlıkların dillerini, kültürlerini korumak, geliştirmek için faaliyet yürüten devlet destekli bir kurum da yok. Ayrıca, azınlıklara yönelik ayrımcılığı araştıracak, rapor edecek ve ayrımcılığın ortadan kalkması için politika oluşturulmasına katkıda bulunacak bir eşitlik kurumu da yok. Bu konuların tamamında iş azınlık dernek ve vakıflarına kalıyor maalesef.</p>
<p><strong>• Reformların hayata geçmesi için atılması gereken adımlar neler?</strong></p>
<p>Yapılan reformlar yeterli değil. Reformların hayata geçmesi için artık dilimize pelesenk olmuş bir şey gerekiyor: Zihniyet değişikliği. Dernekler Masası’na dernekleri denetleme yetkisi tanınıyor ancak derneklerin sık sık denetlenmesi, hatta dernek yöneticilerinin Dernekler Masası görevlilerince faaliyetleri nedeniyle ‘nazikçe uyarılmaları’, dernek yöneticilerinin istihbarat görevlileri tarafından ‘dostça’ ziyaret edilmesi, mevzuattan değil, azınlıkları ve örgütlenmelerini bu ülkeye tehdit olarak gören zihniyetin tam olarak değişmemiş olmasından kaynaklı. Bazı derneklere sürekli olarak yurtdışından yardım alıp almadıkları soruluyor.</p>
<p><strong>• Anayasada azınlıklara yönelik ne tip bir düzenleme yapılabilir? Lozan’dan gelen haklar sizce azınlık toplumları için yeterli mi?</strong></p>
<p>Anayasanın tüm vatandaşları eşit haklara sahip bireyler olarak tanımlayacak, etnik referanslardan arındırılacak şekilde değiştirilmesi, azınlıkların korunmasına ciddi bir katkı sağlar. Ayrıca pek çok ülkenin anayasası azınlıkların dillerinin, kültürlerinin korunmasının devletin görevi olduğunu vurguluyor. Böyle bir vurgunun yeni anayasada yer alması, mevcut durumu göz önüne alınca elzem hale geliyor. Lozan Antlaşması’nın kabul edilmesinden bu yana, azınlık haklarının korunması konusunda uluslararası hukukta ve pek çok ülkede uygulamalar çok ilerledi. Lozan Antlaşması, örneğin ayrımcılık yasağı ve devletin pozitif yükümlülükleri konusunda oldukça yetersiz kalıyor. Ayrıca, azınlıkların dillerinin, kültürlerinin korunması, azınlıkların kamusal hayata ve ülkenin yönetimine katılması konusunda devletin alması gereken tedbirler konusunda gerekli düzenlemeleri içermiyor. Kaldı ki Lozan’daki düzenlemeler dahi tam olarak hayata geçirilmiyor ve ülkedeki tüm etnik ve dilsel azınlıklara uygulanmıyor. Bu nedenle devletin azınlık hakları konusunda artık Lozan cenderesinden kurtulması ve uluslararası sözleşmeler ve düzenlemeler ile demokratik ülkelerdeki mevzuat ve uygulamaları referans kabul etmesi gerekiyor.</p>
<p style="text-align: left;">Kaynak: <a href="http://www.agos.com.tr/index.php?module=news&amp;news_id=16939&amp;cat_id=1" target="_blank">Agos</a></p>
<p style="text-align: left;">» Raporu indirmek için <strong><a href="http://www.bianet.org/files/doc_files/000/000/331/original/%C3%96rg%C3%BCtlenme%C3%96zg%C3%BCrl%C3%BC%C4%9F%C3%BC_T%C3%BCrkiye.pdf" target="_blank">tıkla</a></strong>&#8230;</p>
<p style="text-align: left;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/10/yeni-anayasa%e2%80%99da-azinlik-haklari-lozan%e2%80%99i-asmali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vakıf malları değil gayrimüslimlerin vatandaşlık hakları</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/09/vakif-mallari-degil-gayrimuslimlerin-vatandaslik-haklari/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/09/vakif-mallari-degil-gayrimuslimlerin-vatandaslik-haklari/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Sep 2011 05:12:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lewox</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlık hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrimüslim]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrimüslim Vakıflar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=4142</guid>
		<description><![CDATA[Cengiz Aktar  Dün rahmetli Hrant’ın doğduğu gündü. Elleriyle inşa ettiği ama gaspedilen Tuzla Kampı Hrant vakıflar konusundaki adaletsizliklerin telafisi için çok uğraşırdı. Zira bu azınlıklar için vatandaşlık hakkının da ötesinde bir hayat hakkı meselesiydi. Buradan bakınca hükümetin gayrimüslim vakıflarıyla ilgili 75 yıllık ızdırabı kısmen de olsa bitiren kararı önemli. Vakıflar Kanunu’na eklenen geçici madde ‘Cemaat <a href='http://www.durde.org/2011/09/vakif-mallari-degil-gayrimuslimlerin-vatandaslik-haklari/'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><a href="http://www.durde.org/2011/09/vakif-mallari-degil-gayrimuslimlerin-vatandaslik-haklari/azinlik-aihm-vakif-azinliklar-azinlik-mallari-azinlik-vakiflari/" rel="attachment wp-att-4143"><img class="alignleft size-full wp-image-4143" title="azinlik-aihm-vakif-azinliklar-azinlik-mallari-azinlik-vakiflari" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/09/azinlik-aihm-vakif-azinliklar-azinlik-mallari-azinlik-vakiflari.jpg" alt="" width="224" height="156" /></a>Cengiz Aktar </strong></p>
<p style="text-align: left;">Dün rahmetli Hrant’ın doğduğu gündü. Elleriyle inşa ettiği ama gaspedilen Tuzla Kampı Hrant vakıflar konusundaki adaletsizliklerin telafisi için çok uğraşırdı. Zira bu azınlıklar için vatandaşlık hakkının da ötesinde bir hayat hakkı meselesiydi. Buradan bakınca hükümetin gayrimüslim vakıflarıyla ilgili 75 yıllık ızdırabı kısmen de olsa bitiren kararı önemli. Vakıflar Kanunu’na eklenen geçici madde ‘Cemaat vakıflarının 1936 yılında beyan ettikleri tüm taşınmazları, mezarlıkları ve çeşmeleri adlarına tescil edileceği ve üçüncü şahıslar adına kayıtlı olan taşınmazların rayiç değerinin ise Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce cemaat vakıflarına ödeneceği’ne hükmediyor.<span id="more-4142"></span></p>
<p style="text-align: left;">Mart 2003’te Hrant bana şunları yazmış: ‘Türkiye’de gayrimüslim azınlıkların hakları Lozan Antlaşması’yla garanti altına alındı. Lozan sadece laik cumhuriyetçilerin baş tacı ettiği kurucu sözleşme değil biz azınlıkların da sığındığı koruyucu şemsiyemiz. Lozan’ın birçok maddesi azınlıkların yeni okullar, yeni kurumlar, yeni vakıflar kurabileceğini zikreder. 37. maddesi ise azınlıkları koruma altına alan bu maddelerin bundan böyle herhangi bir kanun ve yönetmelikle yok sayılamayacağını yeni kanunların bu maddelerden üstün sayılamayacağını belirtir. Ne var ki Cumhuriyet devrinde çıkarılan bazı kanunlar -bu arada Medeni Kanun’da yer alan ve biz azınlıklara da uygulanmak istenen ‘cemaat yararına vakıf kurulamaz’ ilkesi- bal gibi Lozan’a aykırıdır.’</p>
<p style="text-align: left;">Mesele bununla da sınırlı değil. Yine Hrant’a sözü verelim. Şubat 2008’de NTV’nin sitesinde yayımlanan izahatında şunları hatırlatıyor: ‘1936 yılında çıkan yeni Vakıflar Yasası ile devlet kilise vakıflarımızdan bir beyanname istemiş, ‘ne mülkünüz varsa bir liste halinde verin’ demiş. Aradan 40 sene geçmiş, 1974 senesinde Yargıtay Genel Kurulu bir karar vermiş ve ‘azınlık vakıflarının 1936 yılında vermiş oldukları beyanname dışında mal edinme hakları yoktur, dolayısıyla bu tarihten sonra edinilmiş bütün mallar, ister bağış, ister satın alma yoluyla elde edilmiş olsun eski sahiplerine iade edilecektir’ demiş. O gün bugün kira gelirleriyle çocuklarımızı okuttuğumuz mülklerden 40’ı (Ermeni cemaatine ait) elimizden bu yolla alınmıştır. Bu mülkler, vakfetmiş olanın eski mirasçısına da geri gitmemiştir. İade edilecek mülkler özenle seçilmekte ve mirasçıları ölmüş olduğu için Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne geçmektedir. Bu süreç her yıl parça parça açılan davalarla yürüdüğü için, 1936 sonrasında bağış ya da satın alma yoluyla intikal etmiş 120 mülk henüz elimizdedir. Herhalde bunların iadesi için mirasçılarının ölmesi beklenmektedir.’</p>
<p style="text-align: left;">Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 1974 tarihli ve E 1971/2.82 K /505 sayılı korkunç hükmünde azınlıklar Türk olmayan yabancılardı, bunların tüzel kişilikleri de gayrimenkul edinemezdi. (Konuyla ilgili derli toplu bir çalışma Dilek Kurban ile Kezban Hatemi’nin 2009 TESEV yayını ‘Bir Yabancılaştırma Hikâyesi: Türkiye’de Gayrimüslim Cemaatlerin Vakıf ve Taşınmaz Mülkiyet Sorunu’)</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Hükümetin ilkeli pragmatizmi</strong></p>
<p style="text-align: left;">Bu adaletsizliğe karşı cemaat vakıflarının gayrimenkul sahibi olma hakkına ilişkin AİHM içtihadı 2007’de oluştu. Bundan önce hükümet kanunu iki kez (2002 ve 2003) değiştirdi, yetmeyince 2008’de yeniden yaptı. Değişiklikler her defasında yetersiz kaldı ve AİHM 2007 içtihadına dayanarak Türkiye aleyhine tazminat ve iade kararları vermeye başladı. Hükümetin son kararının biraz da gelmekte olan çığ gibi tazminatları önlemek olduğu açık. Ama 2002 yılından bu yana sorunu çözme azmi de bir o kadar açık. Vakıflar Genel Müdürü’nün dediği gibi bu bir lütuf da değil, hakkın iadesi. Son karar, sorunları tamamen çözmese de büyük bir adım mahiyetinde. Yargıtay’ın 1974’te aldığı karardan bu yana resmen ‘yabancı’ muamelesi gören gayrimüslim vatandaşlarımızın vatandaşlık haklarının tescili.</p>
<p style="text-align: left;">Diğer taraftan hükümetin adımı tatil rehavetine rastlamış olsa da bu konuda son derece olumsuz bir sicile sahip olan CHP’den tık yok. Hani şu Vakıflar Kanunu’nun tüyler ürpertici gerekçelerle iptali için geçen yasama döneminde Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş ama sonuç alamamış olan CHP’nin. Grup başkan vekili olarak Kılıçdaroğlu’nun da imzasını taşıyan başvuruda şöyle ifadeler vardı: ‘Türkiye’de kurulu olan cemaat vakıfları, o cemaatin tüm dünyadaki mensuplarını vakıf tüzel kişiliği çerçevesinde örgütleyebilecektir. Cemaat esasına dayalı bu tip bir örgütlenme, sınırsız bağış ve yardım alabilme imkânlarıyla birlikte, Türkiye’nin Milli Güvenliği ve sair ulusal çıkarları açısından büyük tehlikedir.’ Kendisiyle hesaplaşmayı CHP’ye bırakalım.</p>
<p style="text-align: left;">Sonuçta şu açık: Mütedeyyinler ve AK Parti, İttihatçı/Kemalist ideolojinin gayrimüslimleri, Türk veya Sünnî olmayan Müslümanları en az kendileri kadar gayrimeşrulaştırdığını ne kadar çok anlar, çekilen acı ve hakikatlerin ortaya çıkmasına ne kadar önayak olur, adaletsizliklere tüm dışlanmışlarla birlikte ne çareler bulur ve böylece bu ideolojilerden ne kadar uzaklaşırsa demokrasi o ölçüde yerleşecek.</p>
<p style="text-align: left;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/09/vakif-mallari-degil-gayrimuslimlerin-vatandaslik-haklari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Azınlık vakıflarının mallarına ilişkin kararname sorunları çözmüyor</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/09/azinlik-vakiflarinin-mallarina-iliskin-kararname-sorunlari-cozmuyor/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/09/azinlik-vakiflarinin-mallarina-iliskin-kararname-sorunlari-cozmuyor/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Sep 2011 10:02:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lewox</dc:creator>
				<category><![CDATA[Rapor/Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlık hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrimüslim]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrimüslim Vakıflar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=4070</guid>
		<description><![CDATA[27 Ağustos günü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’na eklenen 11. geçici madde kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. 28 Ağustos Pazar günü, 162 cemaat vakfının ev sahipliğinde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve bakanların katıldığı iftarın hemen öncesinde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile, daha önce el konulan gayrimüslim vakıf mülklerinin iade edileceği <a href='http://www.durde.org/2011/09/azinlik-vakiflarinin-mallarina-iliskin-kararname-sorunlari-cozmuyor/'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a href="http://www.durde.org/2011/09/azinlik-vakiflarinin-mallarina-iliskin-kararname-sorunlari-cozmuyor/vakif-mallari-2/" rel="attachment wp-att-4071"><img class="alignleft size-full wp-image-4071" title="vakif-mallari" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/09/vakif-mallari1.jpg" alt="" width="225" height="176" /></a>27 Ağustos günü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’na eklenen 11. geçici madde kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. 28 Ağustos Pazar günü, 162 cemaat vakfının ev sahipliğinde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve bakanların katıldığı iftarın hemen öncesinde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile, daha önce el konulan gayrimüslim vakıf mülklerinin iade edileceği haberleri gündemi sarstı. Gazete ve internet sitelerinin manşetlerinde “Tek maddelik devrim”, “Gayrimüslimlere Bayram hediyesi”, “Görülmemiş jest”, “Bütün mallara iade” başlıklarıyla duyurulan kanun değişikliği, gayrimüslim din adamları ve vakıf yönetimleri tarafından da övgüyle karşılandı. <span id="more-4070"></span>Ancak bu ilk heyecanın ardından, KHK metni incelendiğinde, düzenlemenin bazı olumlu değişiklikler sağlasa da, mevcut sorunlara kökten bir çözüm getirmediği, el konan pek çok mülkün iadesini kapsamadığı ortaya çıktı. İade edilmeyeceği belirtilen mülkler arasında Tuzla Çocuk Kampı ve Bomonti Mıhitaryan Rahipleri Okulu da var.</p>
<p style="text-align: left;">Yapılan değişikliğe göre, cemaat vakıflarının 1936 Beyannamesi’nde kayıtlı olup, malik hanesi açık olan taşınmazları, 1936 Beyannamesi’nde kayıtlı olup kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı taşınmazlarıyla, 1936 Beyannamesi’nde kayıtlı olup kamu kurumları adına tescilli olan mezarlıkları ve çeşmeleri, 12 ay içinde müracaat edilmesi halinde, Meclis’in olumlu kararından sonra ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescil edilecek. Vakıflarca satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı halde mal edinememe gerekçesiyle Hazine veya Genel Müdürlük adına tapuda kayıt edilen taşınmazlardan, üçüncü şahıslar adına kayıtlı olanların, Maliye Bakanlığı’nca tespit edilen rayiç değeri, Hazine veya Genel Müdürlük tarafından ödenecek. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenecek.<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>HAZIRLAYANLAR:</strong> ROBER KOPTAŞ, FERDA BALANCAR, SAHAG GÜRYAN, YORGO DEMİR HRANT KASPARYAN, BERİL ESKİ<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong><span style="font-size: medium;">KHK’DAKİ SORUNLAR</span></strong></p>
<ol style="text-align: left;">
<li>Yapılan değişikliğin öncelikle 36 beyannamesine kayıtlı taşınmazlar ile mülk iadesini sınırlı tutması, bir mal beyannamesi olarak hazırlanan ve akabinde cemaat vakıflarının mal varlığını sınırlayan hukuka aykırılığı devam ettiriyor. Beyannamenin hak gasp eden ve hukuka aykırı bir forma sokulan içeriği korunarak, beyanname dışında kalan mülklere ilişkin haklar konusunda atılacak adımlara da bazı sınırlamalar getiriliyor. Geçmiş tecrübeler, bürokrasinin bu tip durumlarda zorluk çıkarma eğiliminde olduğunu gösteriyor.</li>
<li>KHK uyarınca ‘kamulaştırma’ların uygulama dışında bırakılması önemli bir sorun. Çünkü Türkiye’de kamulaştırmalar, hakkaniyetli bir zemine oturmuyor. Hele gayrimüslimlerin malları söz konusu olduğunda, kamulaştırma uygulaması bizzat ‘gasp’ anlamına gelebiliyor.</li>
<li>KHK 36 Beyannamesi uyarınca eski sahibine iade edilen mülklerin tazmin edilmesini öngörmüyor. Oysa bu durumdaki Tuzla Çocuk Kampı veya Bomonti Mıhitaryan Rahipleri İlkokulu binası, devletin haksız iade kararının ardından, eski sahipleri tarafından satılmıştı. Bu durumda, bu mülklerle ilgili bir tazminat ödenmeyecek.</li>
<li>Mezarlıklar, bazı vakıflarca “mal” kategorisinde değerlendirilmediği için 36 Beyannamesi’ne eklenmemişti. KHK mezarlık tescillerini beyannamede bulunma koşuluna bağladığı için, bu durumda olan mezarlıklar vakıflar adına tescil edilmeme tehlikesiyle karşı karşıya.</li>
<li>KHK’de yer alan, “Hazine, VGM, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı taşınmazlar” ifadesi yeterli değil. Çünkü mazbut vakıflar adına kayıtlı mülklerle ilgili pek çok hukuksuz uygulama söz konusu. Maddeye, mazbut vakıflar adına kayıtlı taşınmazların da eklenmesi gerekirdi.</li>
<li>12 aylık başvuru süreci çok kısa. Daha önce de Vakıflar Kanunu’nda benzer bir iade süreci öngörülmüş ve bu süre kısa geldiğinden, tekrar uzatılmıştı. Bu süre, birçok bürokratik işlemin de öngörüleceği süreçte, yetersiz kalacaktır. Esasen, mülkiyet gibi temel bir hakkın iadesi için süre sınırlaması getirilmesi adil değildir.</li>
<li>“Meclisin olumlu kararından sonra” ibaresi ile, hakkın elde edilmesi süreci Vakıflar Genel Meclisi’ne bağlanıyor. Bu durum, verilecek kararların çeşitli dış etkenlere bağlı olması sonucunu doğurabilir. Ayrıca, Vakıflar Meclisini neye göre olumlu karar vereceği, bunun kriterlerinin ne olduğu soruları yanıt bekliyor.</li>
<li>Düzenleme, vasiyetlerin yargı tarafından iptali sonucunda vakıfların elinden alınan mülkler konusunda uygulamada yaşanan sorunların çözümüne dair bir yenilik getirmiyor.</li>
<li>Bir vakfın veya dini kurumun tüzel kişiliği olmadığı gerekçesiyle el konulan mülklerle ilgili çözüm hâlâ yok&#8230; Örneğin bazı Katolik ve Süryani vakıf mallarıyla ilgili bir tazmin öngörmüyor.</li>
<li>Daha önceki uygulamalarda bürokrasinin fazlalığı, bulunamayan veya bulunması mümkün olmayan belgelerin talep edilmesi, bütün kayıtların devlette mevcut olmasına rağmen tüm ispat yükünün cemaat vakıflarına bırakılması gibi sebeplerle hem süreç çok yavaş ilerlemiş, hem de yıldırıcı ve yorucu bir etki yaratmıştı. Bu hususların göz önünde bulundurulması ve yönetmeliğin taraflar arasında makul bir işlem yükümlülüğü getirmesi gerekir.</li>
</ol>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: medium;"><strong>Rum toplumu iyimser ama temkinli</strong></span></p>
<p style="text-align: left;">27 Ağustos’ta Resmi Gazetede yayımlanan KHK/651 ile vakıf mallarının iadesine ilişkin değişikliği Agos’a değerlendiren Vakıflar Meclisi üyesi Laki Vingas, “KHK çerçevesi içerisinde hükümet tarafından gösterilen iyi niyetin yönetmelikte ve uygulamada da süreceğinden eminim” dedi. 2003, 2008 ve en son 2011 yılındaki düzenlemeleri cemaat vakıfları lehine “sürekli gelişen istikrarlı bir süreç olarak gördüğünü” ifade eden Vingas, mazbutaya alınmış vakıf malların ve 1936 Beyannamesi’ne kaydedilmemiş taşınmazlarla ilgili süren belirsizlik hakkındaki iyimserliğini “yasada halen bazı eksikler vardır, fakat varolan bu eksiklerin de giderileceğini öngörmekteyim” sözleriyle ifade etti.</p>
<p style="text-align: left;">Öte yandan, Ekümenik Patrik Bartholomeos da geçtiğimiz günlerde Eğrikapı’daki Panağia Kilisesi’ndeki ayin sonrasında yaptığı konuşmada, vakıflar kanunundaki yeni düzenleme hakkında memnuniyetini ifade ederek, hükümetten benzer kararlar alacağına dair beklenti ve umutlarının olduğunu belirtti. Bartholomeos, konuyla ilgili olarak “Madem ki Türkiye bir hukuk devletidir, o halde her şeyin kanunsuzluk ve haksızlıkla değil de adalet içerisinde olması gerekiyor” dedi.</p>
<p style="text-align: left;">Bartholomeos, iftar yemeğinde Başbakan Erdoğan’ın kendisine bu kararın sadece bir başlangıç olduğu ifadesinden yola çıkarak benzer kararlar için de umut yüklü olduklarını sözlerine ekledi. Öte yandan, iyimser olmakla beraber konuya temkinli ve gerçekçi yaklaşan başka bir kesim de söz konusu. Görüşlerini sorduğumuz ve özellikle Rum toplumunu mülkiyet davalarında kazanımlar elde eden avukat Sadık Kater, mevcut değişiklikle ilgili henüz yönetmelik yayımlanmadığından şimdiden açık ve net bir görüş beyan etmenin doğru olmayacağını söylemekle beraber, yeni düzenlemenin bazı sıkıntılar getireceği kanaatini taşıyor.<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Avukat Kater: Sıkıntılar yaşanabilir</strong></p>
<p style="text-align: left;">Av. Kater, “Cemaat vakıflarının –özellikle Rum ve Musevi vakıfların– en çok yakındığı konuların başında mazbutaya alınan vakıflar ve bunların taşınmazları konusudur. Oysa bu konuda herhangi bir düzenleme yok. Zaten Vakıflar Genel Müdürlüğü bu konuya kapanmış olarak bakıyor” derken, üçüncü kişiler adına kayıtlı taşınmazların rayiç bedellerinin Maliye Bakanlığınca ne şekilde tespit edileceği hususunun belirsizliğini koruduğunu ifade etti.</p>
<p>Şu ana kadarki uygulamada cemaat vakıflarının taleplerinin büyük çoğunluğunun mevcut yasa kapsamında olmadığı gerekçesi ile Vakıflar Meclisi’nce reddedilip yargıya taşındığını ifade eden Kater, daha önce cemaatin ileri gelenleri adına kayıtlı olup cemaat vakfının tasarrufunda iken tapu kaydındaki kişinin bulunamaması nedeniyle uzun süre kayyumla idare edilen ve daha sonra mahkeme kararlarıyla kamu kurumlarına devredilmiş taşınmazların durumu gibi pek çok sorunun da halen çözülmemiş olduğunu belirtiyor.</p>
<p>Değişiklikle ilgili olarak çeşitli çevrelerden olumlu ve olumsuz tepkiler olduğuna işaret eden Kater, “Ne yazık ki basına yansıyan haberlere göre bazıları cemaat vakıflarının tüm mülkiyet sorunları çözülmüş gibi hükümete alkış tutmakta, oysa bazı çevrelerde bu karar soğuk duş etkisi yaratmıştır” diyor.</p>
<p>“Yapılan değişikliğin şüphesiz olumlu yönünün de bulunduğunu kabul etmek gerekir” diyen Kater, “Ancak, sıraladığım hususlar birlikte değerlendirildiğinde yapılan değişiklik, tüm sorunları çözemeyeceği gibi, yeni sorunlar yaratmaya da zemin hazırlayacağa benziyor. Umarım ki yanılmış olayım!” sözleriyle kaygılarını dile getirdi.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Emlak Komisyonu Başkanı Etesya Tırtır: Tüm mülkler kolayca tescil edilmeli</strong></p>
<ul style="text-align: left;">
<li>Kararname, 2008 yılında yürürlüğe giren Vakıflar Yasası’na bazı önemli yenilikler getiriyor. 36 Beyannamelerinde olup da şimdiye kadar vakıflara iadesi yapılmayan birtakım mülkler bu kararname ile geri alınabilecek. Bunu iyi değerlendirmek lazım. Ortak Emlak komisyonu olarak biz çalışmalarımızı başlattık. Vakıflarla tekrar bir araya gelip yeni başvurular yapmak üzere dosyaları hazırlayacağız.</li>
<li>36 beyannamelerinde yazılan, daha sonra el konulup ikinci ve üçüncü şahısların eline, belediyelere, hazineye geçen mülklerin iadesi söz konusu. Esasında, biz Vakıflar Yasası’nın geçici 7. Maddesi kapsamında bu başvuruları yapmıştık ama bu başvurularımız reddedilmişti. Şimdi tekrar başvuracağız.</li>
<li>Üçüncü kişilere geçen mülklerin durumu biraz karışık. Mesela Diyarbakır Kilisesi Vakfı’nın 190 mülkü var, belediye zamanında geçici tapu vermiş Ahmet’e, Mehmet’e… Tapuya bakıldığında vakıf adına görülüyor mal, ama üzerinde başkası oturuyor geçici tapuyla. Bunlar zaten davalıktı. Bu tür mülklerin geri alınabileceğini umuyoruz.</li>
<li>Halıcıoğlu Surp Istepannos Vakfı’nın üçüncü şahıslara geçen mülkleri var. 36 beyannamesinde olmasına rağmen önceki başvurumuzda reddedilmişti</li>
<li>Kanun açık değil, sadece 36 beyannamesinde yazması yetmiyor, belge de isteniyor. Çoğu vakıfta belgeler de yok. Vakıflar müdürlüğü el konan mülkleri biliyordur, ama yine de belge istiyor. Belge yoksa mülk de yok diyor. Oysa onda belgeler var, ama çıkarıp bize vermiyor. beyannamesinde yazılı olan her mülk için yapılacak başvurunun olumlu değerlendirilmesi gerekiyor. Devlet el koymuş olabilir, belediyeye geçmiş olabilir, kısaca ne şekilde olursa olsun iade edilmesi gerekiyor. Çünkü devlet 1936’da o mülklerin bizim olduğunu kabul etmiş…</li>
<li>Bu kararname ile mezarlıkların mülkiyetinin de vakıfların üzerine geçmesi gerekiyor. Onlarla ilgili başvurular yapacağız. Kanuna göre, elimizde tapu olsa bile mezarlıklar belediyelere bağlıdır. Üsküdar’ın, Halıcıoğlu’nun tapuları yok ve o mezarlıklar belediyenin görünüyor.</li>
<li>Önceki kanun 36’dan sonra alınan mülklerin iadesini içeriyordu. Ama 1912 Beyannamesi hiç dikkate alınmıyor.</li>
</ul>
<p style="text-align: left;"><strong>Avukat Setrak Davuthan: Bazı önemli eksikler var</strong></p>
<ul style="text-align: left;">
<li>İktidar, 1974’te Yargıtay Genel Kurulu’nun vermiş olduğu talihsiz kararla oluşan hak ihlallerini giderebilmek için bazı adımlar atıyor. Daha önce durumun düzeltilebilmesi için değişiklikler yeterli olmadı. Bu bağlamda, bir tür ‘tadil eden’ yeni bir kararname yayımlandı.</li>
<li>Devrim mahiyetinde bir kararname olmadığı kanaatindeyim. Bazı gereksinimlerin giderilmesi için siyasi iradenin ortaya koyduğu olumlu bir tavır. Fakat bazı hükümlerin gözden geçirilmesi ve eksik noktaların giderilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ümit ediyorum ki, kararnamenin yürürlüğe girmesi için çıkacak olan yönetmelikte kararnameyi kısıtlayacak hükümler yer almaz.</li>
<li>Kararnamenin kapsadığı taşınmazları iki grupta değerlendirmek mümkün. 1936 Beyannamesi’nde kayıtlı olan taşınmazlar. Bunun dışında, hayırseverler tarafından vasiyet edilen veya bağışlanan taşınmazlar.</li>
<li>1936 Beyannamesi’nde kayıtlı olan taşınmazlar, üç grupta özetleniyor: malik hanesi açık olanlar; kamulaştırma, satış, trampa yoluyla Hazine’ye, VGM’ye veya belediyelere geçmiş olanlar, kamu kurumları adına tescil edilen mezarlık ve çeşmeler yer alıyor.</li>
<li>Ermeni vakıfları bakımından malik hanesi açık olan taşınmazlar yok denecek kadar az. Bu daha çok Rum vakıfları için etkili olabilir.</li>
<li>Kararnamede eksiklikler var. Mesela, 1936 Beyannamesi’nde kayıtlı olup da, kararnamedeki kriterlere uymayan mülkler var. İkinci veya üçüncü kişilere, yani özel şahıslara değil de, kamu kuruluşunun gözetiminde ve temsilinde görünen yani hükmi şahıslara geçmiş olan mülkler var. 1936 Beyannamesi’nde kayıtlı olmasına rağmen, mesela bugün Valide Sultan Vakfı’na geçmiş olan veya idaresi ya da temsili Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait olan taşınmazlar var. Kararnamenin içeriğinden anlaşıldığı kadarıyla bu mülkler için yapılan müracaatlara olumlu yanıt gelmeyecek. Bu taşınmazların kapsam dışı bırakılması ciddi bir eksiklik.</li>
<li>Mezarlıklar konusunda da eksiklik söz konusu. Vakfa ait olan bir mezarlık, ya 1936 Beyannamesi’nde kaydedilmişse ne olacak? Bazı vakıflar, mezarlıkların bir mülk olmadığını varsayarak kaydettirmemiş olabilir. Dolayısıyla, kayıtlı olmadığı gerekçesiyle mezarlıkların iadesi konusunda da ret kararı tehlikesi var. Oysa, kararnamede, “ilgili vakfın kullanımında olan mezarlık” ifadesi olsaydı, bu tür bir eksiklik olmazdı.</li>
<li>Tapu kayıtları iptal edilirken, eski kaydın ihyası talebiyle davalar açılmış. Yani tapunun vakıf adına değil, mülkü bağışlayan şahıs adına tescil edilmesi söz konusuydu. Daha sonra bağışlayan şahsın mirasçısız vefat etmesinin ardından Hazine’ye geçen mülkler var. Bu mülkler vakıf adına tescil edilmediğinden iadesi konusunda sorun yaşanabilir.</li>
<li>Kararname, sadece 1936’da beyan edilen mülklerle sınırlı. Yani 1936 Beyannamesi vermek suretiyle kendini vakıf olarak tescil ettiren kurumlar bu kararnameden yararlanabilecek. Fakat, 1936’da beyanname sunmayan ama hâlâ faaliyette olan vakıflar var. Keldani toplumunda böyle bir durum söz konusu. Onların taşınmazları ne olacak?</li>
</ul>
<p style="text-align: left;">Ayrıca, bu yasa yürürlüğe girdiğinde ülke sınırları dahilinde olmayan Hatay ili var. Oradaki gayrimüslim toplumunun 1936’da Ankara’daki Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne beyanname vermesi zaten söz konusu olamazdı.<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Avukat Sebu Aslangil: Devrim değil kazanım<br />
</strong></p>
<ul style="text-align: left;">
<li>Üç yenilik göze çarpıyor bu kararnamede, ilki mezarlıkların durumu: Vakıflar yasasında Mezarlıkların durumuna değinilmemişti ve mezarlıkların durumuna açıklık getirilemedi. Bu kararnamede, kamunun üzerinde görünen mezarlıkların iadesi edileceği söyleniyor.</li>
<li>İkincisi, malik hanesi boş yerler verilecek deniyor. Bu şu demek: Kadastro tespiti sırasında kimsenin üzerine yazılamayan yerler vardır. Yani aslında bir kilise vakfınındır da, kilise belge sunmadığı için, geçmişte kilisenin olup da doğrudan kilisenin üzerine yazılmayan yerlerdir bunlar. Eğer malik hanesi boş ve vakıf da bu yerin geçmişte kendisine ait olduğunu ispat ederse, o mülkü iade edecekler.</li>
<li>Üçüncü bir düzenleme de vakıfların elinden çıkmış mülklerin iadesine dair. Fakat burada şart var: Bir şekilde tapusu iptal edilmiş ve kamu üzerine; yani hazine veya vakıflar genel müdürlüğü üzerine geçmiş olan mülkleri iade edeceklerini söylüyorlar talep halinde. Eğer hazineye ve VGM’ye geçen mülkler satılmışsa, bunları tazmin edecekler. Bu şekilde iade edilecek olan mülk sayısı çok az. Zaten ön şartlar var; kamulaştırma kapsam dışında tutuluyor ki çok büyük haksızlık yapılmıştır bu alanda.</li>
<li>Önemli bir konu da, tapuları iptal edilip eski sahiplerine dönen mülkler de iade edilmiyor. Tuzla örneği mesela. Bir başka olumsuz bir şart da, vakıflar meclisinin onayı aranacak olması. Niye böyle bir onay arıyorlar, anlaşılır değil.</li>
<li>Kararname kamuoyuna yansıdığı gibi ‘devrim’ şeklinde yorumlanması abartılı, maalesef devrim değil. Ama yine de bir kazanımdır.</li>
<li>Daha önceki uygulamalar sırasında da üzerinde durduğum bir konu vardı: Bu tür ihtilaflarda süre konuşmaması gerekir. Bu bir hak ihlalidir, mülkiyet hakkının ihlalidir. Diyelim iki yıl sonra bir belge buldum, ne olacak?</li>
</ul>
<p style="text-align: left;"><strong><span style="font-size: large;">“Meclis’in kararları olumlu olacak”</span><em><br />
</em></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong><em>Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem, Vakıflar Meclisi’nin 36 Beyannamesi’nde yer alan mülklerle ilgili müracaatlara olumlu yanıt vereceğini söylüyor</em></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>• 12 aylık başvuru süresi kısa değil mi?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Bu süre yeterli. 1936’da beyan edilen mallarla ilgili olarak 12 ay yeterli, hatta fazla bile, zira bunlarla ilgili başvurular bizde zaten var. Ve bu başvurular zaten değerlendirildi. Rayiçle ilgili uygulamayı ise ilk defa getirdik ve bir süre koymayı da düşünmüyoruz.<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>• Belge toplama ve işlem yükümlülüğü hafifleyecek mi?<br />
</strong></p>
<p style="text-align: left;">36 Beyannamesi’nde kayıtlı olan ve kamulaştırma, satış ve trampa dışında bir nedenle el değiştiren mallar için bir belge aramıyoruz zaten. Tabii şu var; 36 Beyannamesi’ne giren malların tapu bilgileri o günkü şartlara göre hazırlanmış. Biz istiyoruz ki onun noktasal olarak tapudaki bilgilerini de bize versinler. Beyannamedeki şu taşınmazımız tapuda şuna denk geliyor denmesi gerekir. Bunu başka bir mülke tecavüz etmemek için yapıyoruz. Beyannamedeki kayıt bilgilerini yeterli görüyoruz. Bunun dışında satın alınmış, bağışlanmış, vasiyet edilmiş malların belgelerini mutlaka istiyoruz. Biz zaten vasiyeti mahkeme kaydında, satışı tapuda görebiliyoruz. Bize tapu bilgisini versinler, biz tapuda sorgulamayı yapıyoruz. Ama deniyor ki Fatih’te bir dükkân… Bu asla bir gayrimenkul tanımı değil. Bazen de bir tapu bilgisi veriliyor, bakıyoruz tapu bilgisi doğru çıkmıyor. Bu bilgiye karşılık gelen gayrimenkul yok. Bu durumda bizim neresi olduğunu bilmediğimiz malı birisine vermemiz söz konusu olamaz.<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>• AİHM’deki dava sayısının ciddi şekilde azalacağını öngörüyor musunuz?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Biz AİHM’deki davalar için bu değişikliği yapmadık. Hakkaniyete uygun bir düzenleme yapmak istedik. Öte yandan AİHM’deki davalarla ilgili elimizde bir envanter yok. Bu envanter Dışişleri’nin elinde vardır. AİHM’deki davalarla Dışişleri ilgileniyor. Dışişleri bize başvurup açılan bir davayla ilgili bilgi ya da belge istiyor, biz o davadan o şekilde haberdar oluyoruz.<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>• Kamulaştırma, satış ve trampanın dışarıda bırakılması sizce ne kadar adil?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Kamulaştırma gasp değildir. Sadece azınlık vakıfları ya da mallarıyla ilgili olarak da kamulaştırma yapılmıyor ülkemizde. Kamulaştırma yapılmışsa bedeli de ödenmiştir.<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>• Peki ya o bedel çok düşükse, malın değerinin çok altındaysa?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Bedel düşükse o zaman mahkemeye başvurup bu hakkın peşine düşülebilir. Mezarlıklarla ilgili düzenleme ise 1936’dan önce yapılmıştır. 36’dan önce yapılan işlemler bu düzenlemeye girmiyor. Eğer kamulaştırma bedeli ödenmeden kamulaştırılmış mallar varsa getirsinler, bunun bedelini ödeyelim.<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>• Kamuoyunun yakından takip ettiği Tuzla Kampı’nın durumu ne olacak?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Bu konuda ancak tavsiyede bulunabilirim. Tuzla Kampı ile ilgili hukuki girişim başlatılmalıdır. Mülk eğer Tuzla Kampı örneğinde olduğu gibi üçüncü şahıslara satılmışsa, ancak mahkemede hak aranabilir.<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>• Tüzel kişiliği olmadığı için malları iade edilmeyen Süryani ve Katolik Vakıfları’nın durumu?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Biz Süryani Vakıfları’na 36’da tüzel kişilikleri olmadığı için beyanname vermemiş olsalar da tüzel kişilik verdik. Süryani Vakıfları’nın tüzel kişiliği vardır. Katoliklerde ise Ermeni Katolik cemaatinin tüzel kişiliği vardır. (Geçmişte, Fransız ve İtalyan Katolik kiliselerinin mülkleriyle ilgili de pek çok sorun yaşanmıştı. Örneğin, bugün Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nun yer aldığı, ‘Papazın çayırı’ adıyla anılan arazi de bunlardan biri – Agos)</p>
<p style="text-align: left;">Değişiklikte, ‘Vakıflar Genel Meclisi’nin olumlu kararı ile yürürlüğe girer’ deniyor. Bu ‘olumlu karar’ ifadesi kaygılara yol açıyor.</p>
<p style="text-align: left;">Kararname çok açık. 36 Beyannamesi’nde adı geçen ve kamulaştırma, satış ve trampa hariç tüm işlemlerde vakıf lehine sonuçlanacak. Vakıflar bize güvensinler, biz bu kararnameyi çıkartırken bir haksızlığa son vermek için yola çıktık ve Meclis’in kararları da olumlu olacaktır. Bu konuda kimsenin şüphesi olmasın. Belge konusunda da bize bir tapu bilgisi sunmaları yeterli olacaktır. Bize sundukları tapu bilgisiyle beyannameye bakıp kararı vereceğiz. Başka bir şey istemeyeceğiz, yeter ki tapu bilgisi sağlıklı olsun. Daha önce olumsuz karar verdiğimiz örneklerde yasal düzenleme yoktu, bunun için olumsuz karar verdik. İşte bu yasal düzenlemeyle birlikte 36 Beyannamesi’nde belirtilen malları geri vereceğiz. Bürokratlar da sonuçta yasal düzenlemeye uymakla yükümlüdür.<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>• Gayrimüslim kamuoyuna bir mesajınız var mı?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Özellikle 2003’ten bu yana gayrimüslimlerin sorunlarının çözümü yönünde önemli adımlar atıldı. Son KHK da bu sürecin bir parçası. Gayrimüslim vatandaşlarımız rahat olsunlar. Bu konuda gerçekleşecek uygulama da iyi niyetli bir şekilde sonuca ulaşacak. Ben cemaatlerin Başbakan’a verdiği iftar yemeğinde onların zaten güven içinde olduklarını gördüm. Bu güven haklı bir güvendir. Önümüzdeki dönemde de bize güvenmeye devam etsinler. Sorunları hep birlikte çözeceğiz.</p>
<p style="text-align: left;">Kaynak: <a href="http://www.agos.com.tr/index.php?module=news&amp;news_id=16693&amp;cat_id=3" target="_blank">Agos</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/09/azinlik-vakiflarinin-mallarina-iliskin-kararname-sorunlari-cozmuyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gayrimüslim haklarında büyük adım, fakat&#8230;</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/09/gayrimuslim-haklarinda-buyuk-adim-fakat/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/09/gayrimuslim-haklarinda-buyuk-adim-fakat/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Sep 2011 05:19:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lewox</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlık hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Baskın Oran]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrimüslim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=4009</guid>
		<description><![CDATA[Baskın Oran AKP hükümetini gayrimüslim Türkiyeliler (GM’ler) açısından tebrik ederim. Onun iktidarında, bu insanlara ulus-devletin 1920’lerden beri yapageldiği mezalim epey azaldı. Son Kanun Hükmünde Kararname (KHK) bunun son örneği. Fakaaat, yine hemen söyleyeyim ki, bu öyle katiyen “Tek maddelik devrim” falan değil. Aşağıda maddeyi vereceğim ve sorunlu yerlerini “Sorun-1, 2, 3” vs. diye işaret ederek bilahare <a href='http://www.durde.org/2011/09/gayrimuslim-haklarinda-buyuk-adim-fakat/'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><a href="http://www.durde.org/2011/09/gayrimuslim-haklarinda-buyuk-adim-fakat/azinlik-vakiflari/" rel="attachment wp-att-4010"><img class="alignleft size-full wp-image-4010" title="azinlik-vakiflari" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/09/azinlik-vakiflari.jpeg" alt="" width="224" height="150" /></a>Baskın Oran</strong></p>
<p style="text-align: left;">AKP hükümetini gayrimüslim Türkiyeliler (GM’ler) açısından tebrik ederim. Onun iktidarında, bu insanlara ulus-devletin 1920’lerden beri yapageldiği mezalim epey azaldı. Son Kanun Hükmünde Kararname (KHK) bunun son örneği. Fakaaat, yine hemen söyleyeyim ki, bu öyle katiyen “Tek maddelik devrim” falan değil. Aşağıda maddeyi vereceğim ve sorunlu yerlerini “Sorun-1, 2, 3” vs. diye işaret ederek bilahare izah edeceğim. <span id="more-4009"></span><br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Madde metni </strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong></strong>&#8220;Geçici Madde 11: Cemaat vakıflarının a) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup malik hanesi açık olan taşınmazları, b) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle [Sorun 1] Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü (VGM), belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı taşınmazları [Sorun 2], c) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup [Sorun 3] kamu kurumları adına tescilli olan mezarlıkları ve çeşmeleri [Sorun 4], tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on iki ay içinde müracaat edilmesi halinde, Meclis’in (VGM Meclisi) olumlu kararından sonra [Sorun 5], ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescil edilir [Sorun 6].<br />
Cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı halde, mal edinememe gerekçesiyle [Sorun 7] Hazine veya Genel Müdürlük adına tapuda kayıt edilen taşınmazlardan üçüncü şahıslar adına kayıtlı olanların Maliye Bakanlığınca tespit edilen rayiç değeri Hazine veya Genel Müdürlük tarafından ödenir. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenir.”<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Gelelim sorunlara </strong></p>
<p style="text-align: left;">Sorun 1: Bir defa, “kamulaştırma”lar dışarıda bırakılamaz. Çünkü bunlar bir tür gasp biçiminde yapılmışlardır. Kamu ihtiyacı vs. katiyen gözetilmemiş, el konulmuş, sonra da kamulaştırma amacı dışında kamuya ve özele peşkeş çekilmiştir. Ör. Pangaltı Ermeni Mezarlığı (Surp Agop) üzerinde bugün TRT binası, Askeri Müze, Divan ve Hilton otelleri vs. yükseliyor. Bu mezarlık 1934’te mahkeme kararıyla belediyeye geçtiğinden, bir mal listesi olan 36 Beyannamesi’nde de yoktur ve bu maddeden yararlanamaz. İkincisi, “satış” dışarıda bırakılamaz, çünkü devlet bağırta bağırta el koyup eski malike bedavadan iade etmiş, o da yeniden satmıştır. Bunlar tescil falan edilmeyecektir.<br />
Sorun 2: 36’da bulunan, ama mazbut (VGM’nin el koyduğu) bir vakıf adına tescil edilmiş mallar da bundan yararlanamaz, çünkü VGM Meclisi, “VGM değil, vakıf adına kayıtlıdır” diyecektir. Bunun engellenmesi için, tam buraya “…ve mazbut vakıflar adına kayıtlı bulunanlar” ibaresinin eklenmesi gerekirdi.<br />
Sorun 3: “36 Beyannamesi’nde kayıtlı” ibaresi çok sorunlu, çünkü yukarıda geçen muazzam Pangaltı Mezarlığı 36’da kayıtlı falan değildir. Kayıtlı olmayan mallar için bu KHK çözüm getirmiyor.<br />
Sorun 4: Mezarlıklar bazen “mal” kategorisinde mütalaa edilmemiş, vakıflarca kayda geçirilmemiştir. Bu kayıtsız mezarlıklar için de bu KHK’da çözüm yoktur. Kaldı ki, Lozan md. 42/3 şöyledir: “Türk hükümeti, gayrimüslim mezarlıklarına tam bir koruma sağlamayı yükümlenir.” 36’ya kayıtlı olsa da olmasa da, Lozan varken mezarlıkların zaten kılına dokunulamaz.<br />
Sorun 5: Tescil için VGM Meclisi’nin devreden çıkartılması gerekir. Meclis’teki GM temsilcisi Laki Vingas, Meclis’in olumlu yönde gittiği kanısında. Fakat Yunanistan’la bir anlaşmazlık çıktığını düşünün, bu Meclis derhal terslenebilir. Kaldı ki, yakın geçmişteki performansı tam bir felaket idi.<br />
Sorun 6: Görüştüğüm tecrübeli avukat Setrak Davuthan, tapu sicil müdürlüklerinin tescil için bir süredir sorun çıkarmadıklarını, yasa dışında ayrıca mahkeme kararı aramadan tescil yaptıklarını söylüyor. Bu, çok önemli bir gelişme. Fakat yarının ne olacağı bilinmez. Şimdi AB başkanlığında sıra Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti’ne geldi, onun kimi taşkınlıkları Türkiye’deki havayı derhal değiştirebilir. Kaldı ki, tapu müdürlükleri daha düne kadar yasa falan dinlemiyor, malik değişikliği için ayrıca mahkeme kararı istiyorlardı.<br />
Sorun 7: Bu “Mal edinememe gerekçesi” terimi çok sorunludur, çünkü şu durumlara çözüm getirmez: a) Mahkeme kararıyla eski malik adına kaydedilmiş mallar. Ör. canım ciğerim Hrant’ın yetiştiği Tuzla Kampı’na el konulunca devlet orayı eski malikine parasız iade etti, o kişi de yeniden sattı. Geçmiş olsun! b) Malın iade edildiği eski malikin “gaip” olması (kaybolması) durumunda kayyuma devredilen ve 10 yıl sonra da devlete geçen mallar. Geçmiş olsun! c) Mahkemece vasiyetin iptali sonucu vakfın elinden alınan mallar. Burada KHK çok muğlak ve yetersiz. Bazı durumlarda, vasiyet sonucu vakfa tescil edilen bir mala devlet dava açmakta ve “eski kaydın ihyası”nı (yani, vasiyet edene geri verilmesini) istemektedir. Mahkeme bu yönde karar alırsa, mal eski malike geri döner. Bu durumda tazminat hayal olabilir. d) Kurumun tüzel kişiliği olmadığı gerekçesiyle el konulan mallar. Ör. Katolik ve Süryani vakıf malları. Fener Patrikhanesi’ne ait olan ama Fener’in tüzel kişiliği olmadığı için bir vakfa yazılı olup da el konulan Büyükada Rum Erkek Yetimhanesi ancak AİHM kararıyla geri alınabilmiştir.<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Esas sorun, kanunda </strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong></strong>KHK’yla getirilen bu Geçici Madde 11, 2008’de çıkarılan esas yasanın (no. 5737) sakatlıklarını düzeltebilmekten çok uzaktır.<br />
a) Md. 5/1 “Yeni vakıflar Medeni Kanun (MK) hükümlerine göre kurulur” diyerek GM’lerin yeni cemaat vakfı kurmasını engelliyor, çünkü MK md. 101/4 şöyle: “Belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek için vakıf kurulamaz.” b) Md. 7/2, mazbut vakıflara yönetici seçimini yasaklıyor. Bugüne kadarki uygulama: VGM önce vakıf seçimlerini engelledi, sonra da seçim yapılmıyor diye vakfı mazbut ilan etti (el koydu).<br />
c) Md. 25/1, uluslararası ilişki kurabilmesi için, bunun vakıf senedinde yazılı olmasını istiyor. GM vakıflarının senedi olmaz; fermanlarla kurulmuşlardır ve MK md. 101/4’e göre yeni vakıf kuramazlar.<br />
d) Geçici Md. 7: Bir defa, buradaki “tasarrufları altındaki mallar” terimi çok sorunlu, çünkü 36’da yazılı olup da ellerinden alınan mallar halen tasarruflarında değil. İkincisi, “Mal edinememe gerekçesiyle” terimi çok sorunlu, çünkü mal doğrudan devlete geçmişse tazminat alınabilir, ama “eski kayıt ihyası” gibi gerekçelerle araya başka malik sokulmuşsa, alınamaz. (Ayrıntı için bkz. D. Kurban, TESEV için rapor, 2007).<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Sonuç </strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong></strong>Tekrar söylüyorum, AKP’nin bu konudaki çabalarını kutlarım. Fakat Vakıflar Yasası 2002 ve 2003’te değiştirildi, 2008’de de yenisi yapıldı. Hepsi de derhal bürokrasinin, ardından da yargının “yorumuna” uğradığı için bu hale geldi. Şimdi 2008 metni de değiştirildi. Bu da muğlak, bu da siyasal konjonktürde “yorumlanmaya” müsait. Durun, bütün bu gasp yılları içindeki kira vs. gelirleri ne olacak, ona değinmedim bile.</p>
<p style="text-align: left;">Kaynak: <a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&amp;Date=&amp;ArticleID=1062381&amp;CategoryID=42" target="_blank">Radikal 2</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/09/gayrimuslim-haklarinda-buyuk-adim-fakat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mihalaki Vasiliadis: “Hrant’ın cenazesini gördükten sonra artık korkmuyorum”</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/07/mihalaki-vasiliadis-%e2%80%9chrant%e2%80%99in-cenazesini-gordukten-sonra-artik-korkmuyorum%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/07/mihalaki-vasiliadis-%e2%80%9chrant%e2%80%99in-cenazesini-gordukten-sonra-artik-korkmuyorum%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 Jul 2011 13:19:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lewox</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlık hakları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=3786</guid>
		<description><![CDATA[Apoyevmatini&#8217;nin her şeyi olan Mihalaki Vasiliadis, bu röportajı yaptığımız 12 Temmuz günü, yani gazetenin doğum gününde gazeteyi kapatmaya karar vermişti. Ancak kısa sürede dalga dalga yayılan kampanya sayesinde &#8216;yas günü&#8217; yeniden &#8216;yaşgününe&#8217; dönüşmüş. Gazetenin kapanacağı duyulur duyulmaz yapılan çalışmalar sonucunda kısa sürede abone sayısı 200&#8242;ü geçmiş. Artık gazetenin Rumca bilmeyen okuyucu sayısı Rumca bilen okuyucu <a href='http://www.durde.org/2011/07/mihalaki-vasiliadis-%e2%80%9chrant%e2%80%99in-cenazesini-gordukten-sonra-artik-korkmuyorum%e2%80%9d/'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a href="http://www.durde.org/2011/07/apoyevmatininin-hikayesi/apoyevmatini/" rel="attachment wp-att-3739"><img class="alignleft size-full wp-image-3739" title="Apoyevmatini" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/07/Apoyevmatini.jpg" alt="" width="180" height="257" /></a>Apoyevmatini&#8217;nin her şeyi olan Mihalaki Vasiliadis, bu röportajı yaptığımız 12 Temmuz günü, yani gazetenin doğum gününde gazeteyi kapatmaya karar vermişti. Ancak kısa sürede dalga dalga yayılan kampanya sayesinde &#8216;yas günü&#8217; yeniden &#8216;yaşgününe&#8217; dönüşmüş.</p>
<p style="text-align: left;">Gazetenin kapanacağı duyulur duyulmaz yapılan çalışmalar sonucunda kısa sürede abone sayısı 200&#8242;ü geçmiş. Artık gazetenin Rumca bilmeyen okuyucu sayısı Rumca bilen okuyucu sayısına neredeyse ulaşmış durumda. Biz de Mihalaki Vasiliadis ile Apoyevmatini&#8217;nin, bu ülkede azınlıkların hikâyesine paralel hikâyesini konuştuk. <span id="more-3786"></span></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Apoyevmatini&#8217;nin kapanma sebebi gerçekten bazı gazetelerde yazıldığı gibi Yunanistan&#8217;daki kriz midir?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Evet, bazı yerlerde Apoyevmatini&#8217;nin kapanması Yunanistan&#8217;daki krizden kaynaklıymış gibi yansıtıldı ama aslında bu kriz ve bu kriz sonucunda birkaç Yunan firmasının verdiği reklamı çekmesi sadece zaten dolu olan bardağın taşmasından başka bir şey değildi. Bardağı dolduran ise yıllardır bu ülkede azınlıkların başına gelenlerdi.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Neler geldi azınlıkların başına?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Osmanlı İmparatorluğu dağıtıldığında onlarca ülke doğdu. Hepsi ulus devlet olmak sevdasındaydı. Türkiye de kendi ulus devletini kurmak istedi. Ama Türkiye bu ulus devleti kendi ulusunun yaşadığı yerde kurma şansına sahip değildi. Misak-ı Milli sınırları Türklerin yaşadığı yerlerde değil, o güçlerin gücü nerelere yetiyorsa orada çizildi. Anadolu saf Türklerin yaşadığı bir yer değildi, hiçbir zaman olmadı. Osmanlı bir imparatorluktu. O imparatorluğu ulus devlete çevirmek için faşizan yöntemler kullanıldı. Başbakan faşizan yöntemlerin kullanıldığını kendi ağzıyla kabul etti. Müslüman olmayan azınlıklar Lozan Anlaşması sayesinde korunuyordu. Onları asimile etmek kolay değildi. Anadilde eğitim hakları vardı, mahkemelerde kendi anadillerini kullanma hakları vardı. Ama Müslüman olan diğer azınlıklar, yani Aleviler, Kürtler asimile programı uygulanarak, &#8216;Ne mutlu Türk&#8217;üm diyene&#8217; dedirtilerek Türkleştirilmek istendi. Gayri Müslim azınlıkları, aradaki din faktöründen dolayı Türkleştirmek mümkün değildi, dolayısıyla onlara karşı da asimilasyon programı yerine eritme programı uyguladı. Bu eritme programı, &#8216;vatandaş Türkçe konuş&#8217; gibi kampanyalar, okullarda belli derslerin Türkçe okutulması, müdür yardımcılarının Türk olması gibi uygulamalarla yerine getirildi. Sonrasında zaten mübadele, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, azınlık erkeklerine çalışma kamplarına gönderilmesi gibi onlarca olay yaşandı. Bunlara rağmen 1965 yılına gelindiğinde İstanbul&#8217;da hala 90 bini aşkın Rum yaşıyordu. Oysa 1946&#8242;da, İstanbul Fethi yıldönümü vesilesiyle Halk Partisi döneminde hazırlanan bir raporda &#8216;İstanbul&#8217;da bir tek Rum kalmamalı&#8217; deniyor.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Kim hazırlamış bu raporu?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Halk Partisi&#8217;nin gençlik kolları. Tabi 1950&#8242;de, NATO&#8217;ya girebilmek için çok partili hayata geçip seçimlere gitmek zorunda kaldı ve seçimleri kaybetti. Çünkü zaten Halk Partisi hiçbir zaman seçim kazanarak iktidara gelmedi. Gelen hükümet, bu raporu uygulamadı. Dolayısıyla Halk Partisi darbe sonucu 1964&#8242;de yeniden iktidara geldiğinde Rumlar hala 90 binin üzerindeydi. O zaman İsmet İnönü hükümeti Kıbrıs konusunu bahane ederek 1930 yılında Mustafa Kemal ile Venizelos arasında imzalanmış olan Seyr-i Sefain İskan Anlaşması&#8217;nı tek taraflı olarak bozdu.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Nedir bu anlaşma?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Bu, bugünkü AB üyesi ülkelerin birbirine sağladığı kolaylıklardan çok daha fazla kolaylık sağlayan bir anlaşmaydı. Bu anlaşmaya göre Yunan vatandaşları Türkiye&#8217;ye, Türk vatandaşları Yunanistan&#8217;a gidebilir, yerleşebilir ve serbestçe çalışabilirlerdi. Buradaki tek istisna mübadele ile Türkiye ve Yunanistan&#8217;a gidenlerdi. Türk gemileri Yunan limanlarına, Yunan gemileri Türk limanlarına serbestçe girip çıkabiliyorlardı. Bu anlaşma İsmet İnönü tarafından tek taraflı olarak fesih edildi. Bunun neticesinde 13 bine yakın Rum Yunanistan&#8217;a gitmek zorunda kaldı. Bu kişilere üstü kapalı bir kağıt imzalatılarak 48 saat içerisinde ülkeyi terk etmeleri gerektiği hakkında ihtar verildi. Ve yanında giderken yanlarına 25 kilodan fazla eşya almalarına izin verilmedi. 13 bin kişinin gitmesi demek esasında 13 bin ailenin gitmesi demekti. Bu işlem 18 ayda tamamlandı. 18 ay sonunda, yani 1966 Haziran ayında okullar tatile girince gidenlerle birlikte toplam sayı 60 bini aştı. Burada kalanların sayısı azalmaya devam etti ve bugünkü 2 bin kişiye, yani 600 aileye düştü.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Dolayısıyla Apoyevmatini&#8217;nin kapanma sebebi Yunanistan&#8217;daki kriz değilmiş?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Bunu Yunanistan&#8217;a yüklemenin bir anlamı yok. Oradakiler yine de ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Bardağı taşıran belki Yunanistan&#8217;daki kriz oldu, ama esas bardağı dolduran tarihten bugüne kadar gelen bu olaylar oldu. Toplum eriyip giderken Apoyevmatini ayakta kalabilmek için çok çaba sarfetti. Apoyevmatini&#8217;yi benim babamın kuzenleri kurmuştu. Onlar gazeteyi Grigorios Yaveridis&#8217;e bırakarak 1965&#8242;de Yunanistan&#8217;a gittiler. O da gazeteyi kızkardeşinin kocası olan Dr. Adosoğlu adına kaydettirdi. Adosoğlu&#8217;nun Yunanistan&#8217;da bir dairesi vardı, onu sattı. Çocukları yoktu, Apoyevmatini&#8217;yi çocuğu gibi gördü. Onu ayakta tutmak için evi sattı. 2000&#8242;lerin başına kadar olan dönemde Türk toplumundan bir destek beklemek mümkün değildi, böyle bir duyarlılık yoktu. Yunanistan&#8217;daki birkaç şirket ve kurumdan birkaç ufak reklam geldi ama onlar da işte ancak gazeteyi ayakta tutabilecek kadardı. 2002 yılında Apoyevmatini&#8217;nin sahibi öldü. Ben o dönemde Yunanistan&#8217;da yaşıyordum ve orada çıkardığım gazeteyi kapatmış, emekli olmuştum. Apoyevmatini&#8217;nin kapanmaması için gelip bu gazeteyi çıkarmaya devam etmemi teklif ettiler. Hoşuma gitti, bir işe yarayacağımı gördüm. Gazeteyi üstlendim.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Siz teslim aldığınızda ne durumdaydı gazete?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Ben gazeteyi teslim aldığım zaman gazete kopya haberlerle çıkan bir gazete haline gelmişti. 80 tiraja düşmüştü. Bu gazeteyi canlandırmak lazım diye düşündüm. İlk hedefim İstanbul&#8217;daki her Rum evine bir Apoyevmatini gazetesinin girmesini sağlamak oldu. Gazeteye daha fazla haber yazdım. Benim habercilik anlayışımda bir gazetenin okuyucusu Apoyevmatini&#8217;yi eline aldığı zaman dünya haberlerini, bu bölgeyle ilgili haberleri, ülke haberlerini, cemaat haberlerini öğrenmeli. Başka bir gazete okumasına gerek kalmadan her şeyden haberdar olmalı. Yunanistan&#8217;ın gazeteciler cemiyetinden bir grup İstanbul&#8217;a geldi, beni de ziyaret ettiler. 11 cm&#8217;lik sütunlarda yazdığımı, makasla kesip yapıştırdığımı gördüler, aydınger kâğıdına fotokopi çıkarıp yazıcıdan çıkış alıp basıyorum. &#8216;Bunu neden elektronik olarak hazırlamıyorsun&#8217; diye sordular. O zaman Quark Express programı 2 bin drahmiydi. Ben nereden bulayım bu parayı? Gazetenin satışından toplanan para ancak bir sonraki sayının çıkmasına yetiyor. &#8216;Sana bir Quark Express programı alalım&#8217; dediler. &#8216;Quark Express programı alırsanız bir de A3 yazıcı almanız lazım&#8217; dedim. Onu da aldılar, bir de fotoğraf makinesi aldılar. Fakat bu sefer de Quark Express programını yüklerken bilgisayar ateşler çıkarmaya başladı. Oğlum gördü durumu, &#8216;ben hallederim&#8217;, dedi. Yunanistan&#8217;daki bitpazarından parçalar alarak bana yeni bir bilgisayar yaptı. Programı o bilgisayara yükledi ve askerliğini yapmaya Yunanistan&#8217;a gitti. Ama bana da bu bilgisayarın fazla dayanmayacağını söylemişti. Gerçekten de arada bir arıza yapıyordu. Ben Yunanistan&#8217;a oğluma telefon ediyordum, o bana telefonda anlatıyordu, ben de burada onun dediklerini el yordamıyla yapmaya çalışıyordum. Ama bir gün bilgisayar gerçekten de oğlumun dediği gibi tamamen çöktü. Oğlumun da askerliğinin bitmesine bir ay vardı. Özel nedenlerden dolayı temdit aldık. Ama temdit izin değildir, 6 aydan az temdit olamıyor. Geldi, yeni bir bilgisayar yaptık ve başladık çalışmaya. 6 aylık temdit bitti, askerliğini yapmaya gitti. Bu sefer de oğluma &#8216;sen neden geldin, senin askerliğin bitmiş&#8217; dediler. Oğlum temdit izni aldığında 10 ayını doldurmuştu. Ama bu arada askerlik 11 aydan 9 aya düştü. Dolayısıyla bir ay fazladan askerlik yapmış gibi oldu. İşte böyle zorluklarla uğraşarak bugünlere geldik. Burada azınlık gazetelerinin karşı karşıya kaldığı zor koşullar, üzerine Yunanistan&#8217;daki kriz nedeniyle oradaki şirketlerin reklamlarını kesmesi bizi gazeteyi çıkaramayacak kadar zor duruma soktu. Ben de düşündüm taşındım ve dedim ki hiç olmazsa gazetenin doğum günü olan 12 Temmuz&#8217;a kadar dayanayım, 12 Temmuz&#8217;da gazetenin son baskısını yapayım. 24-25 Haziran&#8217;da Nippon Otel&#8217;de TESEV&#8217;in bir konferansı vardı. O konferansta basın ile ilgili bir oturum da vardı. O oturumda yaptığım konuşmada 12 Temmuz&#8217;da gazetenin son baskısını yapacağımı söyledim. O konferans internetten canlı olarak yayınlanıyormuş. Efe Sözer diye bir arkadaş bunu izlemiş, facebook&#8217;ta Apoyevmatini kapanmasın diye bir sayfa açtı ve binlerce kişi sayfaya girdi. Bilgi Üniversitesi&#8217;nde konferans verdiğim öğrenciler vardı, onlar hemen kampanyaya başladılar. Baskın Oran aradı, &#8216;senin gücün o gazeteyi tek başına çıkarmaya yeter ama kapatmaya yetmez&#8217;, dedi. Gerçekten de doğruymuş.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Kampanya nasıl gidiyor?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Gerçekten çok iyi. Şu anda 200&#8242;e yakın abonemiz oldu ve Rumca bilen okuyucum kadar Rumca bilmeyen okuyucum oldu.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Hrant&#8217;ın gazeteyi hem Türkçe hem Rumca yayınlamanızı önermiş. Şimdi Rumca bilmeyen okurlarınız da olduğuna göre Hrant&#8217;ın tavsiyesine uymayı düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Yok, o şekilde yapmayı düşünmüyorum. Eskiden Rum okullarına gittiğinizde bütün çocuklar sadece Rumca konuşurdu. Ama şimdi o okullara Rumca bilmeyen çocuklar da gidiyor, dolayısıyla ortak dil olarak Türkçe konuşuyorlar. Artık nereye gitseniz Rumlar Türkçe konuşuyorlar, çünkü aralarında Türk arkadaşları da oluyor. Apoyevmatini&#8217;nin bir misyonu da Rumca&#8217;nın kaybolmamasını sağlamak. Bu gazeteyi okuyan 600 ailenin 500 kişisinin yaşı 60&#8242;ın üzerinde. Eğer yıllarca sadece Rumca yayınlanan gazetesinin de artık Türkçe çıktığını görürse Rum toplumunun artık kaybolduğu hissine kapılacak. Ama Rumca bilmeyen yeni okurlarıma da bir şeyler verebilmem gerekiyor.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Ne yapmayı düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Apoyevmatini haftada beş gün çıkıyor. Ben, Rumca bilmeyen okurlarım için Cumartesi günü Türkçe bir sayı yayınlamayı planlıyorum.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Gazetenin 86 yıllık tarihi var, yani neredeyse Cumhuriyet tarihi kadar eski. Cumhuriyet tarihi aynı zamanda azınlıklara yönelik çok sayıda olayla, çalkantıyla doludur. Apoyevmatini tüm bunların arasında nasıl ayakta kaldı?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Benim amcalarım gazeteci değildi, eczacıydı. Ama Cumhuriyet ile birlikte çıkan bir yasa ile bir mahallede birden fazla eczane olması yasaklandı. Çünkü o dönemde eczaneler sadece ilaç satmıyordu, aynı zamanda ilaç imal ediyorlardı. Doktorlar formülleri yazıyor, eczacılar bunları hazırlıyordu. Eczaneler arasındaki rekabeti ve dolayısıyla herhangi bir kötü ilaç üretimi riskini ortadan kaldırmak için her mahallede bir eczane olması zorunluluğu getirildi. Ve nedense çekilen bütün kuralarda Rum, Yahudi, Ermeni eczaneleri kapatılıyordu. Dolayısıyla bir Rumca gazetenin çıkması söz konusu olduğunda amcam Konstandinos Vasiliadis bununla ilgilendi, bir matbaa ile ortak oldu. Başyazar olarak Kavelieros Markuizos diye çok iyi bir gazeteciyi istihdam ettiler. Kavelieros Markuizos, 1927&#8242;ye kadar bu gazetenin başında kaldı ve gerçekten çok iyi yazılar yazdı, gazetenin tirajını 30 binlere çıkardı. Ancak bu adamın gazeteciliği Ankara&#8217;da bazılarının hoşuna gitmemiş ve gazeteye baskı yaparak yazarın işine son verilmesini istemişler. Böylece Kavelieros Markuizos, Apoyevmatini&#8217;yi terk etmek zorunda kaldı. Bu arada 1925&#8242;den sonra başka gazeteler daha açıldı; Ermeni gazeteleri, Rum gazeteleri, Yahudi gazeteleri. Fakat Markuizos hiçbirinde iş bulamadı. Kendi gazetesini çıkarmak zorunda kaldı. Parası varken çıkardı, parası bitince kapattı. Sonra baktılar ki olacak gibi değil, 50&#8242;li yıllarda onu sınır dışı ettiler. 1927&#8242;de Kavelieros Markuizos gittikten sonra Yaveridis bu gazeteyi teslim aldı. O da iyi bir gazeteci ve otosansürcüydü ve Apoyevmatini gazetesini o kayalıkların arasından geçirip kapanmadan bugünlere kadar gelmesini sağlamayı başardı.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Azınlık gazetelerinin günümüzde de birçok zorlukla karşılaştığını söylediniz. Ne gibi zorluklar bunlar?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Bunun nedeni Basın İlan Kurumu Yönetmeliği. Ama bu yönetmelik artık basının ihtiyaçlarını karşılamıyor. Eğer bu yönetmelik gerçekten hak eden bir gazeteye hakkı olanı veremiyorsa o zaman bu yönetmelik değişmelidir. Ya da ayrımcılık uyguladıklarını kabul ederler.</p>
<p style="text-align: left;">Ne diyor o yönetmelikte?</p>
<p style="text-align: left;">Bir gazetenin reklam alabilmesi için en az 5000 tirajının ve en az 15 çalışanının olması gerekiyor. Siz giden 120 bin Rum&#8217;u geri getirin, ben de gazetenin tirajını en az 30 bin yapayım. Yarın Basın İlan Kurumu&#8217;ndan gelecekler bakalım ziyarete. Ben daha önce onları ziyaret ettim, dilekçemi de verdim, talebimi reddettiler. Ben bir daha devlete seslenmem. Millete seslenirim. Millet benimle birlikte sesini yükseltirse demek ki ben haklıyım.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Biraz önce eskiden azınlıklar konusunda duyarlılığın bu kadar fazla olmadığını söylediniz. Geçmiş ile bugün arasındaki farkın sebebi nedir?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Azınlıklara karşı hassas olan insanlar bugün ortaya çıkmadılar, her zaman varlardı aslında. Ama seslerini çıkaramayacak kadar baskı altındaydılar. Ya da baskı altında olduklarına inandırılmışlardı, sindirilmişlerdi. Hrant&#8217;ın öldürülmesi o kadar büyük bir tepki yarattı ki, cenazesindeki o sessiz çoğunluğu sesi aslında bangır bangır çıktı. Bana sormuşlardı o zaman &#8216;Hrant&#8217;ın başına bunlar geldi, sen korkmuyor musun&#8217; diye. Dedim ki, &#8216;Hrant&#8217;ın başına bunlar gelmeden önce korkuyordum, şimdi bu cenazeyi gördükten sonra korkmuyorum&#8217;. Gerçekten de öyle, artık korkmuyorum. Bana dokunacak olan önce kendi insanlarına ihanet etmiş olacak.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Röportaj: Arife Köse</strong></p>
<p style="text-align: left;"><em>Apoyevmatini&#8217;ye abone olmak için <a href="mailto:apo.istanbul@gmail.com">apo.istanbul@gmail.com</a> adresine e-mail gönderebilir ya da 0 212 225 59 57 numaralı telefonu arayıp abone olmak istediğinizi söyleyebilirsiniz.</em></p>
<p style="text-align: left;">
<p style="text-align: left;">Kaynak: <a href="http://www.marksist.org/dosyalar/4187-mihalaki-vasiliadis-hrantin-cenazesini-gordukten-sonra-artik-korkmuyorum" target="_blank">Marksist.org</a></p>
<p style="text-align: left;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/07/mihalaki-vasiliadis-%e2%80%9chrant%e2%80%99in-cenazesini-gordukten-sonra-artik-korkmuyorum%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Apoyevmatini&#8217;nin hikâyesi</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/07/apoyevmatininin-hikayesi/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/07/apoyevmatininin-hikayesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 09 Jul 2011 07:33:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lewox</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlık hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=3738</guid>
		<description><![CDATA[1925 yılından beri İstanbul&#8217;da Rumca olarak yayımlanan ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalanApoyevmatini (İkindi) gazetesini neredeyse 10 yıldır tek başına çıkartan Mihail Vasiliyadis Açık Gazete&#8217;de konuğumuzdu. Vasiliyadis ile Apoyevmatini&#8217;nin hikâyesini, bugün karşı karşıya olduğu zorlukları ve gazeteye destek olmak için başlatılan abonelik kampanyasını konuştuk. Kampanyanın başlamasından itibaren geçen 2 gün içerisinde, aralarında pekçok Rumca bilmeyen vatandaşın da bulunduğu 60 kişi <a href='http://www.durde.org/2011/07/apoyevmatininin-hikayesi/'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"><a href="http://www.durde.org/2011/07/apoyevmatininin-hikayesi/apoyevmatini/" rel="attachment wp-att-3739"><img class="alignleft size-full wp-image-3739" title="Apoyevmatini" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/07/Apoyevmatini.jpg" alt="" width="200" height="286" /></a>1925 yılından beri İstanbul&#8217;da Rumca olarak yayımlanan ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalan<em>Apoyevmatini</em> <em>(İkindi)</em> gazetesini neredeyse 10 yıldır tek başına çıkartan Mihail Vasiliyadis<span style="font-family: Verdana; font-size: xx-small;"> </span>Açık Gazete&#8217;de konuğumuzdu.</span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;">Vasiliyadis ile <em>Apoyevmatini&#8217;</em>nin hikâyesini, bugün karşı karşıya olduğu zorlukları ve gazeteye destek olmak için başlatılan abonelik kampanyasını konuştuk. Kampanyanın başlamasından itibaren geçen 2 gün içerisinde, aralarında pekçok Rumca bilmeyen vatandaşın da bulunduğu 60 kişi Apoyevmatini&#8217;ye abone oldu.<span id="more-3738"></span></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;">Siz de <em>Apoyevmatini</em> abonesi olmak isterseniz, <a href="mailto:apo.istanbul@gmail.com">apo.istanbul@gmail.com</a> adresine yazın ya da <span style="color: #990000;">212 225 59 57 </span>numaralı telefonu arayın.</span></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Ömer Madra:</strong> Bugün <em>Apoyevmatini</em> gazetesinin hikâyesini konuşacağız bu sabah. Türkiye’de yayın yapan tek Rumca gazete olan<em>Apoyevmatini</em>’nin kurtarılması için bir kampanya var. Çeşitli gazetelerde, <em>Taraf</em>, <em>Radikal</em> ve <em>Cumhuriyet</em> gazetesinde de görmüştük,<em>Birgün</em> gazetesinde de yer verildi bu hikâyeye medyada. Biraz gecikmeli olarak ilgi topluyor. Biz de Açık Gazete’de bunu konuşalım istedik. Mihail<span style="font-family: Verdana; font-size: x-small;"><span style="font-family: Verdana; font-size: x-small;">Vasiliyadis </span></span>hoş geldiniz.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Mihail Vasiliadis:</strong> Hoş bulduk. Önce küçük bir düzeltme yapayım,<em>Apoyevmatini</em> tek Rumca gazete değil, arkadaşlar gocunmasın, <em>İho</em>gazetesi de var. Tabii o çok daha sonradan çıkan bir gazete, özellikle cemaat haberleriyle ilgili, ama o da yayını sürdürmeye çalışıyor.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Sizinlebir kez de 6-7 Eylül vesilesiyle burada etraflıca konuşma fırsatı bulmuştuk, bu ikinci defa, ama bu seferki biraz daha zorlu.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Hüzünlü. Öbürü de hüzünlüydü zaten!</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Evet azınlık olmak çok kolay bir iş değil, hiçbir yerde değil, ama Türkiye’de daha da zor galiba?</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Eh herhalde, neticeden yola çıkarsak öyle olduğu gözüküyor.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> 86 yıllık çok büyük bir tarihi konuşacağız. Dün sizi davet ederken ilginç bir şey söylediniz, isterseniz onunla başlayalım. “Saat 6’da yatıyorum,” dediniz değil mi? Öyle bir şey söylediniz.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Evet bütün gece çalışıyorum gazete baskıya hazırlansın diye, gazete 10:30’da falan baskıya giriyor, ama ben herhalde 5-6 gibi, bazen daha erken, bazen daha geç bitiriyorum, pdf formatında matbaaya yolluyorum, hemen yatmaya gidiyorum.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Bu sefer size yatma, uyuma imkânı vermedik burada.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Zaten bugünlerde pek uyumaya imkânım olmadı, özellikle genç arkadaşların <em>Apoyevmatini</em> için gösterdiği hassasiyet zaten uykumu aldı götürdü. Yatmaya gidiyorum, bu gençler aklıma geliyor, bu çocuklar, -çocuk demeyeyim üniversiteli gençler ve hocaları- Rumca bilmedikleri halde sırf <em>Apoyevmatini</em>’yi desteklemek için abone yazılıyorlar. Bu gerçekten hem sevindirici hem hüzünlü bir şey. Yani bu vebalin altından nasıl kalkacağımı bilemiyorum.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Evet zorlu bir konu. Siz aslında çok dar bir kadroyla çıkarıyorsunuz gazeteyi.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Vallahi bundan darı olmaz! Tek kişilik!</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Oğlunuz da var.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Evet o da var, özellikle son 2 yıldır elektronik biçimde yayımlanabiliyoruz, onda da oğlumun parmağı var. Öyküsü de çok tuhaf; Yunan gazeteciler cemiyetinden gelenler olmuştu, gazetenin nasıl çıktığını gördüler. 11 santimlik sütunlarda yazıyorduk, ondan sonra kesip yapıştırıyorduk, fotokopi çekiyorduk aydınger kâğıdına, ondan sonra onları monte edip 4 sayfa matbaaya yolluyorduk. Adamlar, “Yahu nasıl yapıyorsunuz bunu?” dediler, “Nasıl yapalım elektronik programımız yok?” diyorduk. Sağolsunlar hemen bir program yolladılar, güzel bir program ama bizim gazetedeki bilgisayara yüklemeye gelince bilgisayar ateşler çıkartmaya başladı! Gutenberg’i hatırlattı, “biz Gutenberg’in bilgisayarıyız, bundan anlamayız!” diye. Oldu boşuna bir hediye, kaldı ortada. Oğlum, “Baba üzülme, ben sana bilgisayar yaparım,” dedi. Gitti Atina’daki bit pazarına, -Monastiraki diye bir yer vardır, böyle eski şeyler satılır-, oradan aldığı parçalarla bana bir bilgisayar yaptı. Gerçekten de o bilgisayara yükleyebildik, ama ikaz etti “Bak biz bunu yükledik, çalışıyor, ama sakın buna fazla güvenme, günün birinde koyuverir” diye. Ondan sonra çekti gitti askerliğini yapmaya Yunanistan’da. İkide bir sorun çıkıyor, o nöbette bir elde tüfek bir elde telefon, ben şöyle boynumla kulağım arasında telefonu sıkıştırmış masanın altında kablolarla uğraşıyorum. “Baba şu kabloyu çıkar, baba bu kabloyu oraya koy” falan diye çalıştırmaya çalışıyoruz. Gidiyordu böyle bu iş, ama bir gün çöküverdi, onun da askerliğinin bitimine 1 ay kalmıştı, izni de yoktu çünkü iki kere izinli getirttim, tamirini yaptı gitti.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Özel izin.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Yunanistan’dan buraya! İyi ki burada sınırda bir yerde dağ başındaydı, yakın.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Türk sınırını koruyordu yani?</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Evet. Valla kimi koruyordu bilemiyorum… neyse. Bitmesine 1 ay kala çöktü bilgisayar. Maalesef bütün arşiv de gitti, resimler vs. vardı, ama ne yapalım bunun başka yolu yok. Mecburen gazete 1 ay tatile girmesin diye oğluma ertelettim askerliğini, ama erteleyince 6 aydan daha az bir müddet erteletemiyorsun, yani önemli bir nedenle gidiyorsun başvuruyorsun, ayrı bir sebeplerden dolayı, 6 ay veya 1 sene erteletebiliyor.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Ama ondan sonra tekrar gidiyor?</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Tabii ondan sonra gidip 1 ayını yapacak. Bu arada buraya geldikten sonra o 6 ay geçmeden Yunanistan’da askerlik 11 aydan 9 aya indirildi, dolayısıyla gittiğinde “ne geldin, senin askerliğin bitti zaten?” dediler.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> “Kahır yüzünden lütuf” derdi eskiler böyle bir durumda.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Bu arada başka bir vakıf, Levendis Vakfı diye bir vakıf, Londra’da merkezi, bize dedi ki “ne istiyorsunuz?” Tabii bizim günlük harcamalarımız, yani cari bütçemiz açık, ama onların statüsü böyle bir yardımda bulunmaya izin vermiyor, muhakkak bir materyal olması lazımmış, biz de dedik “bilgisayar olsun.” Şimdi güzel Mac’ımız var, ama düşünün, yiyecek yemeği olmayan birine ipekli gömlek almak gibi birşey! Ama yine de fena değil, artık o dertlerimiz bitmiş oldu.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Şimdi nedir durum? Pek çok yayın organında, hakikaten haklarını yemeyelim, iyi yer aldı fakat burada da bir daha konuşmak isteriz.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Bazı dikkatsizlikler, bazı değişik görüş açıları, yanlış intibalar bırakabilir. Bu fırsatla bana bunun doğrusunu söylemek imkânını tanıyorsunuz. Genellikle hepsi değil, ama bazı gazeteler, gazetenin zor durumunu Yunanistan’ın krizine bağladı. Bir yönden doğru olabilir, ama esasında Yunanistan’daki kriz bardağı taşıran son damla. O koca bardağı dolduran damlaların sorumlusu Yunanistan kriziydi. Özellikle 1964’ten bu yana Rum toplumunun uğradığı erozyon -ki bu bir negatif ayrımcılığının sonucu. Biliyorsunuz 6-7 Eylül olaylarını konuştuk, ondan önce Varlık Vergisi, vs. bütün bu eritme programı dediğimiz zincirin halkalarının ağırlığına rağmen 1964 yılının sonuna geldiğimizde İstanbul’un Rum nüfusu 90 bin’in üstündeydi ve <em>Apoyevmatini</em> rahat rahat yaşamını sağlayabilecek satışlara sahipti. 1964’te İsmet İnönü hükümeti o zaman, Mustafa Kemal’le Venizelos arasında 1930 yılında aktedilmiş olan Seyr-i Sefain İskan Anlaşması’nı tek taraflı olarak feshetti. Neydi bu anlaşma? Bir Türk vatandaşı Yunanistan’da bir Yunan vatandaşı Türkiye’de yerleşip çalışabiliyor ve seçme, seçilme hakkı hariç o ülkenin vatandaşıymış gibi rahat hareket edebiliyordu.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM: </strong>Her türlü hakka sahipti.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> O büyük savaştan sonra bu iki devlet adamının, iki halkın arasındaki bu husumeti yumuşatmak, durumu düzeltmek için yaptıkları bir anlaşmaydı bu. O anlaşma gereğince, daha doğrusu o anlaşmadan önce, Türkiye’de doğup büyümüş olan, -sonradan yerleşmiş olanlar da var- Yunan vatandaşı, Rum cemaati mensupları bu anlaşmaya istinaden burada kalabiliyorlardı. Karşılığında Türkiye’den de Yunanistan’a gidip yerleşmek mümkündü. Ancak bunun dışında kalan istisnalar vardı, bu da mübadeleyle Türkiye’den Yunanistan’a Yunanistan’dan Türkiye’ye göçmek zorunda bırakılan kişiler bundan istifa edemiyordu. Yani herhangi bir Yunanlı, yahut herhangi bir Türk karşı ülkeye gidip yerleşip oturabiliyor ama buradan gitmişse gelemiyordu, bundan istifa edemiyordu. Bunun bir makul tarafı var, eğer böyle bir yasa çıksaydı bütün mübadiller hemen koşarlardı. Çünkü hiçbiri memnun değildi, ne buradan gidenler ne oradan gelenler. Dolayısıyla 1964’e geldiğimizde 12 bin küsur, 13 bin’e yakın Yunan vatandaşı Türkiye’de yaşıyordu. Bu kişiler 1964’te bu anlaşma iptal edildikten sonra, önce en ekabirden başlayarak birinci şubeye çağrılıyor, bir kâğıt imzalatılıyor kapalı ve 48 saat içerisinde 25 kiloluk sırf zati eşyasını ihtiva eden bir valizle Türkiye’yi terk etmek zorunda bırakılıyordu.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Evet, bu İsmet İnönü’nün tek taraflı iptalinden sonra anlaşmayı?</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Evet 12.900-13 bin kişinin gitmesi demek 13 bin ailenin gitmesi demekti, çünkü bunlar aile reisi kişilerdi, çocukları, anneleri, kardeşleri falan. Böyle olunca tam 18 ay içerisinde bu tamamlandı, 18 ayın sonunda 90 bin artı olan İstanbul Rum nüfusu, 30 bin eksiye düştü ve en zengin yani ekabir aileler gitmek zorunda kaldı. Tabii çorap söküğü gibi bunları izleyenler oldu. O zaman Yunanistan Marshall planıyla yeni bir çağa girmiş müreffeh olan bir toplum, yani çalışmaya açık falan. Herkes oraya gitmeye başladı. Dolayısıyla buradaki nüfus her geçen gün eksiliyordu. Mesela yaz başında adalara falan gidildiğinde herkes toplanır, “Yahu geçen seneden kim yok?” “Nikolas’lar gitti, Mihail’ler gitti,” “Aaa bak Yanni’ler burada,” “E buradayız, ama sezonun sonunda gidiyoruz. Buradan İstanbul’a inmeyeceğiz, doğrudan gidiyoruz,” falan gibi böyle hep hüzün verici, hep tedirgin edici şeyler konuşulurdu. O dönem büyük bir tedirginlik içinde, hani şu rahmetli Hrant’ın dediği “güvercin tedirginliği” var ya işte o güvercin tedirginliğiyle yaşandı. Zaten her geçen gün yeni bir haber çıkıyor, Kıbrıs’ta başka bir olay oluyor. Sonra biliyorsunuz geçen gün Kültür Bakanı da söyledi, ben 50 senedir söylüyorum, Kıbrıs’taki Yunan asıllı kişiler yani İngilizce’de ‘Greek Cypriot’ dediğimiz, kendilerini böyle ifade eden, Yunan kökenli Kıbrıslılar burada Rum adıyla anıldı. Bu bence hiç tesadüf değil. Onlara Rum nitelemesi vermekle Kıbrıs’ta meydana gelen ve Türk kamuoyunda infial uyandıran bütün olaylar onlara yüklendi. Kimdir Rum? İşte Mihail yanımızda. “Yahu sizinkiler bizimkileri öldürüyormuş Kıbrıs’ta?” “Yahu hangi bizimkiler, hangi sizinkiler?” Peyami Safa gibi yazarlar “Bizden olanlar, bizden olmayanlar,” gibi yazılar yazarlar. Yani o günlerin gazetelerini gözden geçirseniz tüyleriniz diken diken olur. Zaten beni gazeteciliğe iten de bu oldu, bunlara cevap yetiştirmek için gazeteciliği seçtim.</p>
<p style="text-align: left;">Bu durum böyle devam etti ve bugüne 2000 kişiye geldi. Tabii 1964’ten sonra bu erozyon devam ederken artık Rum gazeteleri de birbiri ardı ardına kapanmaya başladı. <em>Apoyevmatini</em> biraz daha kendisini kurtarabildi, bu da bir tesadüf neticesi. Biliyorsunuz bizim<em>Apoyevmatini</em>’nin yazıhanesi tam Rus Konsolosluğu’nun karşısında Suriye Pasajı’nda, 6 Eylül’de zarar görmeyen tek Rum müessesesi oldu, her taraf kırıldı, yıkıldı ama güvenlik güçleri bir tek o dar yeri, Rus Konsolosluğu’nun bulunduğu yeri koruma altına aldılar. O zaman Sovyetler Birliği biliyorsunuz, bir olay çıkmasın diye</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> O sayede&#8230;</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> O sayede bizim gazete de kurtuldu. Buna rağmen 15 gün çıkmadı, çünkü ne yazacağını bilemiyordu adamcağız!</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Evet!</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Sonra muteber gazetelerin haberlerini alıp çevirerek yavaş yavaş yayınına başladı. Tabii damlalar o zamandan beri dolmaya başladı. Bu arada artık <em>Apoyevmatini</em> de ayakta durma imkânını bulamıyordu.<em>Apoyevmatini</em> benim babamın kuzenleri tarafından kurulmuştu, daha sonra 60’lı yılların o dönemlerinde baş yazar olan Grigorios Yaveridis’in eline geçti. O da kendi ismine değil kız kardeşinin kocası olan Dr. Adosoğlu&#8217;nun adına kaydoldu, sahibi olarak gazetenin. Onların çocukları da yoktu. Durum zorlaştıkça bir dairesi vardı Yunanistan’da onu sattı;<em>Apoyevmatini</em> onun evladıydı, çoluk çocuğu da olmayınca.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Mahir Ilgaz:</strong> Dairesini sattı yanı ayakta tutabilmek için gazeteyi?</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Tabii tabii gazeteyi ayakta tutabilmek için oradaki dairesini sattı. Bir müddet sonra hastalandı, 10 sene yatalak olarak kaldı. Hasta yatağından idare etti. <em>Apoyevmatini</em> gazetesi, ben teslim alırken 4 sayfa, Yunan dergilerinden suya sabuna dokunmayan, mesela “sabunla mı elleri temizlemek daha iyi yoksa likid sabunla mı?” falan gibi böyle önemli konular üzerinde yazılı makaleleri kesip yapıştırarak böyle çıkmaya başlamıştı. 2002 yılında sizlere ömür vefat etti. Böyle olunca<em>Apoyevmatini</em> kapanmak durumuyla karşı karşıya kaldı, ama o dönemde de 70 küsur senesini tamamlamıştı. Ben Yunanistan’daydım, orada yayımladığım gazeteyi kapatmıştım, “Gelip bunu teslim alır mısın?” diye önerdiler. Benim için önemli bir teklifti, hemen sarıldım, geldim. İlk hedefim tirajı 80’e düşmüş olan <em>Apoyevmatini</em>’nin İstanbul’daki her Rum’un evine girmesini sağlamaktı. Çünkü her zaman <em>Apoyevmatini</em> ile büyümüştü İstanbul Rumları; doğum, ölüm, bütün haberler olurdu. Zaten mottosu da “Apoyevmatini’nin haberi olmadan İstanbul’da ne bir Rum doğar ne bir Rum ölür”dü.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Evet çok güzel bir şiarı var.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Dolayısıyla her Rum evine girdik. 20’li yıllarda 30 bin’i aşkın tiraja sahip olan <em>Apoyevmatini</em> o dönemde hedef kitlesinin –bugünkü çok antipatik deyimle- %70’ine falan ulaşıyor idiyse, bugün %99’una ulaşıyor 600 tirajla. Bunun altını çiziyorum çünkü resmi ilan için müracaat ettiğimde 5 bin tiraj şartı kondu. “Yahu siz bana 5 bin Rum ailesi bulun ben onlara satmazsam zaten o zaman istemeyeceğim!”</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Evet onlar da böyle bir hukuki gerekçe gösteriyorlar değil mi?</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Hukuki bir gerekçe değil bu, bu bir yönetmelik esasında, ve ben şöyle düşünüyorum, yönetmelik neden yapılıyor? Çünkü bu fon gerçekten zayıf durumda olan bir gazeteye destek olabilmek için.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Ve demokrasinin en temel prensibi zaten bu, medyanın dördüncü kuvvet olarak bulunabilmesinin şartı da böyle bir özgür ortamda destek bulabilmesi.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Tabii.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Basın İlan Kurumu da bu iş için zaten.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Tabii, ama diyor ki “Yönetmelik bana izin vermiyor”. Kardeşim yönetmeliği sen gerçek muhtaç olanlara bu yardımı sağlayabilmek için yaptın, ama herşeyi bilmediğin için bazı şeyler gözden kaçtı. Bu durumda eğer yönetmelik gerçekten yardım edilmesi gereken bir gazeteyi dışarıda bırakıyorsa, gazete dışarıda kalmaz, yönetmelik değiştirilir.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Evet, bu sıralarda bizim hep konuştuğumuz gibi, hukukla kanun arasındaki fark</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Tabii en önemli şey.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MI:</strong> Bürokrasi işte, neye yaradığını görüyoruz bir kere daha.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Bürokrasi çok şeye yarıyor, bürokrasi olmadan belki her şey karmakarışık olur, ama bu Tanrı kelâmı değil ki. Yanlış olanı görürsün ve düzeltirsin.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Aynen öyle tabii.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Bunun peşindeyim şu anda ama bu yayın dolayısıyla öyle bir durumlar oldu ki, bana dediler ki “Devlete seslen”. Dedim “Bir kere efendice yazdım, seslendim, cevap gelmedi, artık bundan sonra devlete seslenmek gereksiz. Ben millete sesleneceğim. Millet sesini benimle birleştirip de devlete seslenirse o ağır işiten kulaklar işitmek zorunda kalır.” Zannediyorum ki eğer bir müddet sonra bu yatışmayacak da sönmeyecekse ve duyması gereken kulaklar yine duymazlıktan gelmeyecekse bu mucize olacak.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Bu son derece önemli bir şey, yani bir kampanya var, biraz da ondan bir iki kelimeyle bahsedebiliriz.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Kampanya gerçekten ciddi söylüyorum bazen sesim kısılıyor, gözlerim şey çok konuşamıyorum. İsmini vermek istemem, belki istemiyor, bir hanım profesör doktor, telefon etti “Beyefendi gazeteye abone yazılmak istiyorum,” Ben anladım, bilmiyorum kim olduğunu karşımdakinin tabii. “Ama Rumca bilmiyorsunuz değil mi?” dedim. “Evet ama mühim değil, yalnız hemen, çünkü yarın hastaneye yatacağım, ameliyat olmam gerekiyor. Önce bunu halledeyim” dedi. Tüylerim diken diken oldu, hanımefendi lütfen rica ederim” ondan sonra kim olduğunu söyledi, ünvanını söyledi, şaştım kaldım. Dedim “siz hastanenize gidin, şifanıza kavuşun ondan sonra görüşelim”. Böyle bir şey insanın tüylerini ürpertiyor.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Evet gerçekten öyle. Aboneliği ne kadar bunu da söyler misiniz?</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Ay çağrı yapıyormuşum gibi olmasın!</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MI</strong>: Biz yapalım.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Biz yapalım çağrıyı sizin adınıza?</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Bunu Baskın Oran hoca bana büyük fırça attı kapatacağımı öğrenince gazeteyi. “Ben 12 Temmuz’u seçtim dedim, “Esasında Şubat’tan kapatmam gerekiyordu. Her yayımlandığı gün 250-300 Lira zarar oluyor, ama şu 86 yılı bitirelim 87’e girelim, orada bırakayım”. Duydu Baskın Oran hoca telefon etti “Bana bak Vasiliyadis! Senin gücün bu gazeteyi tek başına çıkartmaya yeter, ama kapatmaya yetmez. Biz onu sana kapattırmayız!” dedi.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Tipik bir Baskın tavrı.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Ondan sonra kampanya başladı, Samim Akgönül, Cengiz Çandar, yani kimler yok. Herkes abone yazdırıyor, ama bu taşıma suyla bu değirmen dönmeyecek. Gerçi bir müddet bir nefes aldıracak ki aldırdı bile görüyorum, yani 2 günde 60-70 abone yazıldı, hepsi Rumca bilmeyen genç arkadaşlar yahut üniversite hocaları falan. Evime geldiler, bir de spot hazırlıyorlar Bilgi Üniversitesi talebeleri. İşte “<em>Apoyevmatini</em> kapanmasın, o bizim de kültür mirasımız” diye. Böyle bir spot yapıyorlar. Benim bildiğim bu, gördüğüm bu, negatif ayırımcılığın kurbanı olan bu gazete pozitif bir ayırımcılıkla yaşamalı.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Evet hayati önem taşıyor bizim için de. Yani bu bir kültürel mesele aslında tamamen, yani bu kültürü zihniyeti değiştirmediğimiz sürece zaten hiçbirimiz ayakta kalamayız.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Yine Baskın Oran hocanın bir lafını söyleyeyim “Vasiliyadis, sen bize, yani Türkiye’ye büyük bir fırsat verdin. Biz bu gazeteyi kurtaracağız, bu Türkiye için çok önemli bir şey olacak. Çünkü bu bir Türk kültür mirasıdır. Bu gazete Yunanistan’da çıkan, Yunan halkına hitap eden bir gazete değil ki, Türk toplumunun bir kesimine hitap eden bir gazete” dedi.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Evet, bu çok önemli tabii Baskın Oran’ın söylediği, ama buna ilaveten benim de aklıma şu geldi, şimdi siz bunları söylerken, yani Türkiye’de kalan Rum gençlerinin de kendi dillerini kullanmaları açısından da hayati bir önemi var. Bir başka kültür, onlar da kullanamadıkları için&#8230;</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MI:</strong> Sadece gençlere yönelik de değil sonuçta</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Rumca kullanamıyorlar ama&#8230;</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MI:</strong> Rumca’nın varolması için</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Rahmetli Hrant bana derdi “Gel şuna Türkçe bir sayfa ekle, açılabilirsin.” Düşündük taşındık, benim çok sevdiğim bilge hocamız var Bay Frangopulos, belki tanırsınız, bilirsiniz, onunla oturduk konuştuk. O da eğitimci olduğu için çok hassas bu konuda “Zaten Rumca bilmiyorlar, konuşamıyorlar, oraya bunu korsak bu sayfayı, herkes onu okuyacak gerisi kalacak,” dedi.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> O da doğru tabii.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Ben bakıyorum Ermeni gençler Ermenice’yi bilmiyor, Ermeni gazeteler <em>Jamanak</em> olsun, <em>Marmara</em> olsun 60 bin kişilik bir kitlesi var, ona hitap edemiyor. Bir de benim çok önemli gördüğüm başka bir şey var; <em>Apoyevmatini</em>’nin kurtulması yalnız <em>Apoyevmatini</em> için önemli değil, yalnız Türk toplumu için de önemli değil, Rum toplumu için çok önemli. Şöyle ki, <em>Apoyevmatini</em>’nin yaşamı bütün bu 86 yıl boyunca Rum toplumunun yaşamıyla paralel çizmiştir. Rum toplumu müreffehken<em>Apoyevmatini</em>’nin durumu iyi olmuş, zorla giderken zorlanmış ve Rum toplumunun bütün tarihi, sosyal, siyasi, spor, eğitim, balolar, her şey<em>Apoyevmatini</em>’nin sütunlarında var. Oradan doktoralar çıkıyor, yüksek lisans çalışmaları çıkıyor. <em>Apoyevmatini</em>’nin kapanması, zaten son 2-3 senedir morali çok düşük olan Rum toplumunun moralini daha da düşürecektir. Yani dayanaklarından birinin ayağının altından kaydığını görecektir. Manen bir çöküş. Sze söyledim biraz evvel işte, toplandığımızda “Km yok?”, “O da gitti, şu da gitti,” “Nikolar da kalmadı,” “Şimdi <em>Apoyevmatini</em> de yıkıldı gitti.”</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Evet hayati önem taşıyor gerçekten.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Bütün toplum için üzüntü kaynağı olacak.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MI:</strong> Peki nasıl abone olunuyor gazeteye?</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Abone olmak mümkün değildi eskiden, çünkü zaten dağıtıcılar dağıtıyor, ama oğlumun bu yardımıyla yurt dışına gönderme imkânımız oldu pdf sistemiyle. Ve yurtdışına 1000’i aşkın adrese pdf olarak yolluyoruz, onlar da forward yapıyor. Böylece yurt dışındaki eski Rumlarla buradakiler arasında da bir bağ kurulmuş oldu.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Bu da beklenmedik bir yeni şey.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Abone ancak elektronik oluyor. İşte oturduk, “Ne yapalım?” dedik, “100 Lira senelik olsun,” dedik ve senede 100 Lira veya 6 ayda 50 Lira, 3 aylık 25 Lira bir abone imkânı sağlayalım dedik. Bu kampanyayı yürütüyor bu arkadaşlar, telefonlar geliyor. 60’a yakın 2 günde abone yazıldı.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MI:</strong> Peki abone olabilmek için aranabilecek telefon numarası var mı?</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Bize bir mail yolluyorlar, bu twitter mıdır ne karın ağrısıdır, bir de nedir Facebook’ta oralarda dolaşıyor ve gençler bize mail yolluyor. Bizim mail’imiz <a href="mailto:apo.istanbul@gmail.com">apo.istanbul@gmail.com</a>. Bize mail yolluyorlar ve biz bu maile cevaben onlara hesap numarasını gönderiyoruz, bankaya yolluyorlar. Şimdi internet bankacılığı falan da varmış.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Mihail bey çok teşekkür ederiz, biz de bunun bir parçası olmaktan gurur duyuyoruz ve keyif duyuyoruz Açık Gazete olarak ve Açık Radyo olarak da konuşabilirim herhalde. Telefon numaranızı da verelim mi?</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> 0 212 225 59 57, cep telefonum yok kullanmıyorum, kredi kartı da kullanmıyorum.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> <em>Apoyevmatini</em> akşam demek değil mi?</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> İkindi.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Mihail bey çok teşekkür ederiz. Baskın Oran’a katılıyorum,<em>Apoyevmatini</em>’yi ayakta tutmak hepimiz için büyük bir fırsat da aynı zamanda. Çok teşekkürler.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Ama ben de sizi hiç konuşturmadım galiba, istirahat ettiniz! “Bir dokun bin ah dinle kase-i fafurdan” derler ya bu konu açılınca.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Çok teşekkür ederiz bizimle birlikte olduğunuz için.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>MV:</strong> Teşekkürler ben de, dinleyicilerinize teşekkür ederim, sağolun.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>ÖM:</strong> Mihail Vasiliyadis’le <em>Apoyevmatini</em>’nin geleceğini konuştuk burada.</p>
<p style="text-align: left;"><em>6 Temmuz 2001 tarihinde Açık Radyo&#8217;da Açık Gazete programında yayınlanmıştır.</em></p>
<p style="text-align: left;">Kaynak: <a href="http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&amp;aid=28611&amp;cat=100" target="_blank">Açık Radyo</a></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/07/apoyevmatininin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İzmir’i kim yaktı?</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/07/izmir%e2%80%99i-kim-yakti/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/07/izmir%e2%80%99i-kim-yakti/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 09 Jul 2011 07:23:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lewox</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlık hakları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=3730</guid>
		<description><![CDATA[Atilla Dirim Türk ordusunun 1922&#8242;nin Eylül ayının 9. gününde İzmir’e girmesinden tam dört gün sonra şehirde büyük bir yangın çıktı. Tam olarak belli olmamakla birlikte yoğun olarak Ermenilerin, Rumların yaşadığı mahallelerde başlayan yangın, bugün İzmir&#8217;de Kültürpark&#8217;ın (Fuar’ın) bulunduğu koca bir bölgeyi küle çevirdi. Bu yangını kimin hangi maksatla çıkarmış olduğu bu güne kadar çok tartışıldı.&#8216;Resmi <a href='http://www.durde.org/2011/07/izmir%e2%80%99i-kim-yakti/'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a href="http://www.durde.org/2011/07/izmir%e2%80%99i-kim-yakti/izmir_yangini/" rel="attachment wp-att-3731"><img class="alignleft size-medium wp-image-3731" title="izmir_yangini" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/07/izmir_yangini-300x204.jpg" alt="" width="240" height="163" /></a><strong>Atilla Dirim</strong></p>
<p style="text-align: left;">Türk ordusunun 1922&#8242;nin Eylül ayının 9. gününde İzmir’e girmesinden tam dört gün sonra şehirde büyük bir yangın çıktı. Tam olarak belli olmamakla birlikte yoğun olarak Ermenilerin, Rumların yaşadığı mahallelerde başlayan yangın, bugün İzmir&#8217;de Kültürpark&#8217;ın (Fuar’ın) bulunduğu koca bir bölgeyi küle çevirdi. Bu yangını kimin hangi maksatla çıkarmış olduğu bu güne kadar çok tartışıldı.<strong>&#8216;Resmi tarihin&#8217;</strong> sözcüleri yangını Ermenilerin, Rumların ve kaçmakta olan Yunan ordusunun <strong>&#8216;intikam&#8217;</strong> için yaktığını­ anlatırken, olayın gerçek mağdurları, yani yaşadıkları yerler küle dönenler tam aksini söylüyor.<span id="more-3730"></span></p>
<p><strong>Genelkurmay Başkanı</strong> Işık Koşaner’in <strong>(*)</strong> bir süre önce yaptığı <strong><em>“alternatif tarih tehlikesi”</em></strong> vurgusu güncelliğini korurken, İzmir yangını meselesini bir başka açıdan ele alalım:</p>
<p><strong>YUNANLILARIN İZMİR&#8217;DE NE İŞİ VARDI?</strong></p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Paris’te toplanan barış konferansının kararıyla, İzmir, <strong>15 Mayıs 1919</strong> tarihinde Yunanlar tarafından <strong>işgal</strong> edildi. İşgal haberi, Müslümanların yoğun olarak yaşadığı şehirlere bomba gibi düştü. Ülkenin dört bir yanında işgal karşıtı gösteriler yapılırken, savaşın kaybedilmesinin ardından liderlerinin yurt dışına kaçması ve partinin kendisini feshetmesi nedeniyle gözden düşen <strong>İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC)</strong> mensupları, milliyetçi ve vatanperver söylemlerle tekrar itibar kazanmaya başladılar.</p>
<p>Yunan ordusu İzmir’e girdiği günlerde, Yunanistan’da esen hava ise, kesinlikle savaştan yana değildi. Uzun süreli savaşlardan ve yoksulluktan bıkan Yunan halkı, emekçileri barış istiyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu parçalanma sürecinden azami faydayı sağlamak isteyen <strong>Yunan egemenleri</strong> ise; Kral Konstantin ve Başbakan Venizelos’un başını çektiği cepheyle savaşı sürdürmek niyetindeydiler.</p>
<p>Yunan ordusunun Anadolu’nun içlerine yürümeye başlaması kararı, Yunanistan’da büyük bir huzursuzluğa neden oldu. <strong>Askere gitmeyi reddeden</strong> binlerce genç dağlara kaçtı. Başta Yunanistan Sosyalist Emek Partisi olmak üzere bir grup sosyalist parti, geniş bir savaş karşıtı propaganda faaliyetine başladılar. 1920’de Atina’da Syndagma Meydanı’nda 50 bin kişilik, o dönemin ölçülerine göre <strong>devasa bir barış gösterisi</strong> yapıldı.</p>
<p>Nitekim 1 Kasım 1920’de <strong>Venizelos</strong>, seçimleri kaybetti ve barış vaatlerinde bulunan muhalefet partisi iktidara geldi. Ancak yeni iktidar seçim döneminde yaptığı tüm barış çağrılarını bir anda unutarak, selefinin başlattığı savaş hareketini aynen sürdürme kararını aldı. Bu sıralarda Yunanistan’da da savaş karşıtı gösteriler ve grevlerde giderek arttı. Savaş karşıtı taleplerle gündelik talep arasında bağlantı kuran işçi eylemleri gerçekleştirildi: 1921’de Volos’ta büyük bir işçi hareketi başladı, ancak 15 Şubat 1920’de liderliğini <strong>Tüm İşçiler Birliği</strong>’nin yaptığı iki günlük toplantının ardından, tam zirvesindeyken, bastırıldı. 1921 yılının 1 Mayıs’ında Selânik’te büyük bir gösteri düzenlendi ve greve çıkıldı. Anadolu’ya giden bir alay ayaklandı ve göstericilere katıldı.</p>
<p>1921 Kasım’ında bu kez elektrik işçileri greve çıktılar. Başta ekonomik olan talepler, kısa sürede savaş karşıtı siyasi taleplerle birleşti. Mecliste başbakanın konuşması esnasında işçiler elektrikleri kestiler. Daha sonra demiryolları işçileri aynı taleplerle greve çıktılar.</p>
<p>Yunanistan’daki barış hareketinin yükselmesiyle birlikte, Anadolu içlerine ilerlemekte olan Yunan ordusunda da huzursuzluk giderek artıyordu.</p>
<p>Yunanistan’da dağlara kaçmış olan savaş kaçakları ve grevlerin başını çeken öncü işçiler yakalanarak doğruca cepheye gönderiliyor, fakat bu kişiler gönderildikleri birliklerde savaş karşıtı propagandayı daha da coşkuyla sürdürüyorlardı.</p>
<p>Ülkedeki ekonomik krizin derinleşmesi ve emperyalist devletlerin kendi ülkelerinde yükselen <strong>barış hareketleri nedeniyle</strong> savaşmayı sürdüremeyecekleri bir noktada,<strong>Yunan ordusu</strong> çözülmeye başladı. Temmuz 1922’den itibaren birlikler Ege ve Trakya üzerinde hızla geri çekilmeye başladılar.</p>
<p><strong>TÜRK ORDUSU RUMLARIN &#8220;KÖKÜNÜ KAZIYOR&#8221;</strong></p>
<p>Bu noktadan sonra Anadolu’da kendilerini “Milli Kuvvetler” adıyla örgütleyen ve başını <strong>İttihat ve Terakki Cemiyeti</strong>üyelerinin çektiği hareket, Yunan ordusunun boşalttığı Ege bölgesini aşarak İzmir üzerine yürümeye başladı. Yunan ordusunun kalıntılarıyla yaşanan <strong>küçük çaplı çatışmalar</strong> dışında, Türk ordusu önemli bir engelle karşılaşmadan hızla Ege bölgesini ele geçirdi. Ancak hayallerindeki <strong>&#8216;ulus devlet&#8217;</strong> projesini kurmak istediklerini ilan etmiş olan <strong><em>İttihatçılar / Kemalistler</em></strong> için bu durum bulunmaz bir fırsattı. <strong>Ulus devletin</strong> önünde en büyük engel olarak gördükleri Hıristiyanları ortadan kaldırmak için geçtikleri yerleri <strong>yakıp yıkarak</strong>, Hıristiyanları ölüm ile kaçmak arasında tercih yapmak zorunda bıraktılar.</p>
<p>Kendisi de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelen üyelerinden olan, yedek subay olarak <strong>Cemal Paşa</strong>’nın emrinde Birinci Dünya Savaşı’nda savaşan, daha sonra İttihatçıların <strong>Mustafa Kemal</strong> etrafında yeniden örgütlenme çalışmalarına katılan ve cumhuriyetin kurulmasından sonra çeşitli dönemlerde milletvekilliği yapan <strong>Falih Rıfkı (Atay)</strong>, Mustafa Kemal’in hayatını anlattığı <strong>&#8220;Çankaya&#8221;</strong> adlı eserinde bu durumu şöyle tasvir ediyordu:</p>
<p><em>&#8220;(&#8230;) Batı Anadolu&#8217;yu Türkler için oturulmaz bir çöle çevirmek isteyen Yunanlılar, gerçekte kendi ırklarının, mitoloji masallarından son tarihi günlerine kadar, bu topraklardaki yaşayışlarına son vermişlerdi. Rum halkı, köklerine kadar sökülüp atılmakta idi. Onlarla beraber İzmir&#8217;in, bütün Batı Anadolu&#8217;nun her türlü ekonomisini de köklerinden söküp atıyorduk. Bir merkezde kasabalılar bize gelmişler: &#8211; Arabamızı tamir ettiremiyoruz, giden Hıristiyanlardan sanat sahibi olanları geri gönderseniz&#8230; demişlerdi. (&#8230;)&#8221;</em> (Çankaya, <strong>Falih Rıfkı Atay</strong>, Kral Matbaası 1984, S. 331-332)</p>
<p>Gerçekten de Falih Rıfkı’nın söylediği gibi, İzmir’in hinterlandını teşkil eden çok geniş bir bölge tümüyle harap olmuş, ekonomik altyapısı tümüyle tahrip olmuştu. Dumanları tüten köylerin, kasabaların arasından geçen Mustafa Kemal, Nif kasabasının az ilerisindeki<strong>Belkahve</strong>’de meşhur kahvesini içerken, İzmir’e uzun uzun bakarak yanındakilere güya; <em>“Bu şehre bir şey olsaydı çok üzülürdüm!”</em> diyecekti.</p>
<p><strong>İZMİR ALEVLER İÇİNDE&#8230;</strong></p>
<p>Mustafa Kemal İzmir’e “bir şey olmamasına” seviniyordu ama şehre girmesinden dört gün sonra, yani 13 Eylül günü Basmane civarında başlayan ve Hıristiyan mahallelerini etkisi altına alan yangın, İzmir’in en güzel bölgesini yakıp kül edecekti.</p>
<p>Yangının nasıl başladığı konusunda görüş birliği yoksa da,<strong>Türk ordusunun İzmir’e girdiği</strong> andan itibaren hem askerlerin, hem de yerli Müslümanların Hıristiyan mahallelerine saldırdığı ve yağmaladığı konusunda çeşitli kaynaklar bulunuyor.</p>
<p>İstanbul&#8217;da yayınlanan <strong>Djagatamart</strong> (Cephe Savaşı) adlı Ermenice gazetenin 19 Eylül 1922 tarihli nüshasında, 16 Eylül’de İzmir’den ayrılan bir gencin ağzından yangının çıkış hikâyesi anlatılır:</p>
<p><em>“(…)9 Eylül cumartesi öğleden sonra Türk süvarileri İzmir’in Kordon Boyu’ndan dörtnala, <strong>kılıçları çekilmiş vaziyette</strong> şehre girdiler. Onlar şehre girerken, önlerinden çevredeki Rum vatandaşlar korkuyla kaçmaya çalışıyorlardı. Yunan askerleri de elbiselerini çıkarıp silahlarını atıp kaçışıyorlardı. Gece Türk askerleri ve silahlı çapulcular karşılarına kim çıkarsa, Rum veya Ermeni yakalayıp belirsiz bir yere götürmeye başladılar. Halk sabaha kadar süren silah sesleri arasında geceyi geçirdi. Pazar sabahı silahlı çapulcular ve askerler çarşıya daldılar ve arabalara, atlara, sırtlarına ne varsa koyup Türk mahallesine taşıdılar. Akşama doğru aynı durum Ermeni mahallesinde tatbik edildi. Araştırma ve soruşturma yapmak gerekçesiyle evlere giriliyor, evlerde ne varsa soyulup talan ediliyordu. Karşı koyanlar da<strong>öldürülüyordu</strong>. Salı günü öğleden evvel güneyden denize doğru sert bir rüzgâr esmeye başladı. Basmane İstasyonu’nun önündeki bir <strong>Ermeni evinden yangın dumanları</strong> yükseldi. Yangın genişleyerek Ermeni mahallesine ve kilisesine doğru yayılmaya başladı. Başında yangın Mortakiya Rum mahallesini ve sahil boyunu tehdit eder nitelikte değildi. Fakat akşam üstü demiryolu üzerinden bir noktadan ikinci bir yangın Rum mahallesine yöneldi (…)”</em></p>
<p>Ama biz yine de, Ermeni kaynaklarına değil de, Türk kaynaklarına itibar edelim ve yine <strong>Falih Rıfkı</strong>’ya kulak verelim:</p>
<p><em>“Bildiklerimin doğrusunu yazmaya karar verdiğim için, o zamanki notlarımdan bir sayfayı buraya aktarmak istiyorum: ‘Yağmacılar da ateşin büyümesine yardım ettiler. En çok esef ettiğim şeylerden biri, bir fotoğrafçı dükkânını yağmaya giden subay, bütün taarruz harbleri boyunca çekmiş olduğu filmleri otelde bıraktığı için, bu tarihi vesikaların yanıp gitmesi olmuştur. <strong>İzmir’i niçin yakıyorduk?</strong> Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Birinci Dünya Harbinde <strong>Ermeniler tehcir olunduğu</strong> vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, gene bu<strong>korku ile yakmıştık</strong>. Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelen bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da etkisi var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hıristiyan veya yabancı olmak, mutlak bizim olmamak kaderinde idi. Bir harb daha olsa da yenilmiş olsak, İzmir’i arsalar halinde bırakmış olmak, <strong>şehrin Türklüğünü</strong>korumaya kâfi gelecek miydi?’ (…)”</em> (Çankaya, <strong>Falih Rıfkı Atay</strong>, Kral Matbaası 1984, S. 325)</p>
<p>İzmir yangını esnasında bizzat İzmir’de, hatta <strong>Mustafa Kemal’in yanında</strong> bulunan <strong>Falih Rıfkı</strong>’nın bu tanıklığı, bu güne kadar herhangi bir devlet kurumu tarafından yalanlanmış değil. &#8220;Falih Rıfkı yalancıdır&#8221;, &#8220;söyledikleri gerçek değildir&#8221;, &#8220;bunu şu şekilde kanıtlayabilirim&#8221; iddiasıyla ortaya çıkan bir kimse de yok. Dolayısıyla, Falih Rıfkı’nın anlattıklarına itibar etmemek için bir neden de yok. <strong>“Çankaya”</strong> kitabının yeni baskılarından İzmir yangınıyla ilgili bölümlerin çıkarılmış olduğu gerçeği ise olsa olsa bir <strong>&#8216;suçu kabul&#8217;</strong> ifadesi olabilir.</p>
<p>Dört gün süren yangının ardından, İzmir’in önemli bir bölümü harap oldu. Yangında yaklaşık 2,6 milyon metrekarelik bir alan, 25 bin ev, işyeri, kilise, hastane, fabrika, depo, otel ve lokanta yok oldu. Türk ordularının önünden İzmir’e doğru sürülen Rum ve Ermeni sayısının İzmir’de yaşayanlarla birlikte <strong>500 bin</strong> kadar olduğu tahmin ediliyordu. Bunların yaklaşık 320 bin kadarı gemilerle ve bulabildikleri her şeyle canlarını kurtarmak için denize açıldılar. Bu zoraki göçmenlerin bir kısmı Atina’ya yerleşerek <strong>“Nea Smyrna”</strong> semtini kurdular. Geriye kalan 180 bin Rum ve Ermeni ise yangın öncesinde ve esnasında hayatlarını kaybettiler.</p>
<p><strong>OMUZLARIMIZDAKİ AĞIR YÜK</strong></p>
<p>İzmir yangını aslında <strong>büyük bir projenin</strong> son halkalarından biriydi. <strong>İttihat ve Terakki Cemiyeti</strong>’nin 1910’lu yıllarda başlattığı ulus devlet projesinin ilk ve en ağır katliamı <strong>&#8216;Ermeni tehciri&#8217;</strong> esnasında yaşandı. Düşmanla işbirliği yaptıkları bahanesiyle imparatorluğun dört bir yanında bulunan Ermeniler, Suriye’nin <strong>Der Zor</strong>çölüne gönderilmek üzere yola çıkarıldılar. Fakat yolcuların çok azı Der Zor’a ulaşabildi, kalanı daha harekete geçer geçmez <strong>Teşkilat-ı Mahsusa’nın katilleri</strong>tarafından katledildi.</p>
<p>Ulus devlet projesinin önünde engel olarak görülen<strong>Anadolu Hıristiyanlarının</strong> uğradığı ikinci büyük katliam, kendilerini Mustafa Kemal hareketi etrafında örgütleyen<strong>İttihatçıların</strong> Anadolu Rumlarını <strong>“köklerinden söküp atmaları”</strong> oldu.</p>
<p>Emperyalistlerle Lozan’da masaya oturan <strong>İttihatçi / Kemalistler</strong>, emperyalistlerle anlaşarak, bir şekilde sağ kalmayı başarmış olan Hıristiyanları <strong>“mübadele”</strong> adı altında cumhuriyet sınırları dışına attılar. Bütün bu katliamların ardından ele geçirilen <strong>“ganimetlerin”</strong>kayıtlarının tutulduğu <strong>&#8216;Emval-ı Metruke&#8217;</strong> defterleri henüz araştırmacılara açılmış değil. Bu defterler bir gün ortaya çıktığında, <strong>gizli meclis oturumlarının</strong> zabıtları açıklandığında, bugünkü Cumhurbaşkanlığı <strong>Çankaya Köşkü</strong>’nün gerçek sahibi <strong>Kasapyan Ailesi</strong>’nin artık neden Ankara’da yaşamadığını, <strong>İş Bankası</strong>’nın ilk sermayesinin nereden geldiğini, İzmir Rumlarından kalan dev servetin kimlerin cebine gittiğini öğrenecek, tarihimizle <strong>gerçek anlamda yüzleşerek</strong> omuzlarımızda taşıdığımız o çok ağır yükten kurtulabileceğiz, belki de&#8230;</p>
<p><strong>Atilla Dirim</strong>, 7 Temmuz 2011, Sesonline.net</p>
<p>_______________________________________________</p>
<p><strong>(*)</strong> <em>Genelkurmay Başkanı <strong>Işık Koşaner</strong>, 19 Mayıs 2011&#8242;de yaptığı açıklamada şöyle demişti: &#8220;Gerçeklerin değiştirilmesi ve saptırılmasıyla tarihsel olguların farklılaştırılmak istendiği ve böylece Atatürk ve arkadaşlarının mücadelesine farklı bir anlam yükleyerek alternatif tarih yazılmaya çalışıldığını ibretle ve esefle görüyoruz..&#8221;</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/07/izmir%e2%80%99i-kim-yakti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arama Toplantısına Davet: DiyalogFest &#8211; Kültürlerarası diyalog</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/06/arama-toplantisina-davet-diyalogfest-kulturlerarasi-diyalog/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/06/arama-toplantisina-davet-diyalogfest-kulturlerarasi-diyalog/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 15 Jun 2011 07:10:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lewox</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlık hakları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Nefret suçları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=3675</guid>
		<description><![CDATA[Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi olarak 19-20 Kasım 2011 tarihlerinde, insan hakları, ayrımcılık ve nefret suçları alanında bir festival düzenlemeyi planlıyoruz. Festivalin bu yılki ana vurgusu “kültürlerarası diyalog” olacak. Yaklaşık 5 bin kişilik bir katılım hedeflenen bu festivali sivil toplum kuruluşlarıyla ortak örgütlemek amacındayız. Bu festivalin, insan hakları, ayrımcılık, nefret suçları ve kültürlerarası diyalog konularında <a href='http://www.durde.org/2011/06/arama-toplantisina-davet-diyalogfest-kulturlerarasi-diyalog/'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a href="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/06/diyalogfest.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-3676" title="diyalogfest" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/06/diyalogfest.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi olarak 19-20 Kasım 2011 tarihlerinde, insan hakları, ayrımcılık ve nefret suçları alanında bir festival düzenlemeyi planlıyoruz. Festivalin bu yılki ana vurgusu “kültürlerarası diyalog” olacak. Yaklaşık 5 bin kişilik bir katılım hedeflenen bu festivali sivil toplum kuruluşlarıyla ortak örgütlemek amacındayız.<span id="more-3675"></span></p>
<p style="text-align: left;">Bu festivalin, insan hakları, ayrımcılık, nefret suçları ve kültürlerarası diyalog konularında faaliyet yürüten veya bu konulara duyarlı sivil toplum örgütleri, kamu kurumları, uluslararası örgütler, aydınlar, sanatçılar ve aktivistleri bir araya getirmesi amaçlanmaktadır. Festival, kültürlerarası diyalog teması çerçevesinde farkındalık yaratmak, deneyim alışverişinde bulunmak ve nefret suçlarıyla mücadeleye ilişkin stratejiler geliştirmeyi hedeflemektedir.</p>
<p style="text-align: left;">Festivalin örgütlenmesinde birlikte çalışma ortamı sağlamaya yönelik hazırlanan taslak çerçeveyi ve festivalin  içeriğini geliştirmek, ortak bir zemin ve dil oluşturmak amacıyla, bir festival komitesi kurmayı hedefliyoruz.</p>
<p style="text-align: left;">Festivalin örgütlenmesinde ortak bir planlama yapmak için düzenlediğimiz arama toplantısına katılımınız bizi mutlu edecektir. Toplantı, konuya ilgi duyan tüm sivil toplum kuruluşları temsilcileri ve bireylere açıktır. Sizi de aramızda görmekten mutluluk duyacağız.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>DurDe!</strong></p>
<p style="text-align: left;">&nbsp;</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Arama Toplantısı:</strong><br />
<strong>Tarih</strong>: 22 Haziran 2011, Çarşamba<br />
<strong>Saat</strong>: 19.00<br />
<strong>Yer</strong>: Taxim Hill Oteli<br />
<strong>Adres</strong>: Sıraselviler Caddesi, No: 5, Taksim – İstanbul</p>
<p style="text-align: left;">&nbsp;</p>
<p style="text-align: left;"><em>Not:</em> Arama toplantısına katılıp, katılamayacağınızı en geç 21 Haziran 2011 akşamına kadar festival@diyalogfest.org adresine e-posta veya 0212-292 34 39 telefonla bildirirseniz, seviniriz.</p>
<p style="text-align: left;">&nbsp;</p>
<p style="text-align: left;">Davet ve taslak çerçeveyi <a href="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/06/Davet-diyalogfest.pdf" target="_blank">indir</a> [Acrobat - 536 KB]</p>
<p style="text-align: left;">&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/06/arama-toplantisina-davet-diyalogfest-kulturlerarasi-diyalog/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

