<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe! &#187; Cengiz Aktar</title>
	<atom:link href="http://www.durde.org/tag/cengiz-aktar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.durde.org</link>
	<description>Ji Nîjadperestî û Neteweperestiyê re Bêje Bise! • Say Stop to Racism and Nationalism!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 21 May 2012 13:55:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Suriyeli ilticacılar ve iltica politikasının gidişatı</title>
		<link>http://www.durde.org/2012/04/suriyeli-ilticacilar-ve-iltica-politikasinin-gidisati/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2012/04/suriyeli-ilticacilar-ve-iltica-politikasinin-gidisati/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Apr 2012 10:16:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cengiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Aktar]]></category>
		<category><![CDATA[Suriyeli ilticacılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=5358</guid>
		<description><![CDATA[Cengiz Aktar Canlılar keyiften göç etmez, mecburiyetten eder. Zorunlu göç ve iltica durumu ise insanın içine düştüğü en beter durumdur. Mülteciler, yeri yurdu dahi olmadığından yoksuldan da yoksul, sadece toplu halde denizde boğulduklarında veya kamyon kasalarında nefessiz kalıp telef olduklarında haber olan lânetlilerdir. Mülteciler kendi devletlerinden gördükleri kötü muameleye boyun eğmediklerinden, gitmek zorunda kaldıkları yabancı <a href='http://www.durde.org/2012/04/suriyeli-ilticacilar-ve-iltica-politikasinin-gidisati/' class='excerpt-more'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"><a href="http://www.durde.org/2012/04/suriyeli-ilticacilar-ve-iltica-politikasinin-gidisati/cengiz-aktar1/" rel="attachment wp-att-5360"><img class="alignleft  wp-image-5360" title="cengiz aktar1" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2012/04/cengiz-aktar1.jpeg" alt="" width="210" height="284" /></a></span></p>
<p><strong>Cengiz Aktar</strong></p>
<p>Canlılar keyiften göç etmez, mecburiyetten eder. Zorunlu göç ve iltica durumu ise insanın içine düştüğü en beter durumdur. Mülteciler, yeri yurdu dahi olmadığından yoksuldan da yoksul, sadece toplu halde denizde boğulduklarında veya kamyon kasalarında nefessiz kalıp telef olduklarında haber olan lânetlilerdir. Mülteciler kendi devletlerinden gördükleri kötü muameleye boyun eğmediklerinden, gitmek zorunda kaldıkları yabancı diyarlarda suç işlemiş muamelesi görürler. Onlara daima şüpheyle bakılır. Bu, iltica edilen bütün ülkelerin yönetimleri için geçerlidir. <!--[if gte vml 1]><v:shapetype<br />
id="_x0000_t75" coordsize="21600,21600" o:spt="75" o:preferrelative="t"<br />
path="m@4@5l@4@11@9@11@9@5xe" filled="f" stroked="f"><br />
<v:stroke joinstyle="miter"/><br />
<v:formulas><br />
<v:f eqn="if lineDrawn pixelLineWidth 0"/><br />
<v:f eqn="sum @0 1 0"/><br />
<v:f eqn="sum 0 0 @1"/><br />
<v:f eqn="prod @2 1 2"/><br />
<v:f eqn="prod @3 21600 pixelWidth"/><br />
<v:f eqn="prod @3 21600 pixelHeight"/><br />
<v:f eqn="sum @0 0 1"/><br />
<v:f eqn="prod @6 1 2"/><br />
<v:f eqn="prod @7 21600 pixelWidth"/><br />
<v:f eqn="sum @8 21600 0"/><br />
<v:f eqn="prod @7 21600 pixelHeight"/><br />
<v:f eqn="sum @10 21600 0"/><br />
</v:formulas><br />
<v:path o:extrusionok="f" gradientshapeok="t" o:connecttype="rect"/><br />
<o:lock v:ext="edit" aspectratio="t"/><br />
</v:shapetype><v:shape id="Resim_x0020_1" o:spid="_x0000_i1025" type="#_x0000_t75"<br />
alt="http://www.durde.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif"<br />
style='width:.6pt;height:.6pt;visibility:visible;mso-wrap-style:square'><br />
<v:imagedata src="file:///C:\Users\Lewox\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif"<br />
o:title="trans"/><br />
</v:shape><![endif]--><!--[if !vml]--><img src="file:///C:\Users\Lewox\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" alt="http://www.durde.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif" width="1" height="1" /><span id="more-5358"></span><!--[endif]--></p>
<p>Türkiye hem mülteci vermesine hem de almasına rağmen senelerdir bu konuda makul bir hukukî altyapıyı oluşturamadı. Tarafı olduğu 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne şehir devleti Monako ve Madagaskar adasıyla birlikte coğrafî çekince koymuş olan 3 ülkeden biridir. Çekince, Avrupa’dan gelenlerin dışında kimsenin Türkiye’de mülteci statüsüne sahip olamayacağı anlamını taşır. Sorunlar yumağı bir coğrafyada bulunmamız bu çekinceye rağmen mülteci akımını hiç engellemedi ama idarenin tavrını değiştirmesine de önayak olamadı. Irak’ta Halepçe katliamı sonrasında ve son Irak istilasıyla Türkiye’ye sığınmaya çalışanlara yapılan engelleme bunun en veciz örneğidir. Özal dönemindeki Halepçe sonrası Kürt mülteciler sınırda sersefil tutulup geri yollandılar, Irak istilasından kaçan Sünni Müslümanların sığınması ise büyük ölçüde engellendi.</p>
<p>Bugün ise bütün engellere rağmen 52 vilâyete yayılmış mecburî ikamet merkezlerinde ‘Avrupalı olmayan’ toplam 25.000 ‘şartlı mülteci’ bulunuyor. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (MYK) kendilerini üçüncü bir ülkeye gönderme şartını yerine getirene kadar merkezlerde kötü koşullarda hayata tutunmaya çalışıyorlar. Üçüncü dünya ile dayanışma konusunda epey iddialı olan Türkiye’nin üzerinde iyi düşünmesi gereken bir çelişki bu!</p>
<p>Yakın zamanda İçişleri Bakanlığı’nın hazırladığı ‘<strong>Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu Tasarısı Taslağı</strong>’ yabancılar ile ilticacıların hukuki konumlarını tarif eden ve Göç İdaresi Genel Müdürlüğü altında kurumsal kapasiteyi güçlendirecek üç yasadan oluşan paket Başbakanlığa sevkedildi. Taslakla, hâlihazırdaki yetersiz hukuki çerçevenin içi dolduruluyor, göçmen veya mültecinin tüzel kişiliğini tanımlayan bir takım iyileştirmeler getiriliyor. Aynı zamanda bir AB uyum taahhüdü olan bu yasalar ne yazık ki kabul görmüş mevzuat ile uyumsuz. Yukarıda adı edilen çekince kalkmadıkça Türkiye’nin hukuken sağlam ve insanî kaygılara cevap verecek çapta bir mevzuata sahip olması mümkün değil.</p>
<p><strong>Suriye’den ilticanın idaresinde ipin ucu kaçmak üzere</strong></p>
<p>29 Nisan 2011’de başlayan Suriyeli mülteci akımında uygulanan ‘açık sınır’ kararı, vize şartı olmamasının da sağladığı avantajla birlikte Avrupalı olmayan mültecilere yapılan uygulamaya istisna oluşturuyorsa da mültecilerin kabul ve hayatlarını idame ettirmeleri konusunda sorunlar büyüyor. Bu hafta itibariyle 18.000 Suriyeli Türkiye’de. Lübnan’da 16.000 Ürdün’de 6.000 Suriyeli mülteci var. Geçen Cuma 84 milyon dolarlık bir insanî yardım çağrısında bulunan MYK yaz sonunda üç ülkede toplamın 100.000’i bulacağını hesaplıyor. Suriyeliler Türkiye’de 8 çadırkent ve Kilis’teki konteyner kentte ‘misafir’ ediliyorlar. Sorunlar da tam burada başlıyor.</p>
<p>Bir defa iltica lûgatçesi ve hukukunda ‘misafir’ diye bir kavram yok. Hukuki temelden yoksun bu statü her türlü keyfi ve şeffaf olmayan uygulamaya kapı açar. Nitekim Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Mültecilerle Dayanışma Derneği, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nden oluşan <strong>Mülteci Hakları Koordinasyonu</strong> Antakya çadır kentlerindeki hukuk zaaflarına sürekli dikkat çekiyor. Ağustos 2011’de Antakya’da para karşılığı iki Suriyeli mülteci subayı Suriye yetkililerine satan memurlar geçende nihayet tutuklandılar. Subaylar Suriye İnsan Hakları Birliği’nden verilen bilgiye göre kurşuna dizilmişler.</p>
<p>Mültecilerin suçluymuş gibi telörgüler arkasındaki fotoğraflarını hep basında görüyoruz. Bu, olması gereken muamele değil. Kuş uçurtulmayan çadırkentlere hiçbir yabancı heyet veya gazeteci alınmaması da normal değil. Bırakın yabancı heyetleri BM’nin uzman mülteci kuruluşu MYK dahi çadırkentlere adım atamıyor.</p>
<p>Tecrit, şeffaflığı zedeler, istismar riskini artırır. Kaldı ki ulusal basını ve uluslararası camiayı Suriyeli mültecilerle irtibata geçmekten alıkoymak, Suriye konusunda gereken uluslararası kamuoyu farkındalığından kendini mahrum etmektir. Kamu diplomasisi ustalarına duyurulur.</p>
<p>Diğer taraftan hükümetin mültecilerin bakımı için uluslararası camiadan destek almayı reddetme inadı, olağanüstü durumlarla başetme kapasitesinin sınırlarını hatırlarsak, gayet risklidir.</p>
<p>Son olarak, uluslararası kabul görmüş uygulamada mülteciler, kaçtıkları ülkenin ordusunun intikam alma riski dolayısıyla sınır bölgelerinde yerleştirilmez. Tam Lübnan’da Pazartesi cereyan eden olaydaki gibi!</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2012/04/suriyeli-ilticacilar-ve-iltica-politikasinin-gidisati/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Azerbaycan ile Ergenekon arasına sıkışmış Ermeni politikası</title>
		<link>http://www.durde.org/2012/03/azerbaycan-ile-ergenekon-arasina-sikismis-ermeni-politikasi/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2012/03/azerbaycan-ile-ergenekon-arasina-sikismis-ermeni-politikasi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Mar 2012 10:43:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cengiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Azerbaycan]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Aktar]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=5251</guid>
		<description><![CDATA[Cengiz Aktar Azerbaycan Türkiye’nin iyi tanıdığı bir ülke değil. Soğuk Savaş sonrasında, hayretler içinde keşfedilen ‘Balkanlardan Çin’e uçsuz bucaksız Türk Dünyası’nın fertlerinden biri. Moldova’da ‘ortaya çıkan’ Hıristiyan Gagauz Türkler karşısındaki şaşkınlığı iyi hatırlarım. Soydaşlarla anlaşmak için Türkçe değil Rusça konuşmak gerektiğindeki hayal kırıklığını da. Halen geçerli. Bu ‘yeni dünya’ o vakitler epeyi bir iştah kabartmış <a href='http://www.durde.org/2012/03/azerbaycan-ile-ergenekon-arasina-sikismis-ermeni-politikasi/' class='excerpt-more'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.durde.org/2012/03/azerbaycan-ile-ergenekon-arasina-sikismis-ermeni-politikasi/cengiz-aktar-3/" rel="attachment wp-att-5252"><img class="alignleft size-full wp-image-5252" title="Cengiz Aktar" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2012/03/Cengiz-Aktar.jpg" alt="" width="272" height="185" /></a>Cengiz Aktar</strong></p>
<p>Azerbaycan Türkiye’nin iyi tanıdığı bir ülke değil. Soğuk Savaş sonrasında, hayretler içinde keşfedilen ‘Balkanlardan Çin’e uçsuz bucaksız Türk Dünyası’nın fertlerinden biri. Moldova’da ‘ortaya çıkan’ Hıristiyan Gagauz Türkler karşısındaki şaşkınlığı iyi hatırlarım. Soydaşlarla anlaşmak için Türkçe değil Rusça konuşmak gerektiğindeki hayal kırıklığını da. Halen geçerli. Bu ‘yeni dünya’ o vakitler epeyi bir iştah kabartmış ancak arkası gelmemişti. Türkiye’nin özellikle doğusunda kalan kardaşlarla ticaret ve inşaat dışında başka ortaklıklar için etnik kökenin yetmeyeceği kendiliğinden anlaşılıvermişti. Nitekim yakınlarda bir bilimsel bir gen haritası çalışması, ırksal olarak bu coğrafyalarla pek bir ortaklığımız olmadığını, geçen hafta ziyarette bulunan Türkmenistan diktatörüyle olduğu varsayılan <strong>‘kemik kardeşliğimize’</strong> rağmen ortaya çıkardı. Ve aksine, buradaki farklı unsurların gen ortaklığı vurgulandı. Şaşırılacak bir şey yok! Ama uzaklığın yanında bilgi de yetersiz kaldı. Bugün Türkiye’de bu ülkelerle ilgili, pantürkçü, kavmiyetçi araştırma kuruluşları dışında bağımsız ve tarafsız bir bilgi birikiminden bahsetmek, birkaç istisna dışında mümkün değil. <span id="more-5251"></span></p>
<p>Soğuk Savaş sonundan bu yana Rusya, Sovyetlerin dağılmasıyla bu coğrafyalarda kaybettiği nüfuzu yeniden tesis etti. Bir dizi iktisadî, siyasî ve askerî hamleyle, Gürcistan ve tabii Baltıklar dışında bölgesini yeniden kontrol altına aldı. Tavşana kaç tazıya tut, böl, yönet, tehdit, şantaj, işgal, her yolu kullanarak hâkimiyetini perçinledi. <strong>Unutmayalım Hocalı anması bir tek Moskova’da yapılamadı!</strong></p>
<p>Bu veriler burnumuzun dibindeki Kafkaslar için ziyadesiyle geçerli. <strong>Türkiye ne AK Parti hükümetlerinden önce ne de şimdi Kafkasya’da hatırı sayılır, inisiyatif alan bir aktör olabildi.</strong> Arap dünyasıyla gerçekleşen etkileşim daha o diyarlara sirayet etmedi. Etmediği gibi Türkiye kendi rızasıyla Kafkasya’daki politikaların güdümüne girme raddesine geldi. Bunun veciz örneği Azerbaycan’ın politikalarının buradaki yansımaları.</p>
<p>Zürih Protokolleri 2009’da Ermenistan ile normalleşmede cesur bir inisiyatifti.  Protokollerle devlet doksan küsur yıldan sonra ilk kez, Ermenilerin başına gelen, aynı zamanda Anadolu’yu perperişan eden Büyük Felâket’i inkâr üzerine kurulmuş ve dünyada hiçbir kabul görmeyen politikasından farklı bir yol izlemeye çalıştı. Türkiye’nin âli enerji menfaatleri son tahlilde petrol zengini Azerbaycan’ın, Ermenistan ile normalleşmeye tercih edilmesini dayattı. Sınırın açılmasıyla belirecek hayaletler ve soykırım baskısı son noktayı koydurttu. Fakat bu furyada işin içine Karabağ sorunu dâhil edildi. Türkiye, Azerbaycan’ı ziyadesiyle rahatsız eden protokollerin onayı için Karabağ önşartını telaffuz etmek durumunda kaldı. Başbakan 2009’daki Bakü ziyaretinde, <strong>Wikileaks</strong>’de AK Parti’den hiç hazzetmediğini anlağımız diktatör <strong>Aliyev</strong>’in önünde Karabağ’a sahip çıktı. Sonuçta Türkiye’nin ilk Ermenistan politikası başlamadan bitti.</p>
<p>Karabağ sorununun Türkiye kamuoyuna maledilmesi bu ‘zaferden’ itibaren hız kazandı. Bırak Karabağ’ı, haritada Azerbaycan’ı gösteremeyecek kamuoyuna Karabağ hassasiyeti aşılanmaya başlandı. 26 Şubat bu çalışmaların zirvesidir. Hocalı’da katledilen insanları halisane duygularla anmaya gelmiş olanları istismar ederek yapılan yürüyüş buradaki bildik inkârcı ve agresif pozisyonlara artık Karabağ argümanıyla geri dönüldüğünü gösteriyor. <strong>Başbakan’ın nümayişi sahiplenmesiyle de ülkenin Ermeni politikası tahkim edilmiş bulunuyor. Ama böylelikle Türkiye, Ermenistan ve Ermeni politikalarını artık Azerbaycan’a ihale etmiş bulunuyor.</strong> <span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aylardır yazıyoruz. Türkiye göreli ekonomik ve politik başarısından ötürü giderek artan dozda başı dönmüş bir ülke görünümünde<strong>. Pekçok nazik konuda Ergenekon zihniyetinden farklı politikalar üretememesinin ardında milliyetçi kolaycılık kadar bu aşırı özgüvenin yarattığı körlük var. </strong>Gidişat hayra alamet değil. Ermeni faslında geçen 24 Nisan’da er <strong>Sevag Balıkçı</strong>’nın kışlada öldürülmesi, Hrant Dink davası kararı, gayrimüslimlere ve kiliselere yönelik artan tacizler, Fransa’daki karar sonrası ‘zafer’ havası, Ermenilere nefret kusan ‘Bu Dosyayı Kaldırıyorum’ kitabının Kartal liselerine ücretsiz dağıtılması, ‘Rize’nin Ermeni işgalinden kurtuluşu’ komedisi, inkârcı televizyon dizisi hazırlıkları ve 26 Şubat’taki pogrom provası…<strong> Önümüzdeki 24 Nisan anmaları çok kritik bir test olacak.</strong></p>
<p>Bakın Bakü’de ‘zafer’ nasıl kutlanıyor : <strong>‘Kimse Taksim’deki Hocalı Soykırımı gösterisini karalamaya kalkmasın’ </strong>yazısında diktatöre yakın olduğu söylenen <a href="http://www.1news.az/" target="_blank"><span style="color: #0000ff;">www.1news.az</span></a>  portalında <strong>Erestun Habibbeyli</strong>: ‘100 yıl önce Türk devletine ihanet edenleri haklı bulanlar, daha 20 yıl önce kendi gözleri önünde yaşanan bir trajediyi çirkin amaçları için çarpıtmaktan geri durmuyorlar. (…) TBMM sadece başkanın bildirisi ile yetinmemeli, Hocalı’da sivil halkın katliamına görüşünü bildirmeli, soykırımı tanımalıdır. (…) Hocalı olaylarını her zaman gündemde tutarak, Ermenilerin cinayetlerini, işledikleri suçları ve ikiyüzlülüklerini dünyaya kanıtlamak çok önemlidir.’</p>
<p>İşte size Azerbaycan’dan 2015 yol haritası…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2012/03/azerbaycan-ile-ergenekon-arasina-sikismis-ermeni-politikasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Millî davaları bitirebilmek</title>
		<link>http://www.durde.org/2012/01/milli-davalari-bitirebilmek/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2012/01/milli-davalari-bitirebilmek/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Jan 2012 11:26:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cengiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Aktar]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kıbrıs]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=5012</guid>
		<description><![CDATA[Cengiz Aktar Geçen hafta ‘ne tuhaf tesadüftür ki derin bir yalnızlık ifade eden Hrant Dink kararı, kalabalık bir erkânının teveccühüne mazhar olan Denktaş cenazesiyle aynı güne rastladı’ diyorduk.  Tuhaf tesadüf bu hafta da sürüyor. Pazartesi, Fransız Senatosu inkârı cezalandıran yasa teklifini kabul etti. Böylece ve Anayasa Konseyi yasayı geri çevirse de, 2015’e doğru çok kritik bir eşiğe gelindi. <a href='http://www.durde.org/2012/01/milli-davalari-bitirebilmek/' class='excerpt-more'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cengiz Aktar</strong><a href="http://www.durde.org/2012/01/milli-davalari-bitirebilmek/cengiz-aktar-2/" rel="attachment wp-att-5013"><img class="alignleft size-full wp-image-5013" title="Cengiz Aktar" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2012/01/Cengiz-Aktar.jpg" alt="" width="160" height="120" /></a></p>
<p>Geçen hafta ‘ne tuhaf tesadüftür ki derin bir yalnızlık ifade eden <strong>Hrant Dink</strong> kararı, kalabalık bir erkânının teveccühüne mazhar olan Denktaş cenazesiyle aynı güne rastladı’ diyorduk.  Tuhaf tesadüf bu hafta da sürüyor. Pazartesi, Fransız Senatosu inkârı cezalandıran yasa teklifini kabul etti. Böylece ve Anayasa Konseyi yasayı geri çevirse de, 2015’e doğru çok kritik bir eşiğe gelindi. Aynı gün süren Kıbrıs müzakereleri bağlamında BM Genel Sekreteri adadaki tarafları New York Greentree’de topladı ve bu konuda da kritik bir eşiğe gelindi.</p>
<p>Türkiye’nin 19. yüzyıldan bu yana taşıdığı, Osmanlının parçalanma ve ulus-devlet inşaları döneminin husumet zihniyetiyle şekillenmiş ve bugün hâlâ aynı zihniyetle ele alınan bu iki konu önümüzde duruyorlar. Ancak her ikisinde de şu veya bu şekilde sanki yolun sonuna yaklaşıldığı görünümü hâkim.</p>
<p><span id="more-5012"></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Greentree II</strong>’den sonuç çıkmasa da iyimser senaryo, bu baharda toplanması muhtemel çoktaraflı konferanstan bir çözüm çıkacağı yönünde. Çözümün Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB dönem başkanlığını devralacağı 1 Temmuz 2012 itibariyle gerçekleşmemesi halinde güneyde Şubat 2013’te yapılacak başkanlık seçimi sonrasına kalacağı ama er veya geç sorunun çözüleceği öngörülüyor. Kötümser senaryo bunun tam aksi: Çözümün, yani iki bölgeli, iki toplumlu yeni federe devletin kurulmasının 2013 sonrasında da gerçekleşmeyeceği.</p>
<p>Bugün güneyin içinde bulunduğu zor durum, Yunanistan’ın yaşadığı kaos, Kıbrıslıtürklerin aktörleşmesi ve Ankara’ya kafa tutması, şanlı özgüvene rağmen Kıbrıs sorunun pekçok yerde Türkiye’nin önünü tıkamaya devam etmesi, güney karasularında bulunan gaz ve petrol yatakları ve artık belki uluslararası camianın bu sorundan bezmesi, tüm bu olumsuz veya olumlu etkenler çözüme işaret ediyor.</p>
<p>Çözümle birlikte Türkiye’nin AB müzakerelerinin öndeki önemli bir engelin kalkacağı ve AB üyeliğinin yeniden gündemin üst sıralarına geleceği açık. Elbette bunun iç politikaya ve asıl Kürt çatışmasının çözümüne etkisi de olacak. Eşzamanlı olarak Türkiye’nin Yunanistan ile ilişkilerinin normalleşmesi ve karşılıklı kuvvet indirimi gündeme gelecek. Kıbrıslı Türklerin Türkiye ile olan sorunları, tüm Kıbrıslılar artık AB vatandaşı olacağından daha kolay çözülebilecek. Adada yeni devletle birlikte asker dönecek ve bunun Türkiye’deki askersizleşme sürecine büyük katkısı olacak. Ergenekon zihniyet ve faaliyetinin uçbeyliği olan KKTC’nin normalleşmesinin Türkiye ve adanın kuzeyinin demokratikleşme süreçlerine katkı yapması kuşkusuz. Daha geniş bir perspektifte, bir yangın yerini andıran ve bilinmezlerle dolu doğu Akdeniz bölgesinde Kıbrıs’ın normalleşmesiyle birlikte bir umut ışığı doğacak.</p>
<p>Hatırlatalım: Uluslararası veya herhangi bir müzakere bir tarafın yüzde yüz kazandığı diğerinin yüzde yüz kaybettiği süreçler değildir. Ve <strong>en kalıcı anlaşmalar tarafların masadan eşit derecede gayrimemnun ayrıldıkları anlaşmalardır.</strong> Umalım ki artık Kıbrıs Türkiye’nin, Yunanistan’ın, bölgenin ve dünyanın gündeminden kalıcı bir şekilde düşer.</p>
<p><strong>Ermeni meselesi buranın meselesi</strong></p>
<p>Gelelim inkârı cezalandıran teklifin yarattığı zihinsel kaosa. 19. yüzyıl sonundan itibaren Anadolu’daki gayrimüslimlerin başlarına gelenler ve varlıklarının Anadolu coğrafyasından neredeyse tamamen silinmesi Fransa’dan önce Türkiye’nin meselesidir, ya da öyle olmalıdır. Yaşanan felâketlerin üzerleri, vuku buldukları tarihten bu yana örtüldüğü ve eğitim sistemi tamamen reddiyeci bir temele oturtulduğu içindir ki olan bitenler buradan başka her yerde konuşulur hale geldi. Ermenilerin yaşadıkları üzerine yurtdışında yayımlanmış 26.000 civarı çalışma varken Türkiye’de bu sayı yüzü geçmez. Öyle olunca da Türkiye’deki resmî tezin uluslararası kamuoyunun gözünde başka bir gezegen kaynaklı olduğu izlenimine şaşırmamak gerekiyor. Türkiye’nin bugüne kadar izlemeye çalıştığı <strong>lobi-ikna-tehdit-yaptırım</strong> üzerine kurulu tepkisel stratejisi Frenk yasasıyla bir kez daha çöktü. Artık, yeni bir Ermenistan politikası da dâhil olmak üzere gerçekten başka bir akıl gerekiyor.</p>
<p>Başta Dışişleri Bakanı <strong>Davutoğlu</strong> olmak üzere hükümet yetkilileri Türkiye’nin artık inisiyatif alan, daima bir adım önde olan ve sadece bölgesiyle değil her yerde çözüm odaklı bir ülke haline geldiğini söylerler. Baş ağrıtan ‘millî davalarda’ da inisiyatif Türkiye’de olmalı. Hükümet isterse kendini aşarak içeride ve dışarıda kronikleşmiş sorunlara kolayca çözüm bulabilir, millî davaları bitirip helalleşerek huzur ve barışa katkıda bulunabilir. Hrant’ın davası bu yolda atılabilecek ilk adımdır. Unutulmasın ki ‘millî davalar’ AK Parti’nin ürettiği sorunlar değil, istisnasız ve külliyen ona miras kalan sorunlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: x-small;"><br />
</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2012/01/milli-davalari-bitirebilmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cengiz Aktar &#8211; Kosovalılaşma?</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/10/cengiz-aktar-kosovalilasma/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/10/cengiz-aktar-kosovalilasma/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 Oct 2011 16:19:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cengiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Aktar]]></category>
		<category><![CDATA[Kosova]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Miloseviç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=4358</guid>
		<description><![CDATA[KCK yapılanmasının paralel bir idare olduğu konusunda giderek yaygınlaşan bir kanaat var. Yakın zamanda bunun örneği Kosova idi. Hatırlayalım: 1989’da, daha dağılmamış olan Yugoslavya’nın federe cumhuriyeti Sırbistan’ın çiçeği burnunda başkanı Slobodan Miloşeviç, Kosova’nın Gazimestan anıtında I.Kosova Meydan Muharebesi’nin Sırp kaynaklarına göre 600. yıldönümü 28 Haziran 1989 günü çoğunluğu Sırp bir milyon kişiyi toplamıştı. Yakın tarihçiler <a href='http://www.durde.org/2011/10/cengiz-aktar-kosovalilasma/' class='excerpt-more'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>KCK yapılanmasının paralel bir idare olduğu konusunda giderek yaygınlaşan bir kanaat var. Yakın zamanda bunun örneği Kosova idi. Hatırlayalım: 1989’da, daha dağılmamış olan Yugoslavya’nın federe cumhuriyeti Sırbistan’ın çiçeği burnunda başkanı <strong>Slobodan Miloşeviç</strong>, Kosova’nın <strong>Gazimestan</strong> anıtında I.Kosova Meydan Muharebesi’nin Sırp kaynaklarına göre 600. yıldönümü 28 Haziran 1989 günü çoğunluğu Sırp bir milyon kişiyi toplamıştı. Yakın tarihçiler mitingi Yugoslavya’nın yedi ülkeye bölünmesiyle sona erecek kanlı Yugoslav savaşlarının milâdı olarak kayda geçirirler. Yugoslavya’nın hâkim milleti Sırplar o tarihten itibaren aldıkları adaletsiz ve hatalı kararlar sonucunda diğer unsurları karşılarına aldılar ve çıkan çatışmalar sonucunda ülkenin beşerî ve iktisadî altyapısının çökmesini hazırladılar. Zor kullanarak yapmak istediklerinin hiçbirini yapamadıkları gibi kendi cumhuriyetlerini dahi muhafaza edemediler. Sırbistan Federe Cumhuriyeti, Karadağ ve ondan önce de Kosova’yı kaybetti. Kosova’nın bağımsızlaşma sürecine bir göz atalım.<span id="more-4358"></span></p>
<p>Miloşeviç’in Gazimestan kışkırtması tüm Yugoslavya’ya ama esas Kosovalı Arnavutlara yönelikti. Nitekim o yıl Miloşeviç Kosova’nın 1974’ten bu yana varolan muhtar statüsünü bir kalemde ilga etti ve Kosova’nın bütün Arnavut kurumlarına karşı tavır almaya başladı. Ama Arnavutlar bu oldubittiye karşı koydular.</p>
<p>1991’de üniversitenin Arnavut memurlarını işten atan Belgrad yönetiminin kararına karşı üniversite personeli 20.000 öğrencinin derslere devam etmesini sağlayacak şekilde yeniden teşkilatlandı ve derme çatma binalarda derslere devam etti. Ertesi yıl Belgrad orta dereceli okulların müfredatını kendi belirledi ve Arnavut personelin okul binalarına girmesini yasakladı. Arnavutlar okulları garajlara, bodrum katlarına, ahırlara taşıdılar. Yasaklardan nasibini alan Arnavutça basın da samizdat olarak çıkmaya başladı.</p>
<p>Keza sağlık sistemine bağlı 38 devlet kliniğinin kapanması, bunların Rahibe Tereza Derneği’nce yönetilen paralel bir sağlık sistemiyle ikame edilmesi sonucunu doğurdu. Sistem o dönem 350.000 Arnavut’un sağlık ihtiyaçlarını karşılayabilecek donanımdaydı.</p>
<p>1992’ye gelindiğinde Kosova’da artık iki uzlaşmaz siyasî blok oluşmuştu. İlki Belgrad tarafından dayatılan, Arnavutların siyasî iradesini gerektiğinde kuvvet kullanarak kırarak Kosova’yı sırplaştırılma siyaseti, diğeri Kosova’nın Sırbistan’ın işgali altında olan bir müstemleke olduğundan hareketle direnen, gayet yaygın bir ayrılıkçı siyasî hareket. Bu uzlaşmazlık sadece siyasetin kurumlarıyla sınırlı değildi. Kosova’da bütün toplumsal dokuyu kuşatan, birbirinden tamamen kopuk ve birbirine değmeyen, koşut iki siyasî ve içtimaî yapının varlığı tüm 90’lar boyunca sürdü.</p>
<p><strong>Paralel devlet</strong></p>
<p>Siyaset literatüründe ‘paralel devlet’, ‘gölge devlet’ veya ‘paralel toplum’ gibi tanımlamalarla anılan illegal Kosova idaresi, 1992’de <strong>İbrahim Rugova</strong>’yı devlet başkanı seçti. Artık eğitim sisteminin yanında kültür, sağlık ve sosyal güvenlik ağları, siyasî partiler, malî kuruluşlara sahip, kendi yöneticileriyle yürüyen, anayasası olan, seçimlerini yapan ve ağırlıklı olarak Rugova’nın <strong>Kosova Demokratik Ligi</strong> partisinden oluşan sürgünde bir hükümetin denetimindeki yapıydı bu. 2 milyon Kosovalı Arnavut’un tam desteğini almış, sivil itaatsizliği gündelik faaliyet haline getirmiş, pasifist bir kolektif siyasî iradeydi. Ve 1992’de yapılan bağımsızlık referandumunda ezici bir ‘evet’ çıkması şaşırtıcı değildi.</p>
<p>90’ların ikinci yarısında Sırbistan, dolaylı olarak müdahil olduğu tüm savaşları kaybettikten sonra Kosova üzerindeki tahakkümünün dozunu iyice artırdı. Ancak Arnavutlara karşı silahlı güç kullanımı Rugova’nın pasifist siyasetinin de sonu oldu. İpler artık <strong>Kosova Kurtuluş Ordusu</strong>’nun elindeydi. Sonunda 1999 NATO taarruzu ile Kosova’nın bağımsızlığına giden süreç işte böyle gelişti.</p>
<p>Arnavutlarla Kürtler arasında birçok fark olduğu gibi birçok benzerlik de mevcut. Partilerin siyasî temsil paydalarında ciddî farklılıklar var. Arnavutlar pasifist, Kürtler ise silahlı başkaldırıyı yeğlemişler. Asimilasyon dereceleri başka. Ama temel fark verilen tepkilerin olabilirliklerinde, başka bir deyişle federal yapıların varlığı ve yokluğunda. Kosova’da 1974-1989 arasında varolan muhtariyetin ilgası paralel idarenin neredeyse eşzamanlı kurulmasını sağlamış. Anadolu’da ise federal yapılar âyanın 19. yüzyıl başından itibaren yok edilmesiyle bitirildi. İki yüz yıllık bir merkezileşme ve kontrol altına alma süreci hâlâ devrede. Kürt siyasetinin eğilimi tam da paralel idarenin yoktan var edilmesi.</p>
<p>Temel benzerlik ise hâkim milletlerin her iki durumda kendi hükümlerini dayatmaları, diğer unsuru aşağılamaları ve bu tutum sonucunda derinleşen yabancılaşma.</p>
<p>Kosova’nın bağımsızlığı NATO’nun desteğiyle nisbeten kolay gerçekleşti. Arnavutlar ile Sırpların hiçbir zaman aralarında evlenmemiş ve birbirlerinin toprağına yerleşmemiş olmaları da ayrılığın zeminini oluşturdu. Kürtlerle Türklerin tam aksine…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/10/cengiz-aktar-kosovalilasma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rapor haftası</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/10/rapor-haftasi-2/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/10/rapor-haftasi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 14 Oct 2011 11:04:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cengiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[AB]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Aktar]]></category>
		<category><![CDATA[ilerleme raporu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=4336</guid>
		<description><![CDATA[Cengiz Aktar İlerleme raporu Çarşamba açıklandı. Bugünün canalıcı sorusu şu: Türkiye’nin değişimi, dönüşümü ve bölgenin istikrarı için AB’nin herhangi anlam ve önemi kaldı mı? AB Bakanlığı’nın gayretlerini ayrı tutarsak hükümetin iç ve dış politika tercihleri AB’nin Türkiye ve bölge için bir anlam ve önemi kalmadığını söylüyor bize.  Ama rapora bakılırsa AB norm, standart, ilke ve <a href='http://www.durde.org/2011/10/rapor-haftasi-2/' class='excerpt-more'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cengiz Aktar</strong></p>
<p>İlerleme raporu Çarşamba açıklandı. Bugünün canalıcı sorusu şu: <strong>Türkiye’nin değişimi, dönüşümü ve bölgenin istikrarı için AB’nin herhangi anlam ve önemi kaldı mı?</strong> AB Bakanlığı’nın gayretlerini ayrı tutarsak hükümetin iç ve dış politika tercihleri AB’nin Türkiye ve bölge için bir anlam ve önemi kalmadığını söylüyor bize.  Ama rapora bakılırsa AB norm, standart, ilke ve değerleri Türkiye’nin dönüşümü ve bunun bölgeye yapacağı katkı açısından hâlâ anlamlı ve önemli.<span id="more-4336"></span></p>
<p>Bu, sadece AB açısından değil ülkenin reşit bir demokrasiye ulaşmasını, doğaya ve insana öncelik veren bir ekonomiye sahip olmasını arzu edenler açısından da böyle. Nitekim raporun da altını çizdiği gibi Türkiye’de ne anayasa yapma biçimi, ne Kürt çatışmasını çözme biçimi, ne HSYK reformu sonrası yargının işleyişi, ne temsil adaleti (seçim barajı), ne demilitarizasyon, ne adil yargılama, ne âdem-i merkeziyet ve iyi yönetim, ne basın ve ifade özgürlüğü, ne doğa koruma, ne insan ve hayvan sağlığı, ne çalışma hukuku, ne kent yönetimi kabul görmüş standartlarla uyumlu. Türkçesi AB Bakanlığınca tercüme edildi: <a href="http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=45313&amp;l=1" target="_blank"><span style="color: #0000ff;">http://www.abgs.gov.tr/index.<wbr>php?p=45313&amp;l=1</wbr></span></a></p>
<p>Raporun bu hepimizin malumu olan bulguları Türkiyelilerin AB üyeliği ilgisinde okunuyor.   <strong>Alman Marşal Fonu</strong>’nun yıllık eğilimler raporunda ‘AB üyeliği iyidir’ diyenler %48’e, ama üyelik gerçekleşebilir diyenler 2006’dan bu yana en yüksek seviye olan %33’e çıkmış.</p>
<p>Türkiyelilerin eğilimi AB’nin norm ve standartlarının ‘iyi örnek’ oluşturmasıyla sınırlı değil, aynı zamanda ortaklık arzusunu da gösteriyor. Türkiye halkının ilgisinin ardında genel itibariyle ‘daha iyi bir hayat kalitesi’ beklentisi her zaman vardı. Son bir-iki yıldır güney kuşağı ülkeleri ve komşunun başına gelenler bu algıyı bir nebze zayıflattıysa da özellikle ekonomik veriler ortaklığı kanıtlar nitelikte. İnsanlar istikballeri açısından, son tahlilde AB’nin ekonomik önemini tamamen kavramış durumda.</p>
<p>Nitekim AB Ankara Delegasyonu’nun yaptığı çalışma AB ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkinin ne denli yapısal olduğunu ve bazılarının sandığının aksine kolay kolay ikame edilemeyeceğini gösteriyor. Şu ticaret ve yabancı sermaye verileri önemli: 2008, 2009 ve 2010’da ticaretin %42’si AB ülkeleriyle, %11’i Arap ülkeleriyle yapılmış. Bu ticaret içinde ihracatın payı AB ülkeleriyle %47, Arap ülkeleriyle %20 olarak gerçekleşmiş.</p>
<p>Yabancı sermaye girişlerine bakınca ortaklığın yapısallığı daha belirginleşiyor: Aynı dönem boyunca gayrimenkul yatırımı haricinde AB kaynaklı yabancı yatırım sermayesi toplamın %76’sı, Körfez Emirliklerinden gelen sermaye ise %8’i.</p>
<p>Zaten Ali Babacan ile Mehmet Şimşek memleketin ekonomik gidişatı konusunda yaptıkları yavaşlama uyarılarını genel itibariyle Avrupa’nın yavaşlamasıyla ilişkilendirmiyorlar mı?</p>
<p>Dolayısıyla AB ilişkisi ne ortaklık anlamında ne de ilkeler açısından yabana atılacak, azımsanacak bir ilişki değil. Bu önem AB’nin Türkiye politikası için de aynen geçerli.</p>
<p><strong>Bundan sonra</strong></p>
<p>‘AB ile ekonomik ilişkiyi sürdürelim ama daha fazlasına gerek yok’ diyen pek çok kişi var. Artık neredeyse her konuda olduğu gibi hükümeti ve toplumu kuşatan bu aşırı özgüven ne Türkiye’nin ne de bölgenin hayrınadır. Zira AB tekniklerine olan ihtiyaç her gün kendini daha fazla hissettiriyor.</p>
<p>Aslında Türkiye’nin göreceli iktisadî ve siyasî istikrarı pekçok konuda olduğu gibi AB ilişkisinde de hükümete muazzam bir marj tanıyor. Hükümet bugün istese tek taraflı olarak gümrük birliğinin kapsamına Kıbrıs Cumhuriyeti’ni de dâhil ederek üyelik müzakerelerinin önündeki Kıbrıs engelini tek kalemde aşar. Böyle bir manevra Kıbrıs’taki yeni federal devletin kuruluş müzakerelerine, Güney Kıbrıs’taki keşmekeşe, gaz-petrol arama kavgasına, Yunanistan ile olan ilişkilere ve doğu Akdeniz’in istikrarına tahminlerin ötesinde katkı sağlar. Bu katkılar, bugünkü karşılıklı güç gösterilerinin köşeli ama kısır sonuçlarıyla mukayese dahi edilmez.</p>
<p>Diğer tarafta Türkiye’nin üyeliği konusunda mızıkçılık eden ve engel çıkartan AB üyesi ülkelerde bu konuda tavır değişiklikleri gözleniyor. Misâlen bir Almanya’nın AB’yi sırtlamak üzere Türkiye ayarında bir ülkeye ihtiyacı olduğu artık açıkça dillendiriliyor. Keza ilkbaharda Fransız sosyalistleri milletvekili ve ardından cumhurbaşkanlığı seçimlerini alırlarsa Fransa’nın bugünkü politikasını gözden geçirmesi beklenmeli. Türkiye’nin AB dinamiğiyle elde ettiği yumuşak gücünün bölgeye ihracı ve Türkiye’nin Arap devrimlerinin esin kaynaklarından olması gerçekleri nihayet akademik çalışma ve uzmanlık alanı haline geldi.</p>
<p>Bu çerçevede Türkiye ile AB’nin, birlikte oturup eteklerindeki taşları dökmelerinin zamanı çoktan geldi. Siyasî takvim açısından doğru zaman 2013 sonbaharındaki Alman seçimleri sonrasını gösteriyor. Bu ortak stratejik değerlendirmenin özü Türkiye’nin 2023 ufkunun içine AB üyeliğini dâhil etmek. Unutulmasın ki Türkiye’ye verilmekten imtina edilen üyelik perspektifi aynı zamanda AB’nin de perspektifsizliği demek.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/10/rapor-haftasi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>‘Dostunla barışacak halin yok ya’</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/10/%e2%80%98dostunla-barisacak-halin-yok-ya%e2%80%99/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/10/%e2%80%98dostunla-barisacak-halin-yok-ya%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 Oct 2011 12:57:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cengiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Barış]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Aktar]]></category>
		<category><![CDATA[HPG]]></category>
		<category><![CDATA[Mandela]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=4272</guid>
		<description><![CDATA[Cengiz Aktar Eğitim, futbol, siyaset, medya, sonbahar, bütün sezonlar başlıyor. Toplumun her kesiminde fırtına öncesi tuhaf, tarifsiz, rahatsız edici bir kadercilik&#8230; Diyarbakır, Ankara veya İstanbul, nerede olursa olsun ortalıkta derin bir tedirginlik var. Türkiye nefesini tutmuş Kürt çatışmasının nereye varacağını tahmin etmeye çalışıyor. İlk terör saldırıları sonrasında fışkıran intikam nidaları belki ilk kez bir çatışma <a href='http://www.durde.org/2011/10/%e2%80%98dostunla-barisacak-halin-yok-ya%e2%80%99/' class='excerpt-more'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><a href="http://www.durde.org/2011/10/%e2%80%98dostunla-barisacak-halin-yok-ya%e2%80%99/el-sikisma/" rel="attachment wp-att-4273"><img class="alignleft size-full wp-image-4273" title="el sıkışma" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/10/el-sıkışma.gif" alt="" width="216" height="173" /></a>Cengiz Aktar</strong></p>
<p style="text-align: left;">Eğitim, futbol, siyaset, medya, sonbahar, bütün sezonlar başlıyor. Toplumun her kesiminde fırtına öncesi tuhaf, tarifsiz, rahatsız edici bir kadercilik&#8230; Diyarbakır, Ankara veya İstanbul, nerede olursa olsun ortalıkta derin bir tedirginlik var. Türkiye nefesini tutmuş Kürt çatışmasının nereye varacağını tahmin etmeye çalışıyor. İlk terör saldırıları sonrasında fışkıran intikam nidaları belki ilk kez bir çatışma yorgunluğuna dönüşmüş gibi.<span id="more-4272"></span></p>
<p style="text-align: left;">1993 sonu. İsrail ile Filistin arasında Oslo barışı gerçekleşmiş ve benzersiz bir iyimserlik dünyaya hâkim. İsrail’in o zamanki Dışişleri Bakanı <strong>Şimon Peres</strong> BBC’de meşhur Hard Talk programında çetin hatta küstah sorularıyla maruf gazeteci <strong>Tim Sebastien</strong>’in konuğu. Gazeteci Peres’e Filistinlilerin topyekûn terörist olduğunu ve onlarla nasıl barış yapılabileceğini anlamadığını soruyor. Peres cevaben unutamadığım bir sükûnetle ‘<strong>dostunuzla barış yapacak haliniz yok?</strong>’ cümlesini yapıştırıveriyor. Keskin gazeteci nakavt. Barışın düşmanla yapılacağı yalın gerçeği o yılların bir diğer barış mimarı <strong>Nelson Mandela</strong> tarafından da dile getirilmişti: ‘Eğer düşmanınla barışmak istiyorsan onunla birlikte çalışmalısın. Böylelikle o senin ortağın haline gelir’.</p>
<p style="text-align: left;">Bugün Türkiye bu eşikte duruyor. Ya müzakere edilecek ya ülke şiddet girdabına kapılacak. Çoğunluk AK Parti hükümetinin güçlü ve denenmiş pragmatizminin sert ve savaşkan dile, eyleme galip geleceğini umuyor, bekliyor. Aynı şekilde PKK’nin yaz boyu giriştiği şiddet ve terör eylemleri sonucunda ve iddia edilenin aksine eli güçlenmiş gibi duran BDP’nin siyasî vazgeçilmezliğini kanıtlaması bekleniyor, umuluyor. Bu umut ve beklentileri destekleyecek en önemli gelişme BDP’nin meclise gelme kararı almasıydı. Keza hükümet yetkililerinin müzakere kapısını kapatmadıkları satır aralarında okunuyor. Zira artık, MİT-PKK gizli görüşmelerinin ortaya çıkmasıyla ‘<strong>teröristle müzakere olmaz</strong>’ ezberinin bozulduğu, ‘<strong>önce silah bıraksınlar’</strong> koşulunun bir anlamda kadük olduğu, arabuluculuk müessesesinin tabu olmaktan çıktığı,  müzakerelerin kamuoyu vicdanını rencide etmediği ve 12 Haziran seçimleri sonrasında oluşan iyimser havanın hâlâ kaybolmadığı, yeni anayasanın da yarın açılacak meclisin bir numaralı gündem maddesi olacağı bir Türkiye var.</p>
<p style="text-align: left;">Bulunduğumuz eşiğin aydınlık tarafı böyle, karanlık tarafı ise alabildiğine kör karanlık. Bir zamandır Sri Lanka modeli tartışılıyor. Son haftalardaki ‘hakiki’ terör saldırılarıyla tıpkı Sri Lanka’da olduğu gibi askerî zeminde sıkışan <strong>Tamil Kaplanları</strong> nam gerillanın taktiğini neredeyse tamamen kentlerde kör şiddete kaydırması gibi bir gidişat seziliyor. Bunun siyasî anlamda intihar olduğu açık. Ama diğer taraftan bedelinin herkese çok ağır olacağı da açık. Dolayısıyla eldeki veriler aklıselimi işaret ediyor. Burada hükümetin ve tabiatıyla BDP’nin atacakları adımlar hayati önemde. Hükümet bugüne kadar Kürt siyasetinin temsilcilerini ‘düşman’ olarak telakki ettiğini gösteren pekçok beyanda ve harekette bulundu. PKK ve HPG saldırı haberlerinde ‘düşman’ terimini ziyadesiyle kullanıyor. Tam da bu çerçeveden bakınca zaman artık ‘düşmanlarla’ barışma zamanıdır.</p>
<p style="text-align: left;">Ama bu iş yine de kolay olmayacak. Meselenin çok boyutluluğu ve çetrefilliği sabır, sebat, uzun vadeli siyaset planlama gerektiriyor. Bu anlamda KCK tutuklamaları kışkırtıcı olduğu kadar çelişkili bir siyaset. Zira düzovada siyaset hedefinin tam zıddı. ‘KCK PKK’nin şehir örgütlenmesidir’ derken uzun vadede istenilen tam da bu değil mi? KCK şiddete bulaşmadan siyaset yapıyorsa KCK’lıları tutuklamak normalleşme hedefine aykırı hareket etmek değil mi? Öbür türlü PKK’liler dağdan nasıl inecek? Dolayısıyla normalleşmenin yolu daha çok uzun. Hedef kalıcı bir çözümse eğer, Anayasal ve Yasal değişiklikler, Af ve Geri dönüş, Silah Bırakma, Dil ve Eğitim, Hakikat ve Uzlaşma, Adem-i merkeziyet ve Bölgeselleşme gibi altı temel başlıkta ele alınabilecek dünya kadar iş bizi bekliyor. Barışı kurmanın savaşmaktan çok daha zor olduğunu ve en kalıcı anlaşmaların tarafların masadan eşit derecede gayrimemnun ayrıldıkları anlaşmalar olduğunu de hiç akıldan çıkarmadan…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/10/%e2%80%98dostunla-barisacak-halin-yok-ya%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Doğu Akdeniz’in gazı ve petrolü</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/09/dogu-akdeniz%e2%80%99in-gazi-ve-petrolu-cengiz-aktar/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/09/dogu-akdeniz%e2%80%99in-gazi-ve-petrolu-cengiz-aktar/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Sep 2011 13:31:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cengiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Aktar]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[gaz]]></category>
		<category><![CDATA[Kıbrıs]]></category>
		<category><![CDATA[KKTC]]></category>
		<category><![CDATA[petrol]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=4034</guid>
		<description><![CDATA[Cengiz Aktar Yaz yavaşça sona eriyor. Akdeniz’in suyu, kumu, güneşinden sonra sonbaharda petrolü, gazı gündeme gelecek gibi. Doğu Akdeniz’de petrol ve gaz arama konusu yeni değil. Ama Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından Mavi Marmara katliamının sorumlularını belirlemek üzere kurulan Palmer heyetinin raporunun hükümette yarattığı öfkeyle yeniden gündemin tepesine tırmandı. Konuya Türkiye’nin penceresinden bakmaya çalışalım. Hükümet, <a href='http://www.durde.org/2011/09/dogu-akdeniz%e2%80%99in-gazi-ve-petrolu-cengiz-aktar/' class='excerpt-more'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><a href="http://www.durde.org/2011/09/dogu-akdeniz%e2%80%99in-gazi-ve-petrolu-cengiz-aktar/platform-petrol/" rel="attachment wp-att-4045"><img class="alignleft size-medium wp-image-4045" title="platform-petrol" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/09/platform-petrol-300x225.jpg" alt="" width="210" height="158" /></a>Cengiz Aktar</strong></p>
<p style="text-align: left;">Yaz yavaşça sona eriyor. Akdeniz’in suyu, kumu, güneşinden sonra sonbaharda petrolü, gazı gündeme gelecek gibi. Doğu Akdeniz’de petrol ve gaz arama konusu yeni değil. Ama Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından Mavi Marmara katliamının sorumlularını belirlemek üzere kurulan <strong>Palmer heyetinin raporu</strong>nun hükümette yarattığı öfkeyle yeniden gündemin tepesine tırmandı. Konuya Türkiye’nin penceresinden bakmaya çalışalım.<span id="more-4034"></span></p>
<p style="text-align: left;">Hükümet, bürokrasi ve basının tavrı genel itibariyle şöyle: Kıbrıs Cumhuriyeti’nin (KC) kendi başına veya üçüncü bir ülkeyle birlikte <strong>Münhasır Ekonomik Bölge</strong>sinde (MEB) arama yapması durumunda ne Türkiye ile KC ne de KKTC ile KC arasında münhasır alanlar belirlenmediği için arama faaliyetine itiraz ediliyor. İtirazın muhatabı olacak merci konusunda ise kafalar had safhada karışık. Kimi Lahey’deki Birleşmiş Milletler Adalet Divanı diyor, kimi ise Türk donanması!<!--more--></p>
<p style="text-align: left;">Konu siyasî, iktisadî ve askerî her anlamda ziyadesiyle karışık görünüyor.  Bir defa MEB nedir? MEB ya da İngilizcesiyle ‘<strong>Exclusive Economic Zone</strong>’ 10 Aralık 1982’de 3. Uluslararası Deniz Hukuku Konferansı’nda kabul edilen ve 1994’te yürürlüğe giren <strong>Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi</strong>’nin (DHS) temel taşlarından birisi. Sahildar devlete, kıyıdan itibaren açığa doğru en fazla 200 mil uzanan bir alanda deniz yatağı ve deniz yatağı altında bazı egemenlik hakları tanıyan bir uluslararası hukuk kavramı. Sahildar devlet bu surette alan üzerinde hak sahibi oluyor. MEB ilân eden devlet, o bölgede deniz yatağı ve deniz yatağı altında bulunan canlı ya da cansız doğal kaynakların aranması, işletilmesi, korunması ve yönetimi konusunda hak elde ediyor. Ayrıca bu bölgede sahildar devlet yapay ada veya tesis kurma ve kullanma, araştırma yapma, deniz çevresini koruma ve gözetme, gümrük, maliye, sağlık ve göçle ilgili düzenlemeler yapma hakkı kazanıyor. MEB elbette tek taraflı ilân edilmiyor ve sahildar devletlerin aralarında anlaşma gerekiyor. İhtilâfların muhatabı ise DHS bünyesindeki <strong>Deniz Hukuku Uluslararası Mahkemesi. </strong>Bu<strong> </strong>konularla ilgili mufassal bilgi BM’nin <strong>Okyanus İşleri ve Deniz Hukuku Departmanı</strong> websitesinde: <a href="http://www.un.org/depts/los/index.htm" target="_blank"><span style="color: #0000ff;">www.un.org/depts/los/index.htm</span></a></p>
<p style="text-align: left;">Şimdi gelelim zurnanın zart dediği yere. <strong>Türkiye ne DHS’ye taraf ne de dolayısıyla sözkonusu mahkemeye.</strong> Nitekim geçenlerde Akdeniz’e donanma yollama konusu gündeme geldiğinde Yunanistan Savunma Bakanı <strong>Panos Beglitis</strong> Türkiye’nin artık DHS’yi onaylaması gerektiğini söyleyiverdi. MEB’in uluslararası bir dayanağı olması için adı geçen sözleşmeye taraf olmanın gerekliliği açık. Üstelik diğer ilgililerin çoğu taraf iken: KC, Lübnan, Mısır ve Avrupa Birliği. Sözleşmeyi bugüne dek 162 ülke onaylamış. İsrail ve Suriye ise Türkiye gibi taraf değil.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Hukuk olmadı donanma verelim</strong></p>
<p style="text-align: left;">Gelelim sorulara: Uluslararası hukukî dayanağı olmayan hükümetin bu çerçevede KC’nin MEB’inde petrol aramasına itirazı nasıl uluslararası kabul görecek? KC’nin tasarruflarına razı olmasa da bunu, tektaraflı güç kullanımı dışında hangi yolla savunabilir? DHS’ye alelacele taraf olundu diyelim, ihtilâfın diğer tarafını tanımayınca ihtilâf nasıl çözülecek? Öte yandan hukuken Türkiye’nin kendi toprağı ve dolayısıyla kendi denizi olmayan ve hiçbir devlet veya uluslararası kurumun tanımadığı KKTC’nin haklarını savunmak için tektaraflı güç kullanımı dışında, nasıl bir uluslararası yol izlenebilir? Bunun İsrail’in Gazze ilişkisinden farkı var mı?</p>
<p style="text-align: left;">
<p style="text-align: left;">Sanırım bütün bu açmazların farkında olan KC ve Yunanistan günlerdir her uluslararası kurumda Türkiye’nin duruşuna itiraz eden beyanlarda bulunuyor. Yunanistan, Başbakan Papandreu’nun Ankara ziyareti konusunda kararsız, KC ise açıkça AB müzakerelerini topyekûn veto etme tehdidi savuruyor.</p>
<p style="text-align: left;">Gelişmelerin ilgili tüm ülkeler açısından sıkıntılı olduğu açık. Ege Ordusu’nu lağvetmeyi konuşan, gayrimüslim yurttaşına daha kucaklayıcı davranan Türkiye ile ilişkilerini topyekûn gözden geçirmek ve kalıcı bir barış kurma niyetinde olan Yunanistan diğer taraftan petrol arama konusunda tavır almaktan rahatsız. Keza İsrail-Türkiye ihtilâfından sonra şekillenen İsrail-Yunanistan yakınlaşması iki ülke için de Türkiye’ye alternatif değil.</p>
<p style="text-align: left;">KC’de Hristofiyas yönetimi askerî üsde patlama sonrasında siyasî ve iktisadî olarak içerde tamamen köşeye sıkışmış durumda. Petrol arama konusunda taviz verme payı yok.</p>
<p style="text-align: left;">KKTC, KC ile müzakere ediyor ve bu konunun müzakereleri zehirliyor olmasından haklı olarak rahatsız.</p>
<p style="text-align: left;">İsrail Palmer Raporu sonrasında Türkiye’nin doğu Akdeniz’le ilgili genel tavır değişikliğini bütün sert retoriğe rağmen dikkat ve endişeyle izliyor. Arama işinin ihale edileceği ABD şirketi <strong>Noble</strong> baskı altında ve ABD bu yeni sürtüşmeden doğal olarak endişeli. Rusya ise gelen haberlere göre KC tarafında.</p>
<p style="text-align: left;">Petrolü, gazı daha çıkarmadan yangın çıkartabilecek potansiyele sahip bu ihtilâf, Kürt çatışması, İsrail itişmesi, Suriye meselesi ve İran muammasıyla birlikte hükümetin ve dolayısıyla memleketin <strong>‘çözüm arayan sorun’</strong> kuyruğuna girmiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/09/dogu-akdeniz%e2%80%99in-gazi-ve-petrolu-cengiz-aktar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Demokratik meşruiyet krizi berdevam</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/07/demokratik-mesruiyet-krizi-berdevam/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/07/demokratik-mesruiyet-krizi-berdevam/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Jul 2011 05:50:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lewox</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Aktar]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=3711</guid>
		<description><![CDATA[Cengiz Aktar Meclisin meşruiyet krizi konusunda geçen haftaki yazının sonunda ‘Başbakan hâlâ bekleniyor’ diyorduk, bir hafta sonra hâlâ bekleniyor. Bütün hafta bir yanda hukukî çözüm arayışları diğer yanda kimseleri muhatap almayan hâkim millet temsilcisi AKP kurmayının afra tafrasıyla geçti. Karşısındakini muhatap alma babında tek dişe dokunur gelişme Cumhurbaşkanı’nın dün Kılıçdaroğlu ile yaptığı bugün de Elçi ve Türk ile <a href='http://www.durde.org/2011/07/demokratik-mesruiyet-krizi-berdevam/' class='excerpt-more'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a rel="attachment wp-att-3712" href="http://www.durde.org/2011/07/demokratik-mesruiyet-krizi-berdevam/demokrasi/"><img class="alignleft size-medium wp-image-3712" title="demokrasi" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/07/demokrasi-245x300.jpg" alt="" width="196" height="240" /></a><strong>Cengiz Aktar</strong></p>
<p style="text-align: left;">Meclisin meşruiyet krizi konusunda geçen haftaki yazının sonunda ‘<strong>Başbakan hâlâ bekleniyor</strong>’ diyorduk, bir hafta sonra hâlâ bekleniyor. Bütün hafta bir yanda hukukî çözüm arayışları diğer yanda kimseleri muhatap almayan hâkim millet temsilcisi AKP kurmayının afra tafrasıyla geçti. Karşısındakini muhatap alma babında tek dişe dokunur gelişme Cumhurbaşkanı’nın dün <strong>Kılıçdaroğlu</strong> ile yaptığı bugün de <strong>Elçi</strong> ve <strong>Türk</strong> ile yapacağı görüşme. Bu arada siyasî magazine ‘yemin krizi’ olarak geçen gelişmelerin Ortaçağ kokan ve hiçbir denetlenebilirliği olmayan yemin kısmı için Beyaz Nokta’nın ‘<strong>Seçilmişler İçin Etik Güvence’</strong> (<a href="http://www.beyaznokta.org.tr/" target="_blank"><span style="color: #0000ff;">www.beyaznokta.org.tr</span></a>) önerisini hatırlatayım.<span id="more-3711"></span></p>
<p style="text-align: left;">Gelişmeler, temsilî demokrasi konusunda 1946’dan bu yana oluşmuş müktesebatıyla övünen Türkiye’nin daha ziyade bir muz cumhuriyeti kıvamında olduğuna işaret ediyor.   Cenevre’de 1889’dan bu yana parlamenter haklarını savunan hükümetlerarası bir kuruluş mevcut: <strong>Parlamentolararası Birlik.</strong> (<a href="http://www.ipu.org/" target="_blank"><span style="color: #0000ff;">www.ipu.org</span></a><span style="font-family: Calibri; font-size: small;">)</span> Dünyada takriben 40.000 parlamenter var. Ama kimi ülkede parlamenterlerin seçimden doğan vekâletlerini icra etme hakkı ellerinden alınıyor. Bunun için vekilliği hukukdışı yollarla düşürmekten düzmece skandallara, parlamenterleri yurttaşlıktan atmaktan uyduruk davalara, vekilleri öldürmekten ev hapsine kadar envai çeşit yöntem uygulanıyor. Kuruluşun ‘<strong>Parlamenterlerin İnsan Hakları Komitesi</strong>’ bu uygulamaları kaydetmek ve girişim yapmak için kurulmuş. Sitedeki bilgiye göre parlamenterlerine kötü davranan ülkeler şunlar: Bangladeş, Belarus, Burma, Burundi, Ekvator, Eritre, Filipinler, Irak, İsrail, Kamboçya, Kolombiya, Lübnan, Madagaskar, Malezya, Moğolistan, Ruanda, Rusya, Sri Lanka, Tayland, Türkiye ve Zimbabve. Birlikte zikredildiğimiz ülkeler, kıyas ederken küçümseyerek adlarını andığımız ülkeler. Bu kadar iddiaya rağmen neden hâlâ bu ligdeyiz acaba?</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Tutarsızlıklar dizisi</strong></p>
<p style="text-align: left;">Nedeni, demokratik zaafın hukuk ile siyaset arasındaki yapısal asimetriye yansımasında. Günün birinde yapılacak anayasanın ve Kürt çatışmasının çözümünün ana zeminini oluşturacak meclis daha ilk günden tıkandı. <strong>Tıkanma, demokratik bir anayasanın eksikliği ve Kürt çatışmasının sürüp gitmesinin birebir sonucu</strong>. Bu, altı bağımsız vekil kadar Ergenekon davası sanığı vekiller için de geçerli. Bir kurucu meclis konumundaki 24. dönem bu iki konuyla birebir alakalı bir krizi çözmekten acizken çok daha çetin olan anayasayı nasıl yapacak, Kürt çatışmasını nasıl çözecek? Aslında cevabı dün Başbakan veriverdi<strong>: Muhalefet olmasa da meclis çalışır</strong>!</p>
<p style="text-align: left;">Vekâlet ve sorumluluğun %50’sini taşıyan AKP’nin tezatlarını <strong>Yalçın Akdoğan</strong> bu hafta Vatan’da Deniz Güçer’e verdiği uzun mülâkatta gayet güzel ele veriyor: ‘Mesele hukukî, siyasî mücadelenin bir parçası olan bir konu değil. Siyasetçiler değil, YSK karar veriyor. Kararı eleştirmek mümkündür ama kriz çıkmasın diye <strong>anayasayı ve yasaları göz ardı etmek de mümkün değildir</strong>. <strong>Anayasa’yı çiğneyerek, direnerek siyasî bir alan açamazsınız kendinize.</strong>’ Birkaç cümle sonra yeni anayasanın gerekliliğinden emin bir üslupla : ‘Önümüzde tarihi bir misyon var. <strong>Yeni anayasayı yaparsak meclis ve o sürece katkıda bulunan insanlar tarihe geçecek</strong>’ diyor. Bir yanda 1982 Anayasası’na biat, diğer yanda bugünkü tıkanıklığın nedenlerini ortadan kaldıracak ve 1982’nin antitezi olacak yeni anayasa arzusu. Tuhaf!</p>
<p style="text-align: left;">AKP kurmay heyeti krizi azdırma pahasına fuzulî incitici lâf üretmekte de usta. Örnek: Eski Adalet bakanının ağzından ‘<strong>Ogün Samast da birgün seçilebilir</strong>’ yollu kabahatten büyük özür. Samast’ı bilmem ama Hrant Dink’in katlinde en azından ihmal suçu işlediği iddia edilenler ortada fink atıyor, kimisi de AKP’den meclise seçildi bile. Bir diğeri ise öcü masalı anlatıyor: ‘<strong>Karayılan da seçilebilir</strong>’!</p>
<p style="text-align: left;">Türkiye, çatışma çözümlerinin nasıl olacağı dersini daha yeni sökmeye başladığından <strong>‘çözüm yeri meclistir’</strong> lafına bayılıyor. BDP’liler daha önce de meclisteydi. Derdest edilip hapse atıldılar, partileri sürekli kapatıldı, Başbakan ellerini bile sıkmadı. Kürt Açılımı’nda katiyen muhatap alınmadılar. Bu AKP’li Kürt vekiller için de böyleydi. Şimdi meclise gelseler çözümler için muhatap alınacaklarının herhangi bir göstergesi var mı?</p>
<p style="text-align: left;">Haziran’da yazmışım: ‘toplumun geçirdiği dönüşüm AKP’nin bahşettiğini düşündüğü bir dönüşüm değil. Toplumca, topyekûn bedel ödenerek gerçekleşmiş bir dönüşüm bu. Darbelerden, katliamlardan, soykırımlardan geçerek kazanılmış çok değerli ve paha biçilmez bir mevki. Dönüşümü kendi bildiği gibi dönüştürmek azminde olan ve bunun emarelerini artık açık eden iktidarın işi, dönüşümün kimyası gereği pek zor görünüyor. Sert bir döneme doğru evriliyoruz. Maharetinden emin ustanın toplumsal çelişkilerin çatışmaya dönüşmesini engelleme yeteneği ve birikimi yok.  Zira bunun için gereken usta iktidar değil usta toplum.’</p>
<p style="text-align: left;">Ustalık yaşının ilk krizini çözemeyen AKP ne anayasa yapabilir ne de Kürt çatışmasını çözebilir. Sonuçta bu işler vizyon meselesi. Vizyon da ‘2023’te şu kadar duble yol, bu kadar TOKİCİTY’den başka bir şey.</p>
<p style="text-align: left;">&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/07/demokratik-mesruiyet-krizi-berdevam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Basın ve ifade özgürlüğünden düşünce suçuna</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/03/basin-ve-ifade-ozgurlugunden-dusunce-sucuna/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/03/basin-ve-ifade-ozgurlugunden-dusunce-sucuna/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Mar 2011 13:31:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>anilguler</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Aktar]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce özgürlüğü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=3134</guid>
		<description><![CDATA[ Cengiz Aktar Gelişmeler yenilir yutulur olmadığı gibi demokrasinin istikbali açısından son derece kaygı verici. Gazetecilerin şeffaf olmayan bir biçimde ve demokratik teamüle aykırı olarak derdest edilip tutuklanmaları konusunda söylenecek ziyadesiyle söylendi. İlâve edeceğim şu: AB epeyidir basın-ifade özgürlüğünün önündeki engelleri, 2002-2004 döneminde müzakerelere başlama yolunda yapılan reformlardan geri dönüş olarak değerlendiriyor. Seçim sonrasında 24 Haziran <a href='http://www.durde.org/2011/03/basin-ve-ifade-ozgurlugunden-dusunce-sucuna/' class='excerpt-more'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a href="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/03/sansurrrrrr.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-3135" title="sansurrrrrr" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2011/03/sansurrrrrr-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a> <strong>Cengiz Aktar</strong></p>
<p style="text-align: left;">Gelişmeler yenilir yutulur olmadığı gibi demokrasinin istikbali açısından son derece kaygı verici. Gazetecilerin şeffaf olmayan bir biçimde ve demokratik teamüle aykırı olarak derdest edilip tutuklanmaları konusunda söylenecek ziyadesiyle söylendi. İlâve edeceğim şu: AB epeyidir basın-ifade özgürlüğünün önündeki engelleri, 2002-2004 döneminde müzakerelere başlama yolunda yapılan reformlardan geri dönüş olarak değerlendiriyor. Seçim sonrasında 24 Haziran AB zirvesi esnasında bugüne kadar hiç duyulmamış olan<strong> ‘müzakereleri askıya alma’ </strong>önerisi gündeme gelebilir<strong>.</strong> Önerinin kabul edilme şansı olmasa bile bunun ağza dahi alınması karizmayı fena çizer. Başbakan faturadan söz ediyordu. Bu işin faturası bütün memlekete çıktı bile!<span id="more-3134"></span></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Haricî faaliyetler</strong></p>
<p style="text-align: left;">Civarımızdaki hareketlilik ‘bölge liderliği’ iddiasındaki hükümetin dikkatini iyice oralara celbediyor. Dışişleri Bakanı Bingazi’de nabız yoklatıyor, Libya’ya uluslararası müdahale konusunda karşı görüş belirtiyor. Cumhurbaşkanı Mısır’a o düzeyde bir yabancı siyasetçinin ilk ziyaretini gerçekleştiriyor, bütün siyasî aktörlerle görüşüp nasihatte bulunuyor.</p>
<p style="text-align: left;">Bunlar mühim ama enerjiyi biraz da kendi işimize hasretsek. Ortada tamamen şizofrenik bir durum var: <strong>Dışarıda ‘model Türkiye’ çatışma çözümü, özgürlük gibi kavramlara dayalı hummalı bir faaliyet sürdürürken kendi sorunlarına el kol bağlı bakıyor</strong>. Davutoğlu bir yanda ‘Mısır halkı daha çok özgürlük ve daha çok demokrasi istiyor’ derken içeride basın özgürlüğüne vurulan darbe konusunda ‘<strong>yargı bağımsızlığı’ </strong>kalesine sığınıveriyor. Seçim dolayısıyla hükümetin reform yapamayacağı konusunda tuhaf bir ‘ortak akıl’ oluşmuş durumda. Nitekim Ermenistan ile normalleşme çoktan rafa kalktı. Kıbrıs’ta kronikleşen ama görmezden gelinilen bir kriz hali var. Yunanistan ile normalleşmede ne olduğu belli değil. Kürt meselesi, eylemsizlik kararı kalkınca tekrar akıllara düştü. Anayasa tartışması kamuya malolmuş değil.   </p>
<p style="text-align: left;"><strong>Vize kördüğümü </strong></p>
<p style="text-align: left;"> ‘İşadamlarımızın pasaportları kitap gibi oldu’!<strong> </strong>Başbakan Almanya’da Şansölye Merkel’in bulunduğu salonda böyle isyan ediyordu. Vize hukuk konusu olduğu kadar siyasî bir konu.</p>
<p style="text-align: left;"> AB ülkeleri Türkiye vatandaşlarına vizeyi 12 Eylül darbesi sonrasında oluşan iltica baskısı sonucunda uygulamaya başladılar. Yunanistan ise Rum asıllı vatandaşlarımızın 1964’te İstanbul’dan kovulmasından sonra vize uygulamasına geçti. İşinsanlarımız Ocak 1996’dan bu yana gümrük birliğinde olduğumuz AB pazarında bu yüzden haksız rekabete uğruyor. Öğrenciler, araştırmacılar ve AB’de yaşayan 5 milyon Türkiyelinin onları özleyen akrabalarının vize kuyruklarında çektikleri eziyet hepimizin mâlumu.</p>
<p style="text-align: left;"> AB, üyelik müzakeresi eden, Türkiye hariç tüm ülkelere vizeyi üyelikten önce kaldırdı. Üyelik sürecine dahi uzak Balkan ülkeleri ile Rusya ve Ukrayna’ya uyguladığı vizeyi ya tamamen kaldırdı ya da ciddî kolaylıklar getirdi. Bugün Türkiye’den bu muameleyi esirgiyor. Hem de son dönemde vize kolaylığı için AB tarafından şart koşulan teknik ve hukukî adımlar atılmış olmasına rağmen. 24 Şubat’ta Brüksel’de toplanan AB İçişleri ve Adalet Konseyi’nde Alman, Avusturyalı, Bulgar, Fransız, Danimarkalı, Hollandalı ve Romanyalı bakanlar Avrupa Komisyonu’na Türkiye ile vize kolaylığı müzakere yetkisini vermekten kaçınmış. Bu tavrın hukukî bir gerekçesi yok. <strong>Avrupalı, Türkiye’de cisimleşen ‘öteki’ye vize engelini çıkartarak ‘yanıma çok yaklaşma’ diyor. </strong></p>
<p style="text-align: left;"> Öteki, başka gezegende oturan yabancı değil bilâkis çok yakınına gelerek Avrupalının kimliğini tehdideden Türk veya Pakistanlı, Mağripli. Ötekinin verdiği korku, vize eziyetinde somutlaşan varoluşsal bir sıkıntı, marazî bir durumdur.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Victor Ananias</strong></p>
<p style="text-align: left;">‘Toprak adam’ Victor toprağa döndü. Kısa ömrüne dünyaları sığdırdıydı. Tanışır tanışmaz bir dolu iş yapmış ve daha yapacaktık birlikte. Artık olmadığına kani olmak çok zor. Türkiye’de ve başka yerlerde, doğa ile ahenkli bir hayat için uğraş verenler yeri doldurulmaz bir bilge insanı kaybetti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/03/basin-ve-ifade-ozgurlugunden-dusunce-sucuna/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Türklerin uluslararası ortamda yetenekleri”</title>
		<link>http://www.durde.org/2011/01/%e2%80%9cturklerin-uluslararasi-ortamda-yetenekleri%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.durde.org/2011/01/%e2%80%9cturklerin-uluslararasi-ortamda-yetenekleri%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 11 Jan 2011 15:30:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>anilguler</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale/Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Aktar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.durde.org/?p=2506</guid>
		<description><![CDATA[Cengiz Aktar: Bu yılki elçiler konferansında zikredilen hedefleri dinleyince aklıma Ekonomik İşbirliği ve  Kalkınma Teşkilâtı OECD’ye 1983’te yapılmış bir başvurunun hikâyesi geldi. Hariciyeci    dostlarımı tenzih ederek söze girelim. Başvurunun amacı önemli mevkilerde çalışan orta dereceli bürokratların uluslararası  müzakere ortamında ve özellikle AB ile yapılacak müzakerelerde yetenek ve becerilerini  artırmaktır. (Özal hükümetinin AB üyelik başvurusuna <a href='http://www.durde.org/2011/01/%e2%80%9cturklerin-uluslararasi-ortamda-yetenekleri%e2%80%9d/' class='excerpt-more'>» Devamını okuyun</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2010/11/cengiz-aktar.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1797" title="cengiz aktar" src="http://www.durde.org/wp-content/uploads/2010/11/cengiz-aktar-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a> Cengiz Aktar:</strong></p>
<p>Bu yılki elçiler konferansında zikredilen hedefleri dinleyince aklıma Ekonomik İşbirliği ve  Kalkınma Teşkilâtı <strong>OECD</strong>’ye 1983’te yapılmış bir başvurunun hikâyesi geldi. Hariciyeci    dostlarımı tenzih ederek söze girelim.</p>
<p>Başvurunun amacı önemli mevkilerde çalışan orta dereceli bürokratların uluslararası  müzakere ortamında ve özellikle AB ile yapılacak müzakerelerde yetenek ve becerilerini  artırmaktır. (Özal hükümetinin AB üyelik başvurusuna hazırlandığı döneme rastladığını hatırlatayım.) Eğitime Başbakanlık, Maliye, Dışişleri, DPT gibi kurumlardan 28-40 yaş arası ve asgarî 6 yıllık deneyim sahibi bürokrat katılır. Saygın Avrupalı meslekî eğitim kuruluşları bin kadar bürokrata Türkiye ve yurtdışında 60’tan fazla seminer düzenler. <span id="more-2506"></span>Eğiticilerin görev tanımında eğitime ilâveten katılanların uluslararası ortamda ve Avrupalı meslektaşlarına kıyasla, müzakere kapasiteleri ve becerilerinde gözlemlenen zaaflara dair özel bir rapor yazmaları da vardır. İşte gözlemleri:</p>
<p><strong>“Müzakere stilinde</strong> Türkler çatışma odaklı. Önce muhkem bir pozisyon belirleyip ardından sipere çekilip bu pozisyonda kuvvetle ısrar ediyorlar. Bu pozisyonu terk etmeyecekleri ve çarpışmaya hazır oldukları intibası bırakıyorlar. Bu tavır her ne kadar inanç ve kararlılık gibi görünse de ve bu açıdan belli bir olumluluk arzetse de AB ortamı daha fazla eşgüdüm ve ortak aklı bulmak için esneklik gerektirir.</p>
<p><strong>Ekip çalışmasında</strong> Türkler birlikte hareket etmede, bireylerin birbirlerine güven duyacakları, birbirlerini destekleyecekleri sağlam ve kalıcı ortamlar yaratmakta zayıflar.</p>
<p><strong>Analitik kapasitede </strong>Türkler bir sorunla karşılaştıkları zaman sorunu tasvir etme yoluna gidiyor. Sorunu tasvir etmeyi ve bunu oldukça isabetli bir şekilde, ayrıntıları kaçırmadan başarıyorlar. Ancak analitik kabiliyet zayıf görünüyor. Sanki Türkiye’de eğitim sistemi tasvir etme özelliğini teşvik edici ama analitik kapasiteyi engelleyici yönde.</p>
<p><strong> </strong><em> </em></p>
<p><strong>Stratejik görüşte</strong> Türkler akıllarındaki kısa vadeli önceliklere ve sorunlara yoğunlaşıyor. Güncele odaklanmak uzun vadeli perspektifleri kaçırmalarına neden oluyor, strateji üretme potansiyelini engelliyor.</p>
<p><strong> </strong><em> </em></p>
<p><strong>Daha geniş bir çerçevede,</strong> Türkiye yıllardır içe dönük bir ülkeydi. Siyasî ortam, basın, eğitim sistemi ve ekonomi iç meseleler, konular ve endişelere yoğunlaştı. Ülke, dünyanın geri kalan kısmından kopuk bir ada gibi hareket etti. Bu tutumun tarihî ve jeopolitik nedenleri olmakla birlikte Türkiye sınırlarını zorlayıp kendisiyle meşgûl duruşunun ötesine geçmeyi başaramadı.  <strong></strong></p>
<p><strong>İletişimde</strong> Türklerin zayıf kaldığı görülüyor. Uluslararası bir ortamda hata yapmaktan çekiniyorlar. Bu belki mükemmeliyetçilikten belki de yabancı dil eksikliğinden ya da kendine güvensizlikten ileri geliyor. Yukarıda sözü edilen analitik kapasite, kendisiyle meşgûl olma hali vs. gibi diğer unsurlar da rol oynuyor olabilir. Bütün bu unsurlar Türkleri rahat ve kolay iletişim kurmaktan alıkoyuyor.</p>
<p>Türkler kendilerini dolaylı yoldan ifade etmeyi tercih ediyor. Tartışmalarda açık ve kesin değiller, konunun etrafında dolaşan, çok genel, belirsiz, ya da bir noktadan diğerine atlayan ve sonunda meselenin özünü kaçıran bir üslupları var. Uluslararası bir ortamda topluluk önünde konuşma konusunda, yani izleyici önünde, onun dikkatini çekme, izleyiciyi kontrol altında tutma ve istediği doğrultuya çekme konusunda yetersiz kalıyorlar.</p>
<p><strong>Sosyalleşmede </strong>Türkler uluslararası ortamda diğerleriyle kısa sürede ilişki kurmakta zorluk çekiyor. Bu, Türkler için hem zor hem de zaman alıyor. Ancak sonunda iletişim kurmayı başardıklarında iyi vakit geçirilebilecek güvenilir arkadaşlar oldukları görülüyor. Yine de ilk aşama oldukça sorunlu.”</p>
<p>Değişim sürecinin başladığı 1983’ün Türkiyesi ile bugününki kuşkusuz aynı değil. Raporun naklettiği zihniyet ve davranış biçimlerinin bugün ne kadar muteber olduğu tartışılır. Değerlendirmeyi okura bırakalım. Ancak OECD raporundaki tiplemenin, bürokrasi veya başka bir çalışma ortamında, yurtiçi veya yurtdışında, konu sorun çözme ve müzakere olunca bize çok da yabancı olduğunu söylemek kolay değil. Neden acaba?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.durde.org/2011/01/%e2%80%9cturklerin-uluslararasi-ortamda-yetenekleri%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

